o. gürsel / Kültürler Savaşı ya da Kültürler Yarışı

 

 

 

 

ÖNSÖZ

 

 

 

TEZ

“Düşünce tarzlarının temel yapısında büyük bir değişiklik gerçekleşene dek, insanlığın kaderinde büyük ilerlemelerin yaşanması mümkün değildir.” (J. Stuart Mill)

 

1. TEZ

“biz Türkiye denen, dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusumuz,  inançlarından bahsetmesi için bundan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. dost, düşman ve bu dağlar bu hakikati böle bilsin.” (1930. M.E.Bozkurt;  TC Adalet Bakanı)

 

2. TEZ

biz Türkiye denen, dünyanın en özgür ülkesinde yaşıyoruz. Saf  Sünni Müslümanlar bu ülkenin yegane efendisidir. Bu mezhep soyundan olmayanların, bu soyu inkar edenlerin, bu inançla yaşamayanların bu memlekette tek bir hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman ve hatta bu dağlar bu hakikati böyle bilsin.” (Balkon Konuşması 2023 (!) )

 

 

3. TEZ

“Yanlış bir hayat doğru yaşanmaz.”( W. Adorno.)

Merkezî İktidar yanlış hayattır; daima  tahakküm ve çatışma üretir. Federal Özerk yönetimler, ekonomik-toplumsal, gerçekle yüzleşmeyi çabuklaştırır; farklı yönetim deneyimleri sağlar; iktidar yalanları daha kolay görünür; yıkımları sınırlı olur. Ekonomi-politik gerçekleri gizleyen “ideoloji duvarında” delikler açılır. “Ölümüne” kavga edilmesine ihtiyaç kalmaz; artık her Kültür grubunun yaşamak istediği  mekanlar olacaktır. Bugün olduğu gibi Kültürler arası “savaş” değil, bir “yarışma” ile  hayatımız zenginleşecektir.

 

 

ÖN SÖZ  

1

 

“Hayatımı bile doğru dürüst yaşamadan,

ömrümü sorunlarına adadığım,

hep güzel günleri için yazıp-çizdiğim

bu ülkeye dair

bir umudum ve inancım kalmadı

kendimi hep azınlık hissettim bu coğrafyada

Yanılmak istedim hep

Ama yanılmadığım bir kez daha ortaya çıktı

Bu ülkede

hep üstüne basılan azınlıklardan biriyim

ve o şekilde dimdik

bildiğim gibi noktalayacağım kalan ömrümü”Cihan Demirci (1)

 

C. Demirci kötümserliğinde yalnız değil; yeryüzünde, son bir kaç bin yılda, hayatının bir döneminde bu duygunun aynısıyla kahrolmuş milyonlarca insan yaşamış olmalı. Bu “an”, milyonlarca muhalif bireyin her kuşakta yinelenmiş bir tarihsel devr-i daimi; tahakküm ve sömürü ilişkilerine muhalif, onun bir parçası olmak istemeyen nice genç insanın, orta yaş sonlarında özgeci hayallerine ait umutlarını tükettiğinde vardığı tanıdık bir duygu hâlidir. Bu “tür insanların” umutsuzluğunun başladığı yerde, yalnızca birey değil, toplum da kaybetmeye başlar.

*

Biliyoruz ki siyasal, ideolojik, dinsel, mezhepsel, ulusal, mücadeleler, üretimden, toplumsal zenginlikten pay alma savaşıdır. Paylaşmanın yöntemine ve kimin ne kadar alacağına ait ölümüne bir kavga binlerce yıldır, sürer gider. Nüfus artışları bir eşiği geçtiği anda; sonradan doğanların, “iyi yaşama” ümidinin kaybolduğu zamanlarda; toplam yoksulluk büyüdükçe siyasal kavga da giderek yoğunlaşır; “kurulu düzene”, parayı kontrol edenlere karşı verdikleri kavgada, kendilerine tarihsel ve ahlaki haklılık kazandıracak bir ideoloji bulmaları çok kolay olacaktır.

*

90’lı yıllarda Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temelleri ve ideolojisinin bittiği yazıldı. Bu saptama, siyasal olarak on yıl sonra gerçekleşti. 2003’den günümüze dek geçen 10 yılda da bu kez, nihaî olarak anlaşıldı ki, etnik ve kültürel heterojen toplumlarda, Merkezî İktidar yalnızca adaletsizlik ve tahakküm üretir-miş! AKP, böylece son 100 yılın tüm yanılsamalarını sona erdirerek “hayırlı” bir iş yapmıştır!

80 yıl boyunca “mağdur, mazlum” olduklarını iddia edenler de, iktidar olduklarında “farklılıklara” özgürlük vaat edenler de iktidarı ele geçirdiklerinden beş yıl sonra anlaşıldı ki, onlar için de iktidar, öncekilerde olduğu gibi, yine aşağılama, hapishaneymiş; biber gazı kapsülleri gibi “orijinal” cinayet silahlarıyla muhalefeti yıldırmak; toplumsal zenginliği kontrol altına almak,  yandaşlarına, “kabilesine”,  mal-mülk-para aktarmakmış. Merkezî Tahakküm aygıtını ele geçirenler, iktidarlarının devamı ve tahkim edilmesi amacıyla kültürel-ideolojik saldırıya geçtiklerinde, başlangıçta destek vermiş “sol-liberaller” için artık çok geçti. Diğer yanıyla bu süreç, tarihsel bir gerçekliği, “kişisel” bir deneyimle pekiştirdi; ideolojisi “bencil”, “düşmanından” nefret eden, “kabilesinin” ufku içinde yaşayan mazlumlar da, iktidarı ele geçirdiklerinde yeni mazlumlar üretiyor-muş! Bu olgu aslında yalnızca onlara ait bir suç değildi; bu Merkezî İktidarın “fıtratı’ydı!” Onu kim ele geçirse, kaçınılmaz olarak zalim olacaktı! “Netekim”, oldular da!

***

16. yy ortalarına dek Güneş’in, Dünya’nın çevresinde döndüğü ve Dünya’nın bir küre değil, düz olduğuna inanılırdı. Bu bir “dünya görüşü”, yani bir paradigmaydı; binlerce yıl sürmüş “dünyayı algılama hali. “Episteme!” Yazılı kültür itibariyle 1600’lü yıllara kadar, 5000 yıl, bu egemen “dünya görüşü” içinde yaşanıldı. Zorba Sultan’lar, Krallar, işkence ve idamları kent meydanlarında teşhir ederdi; Fethettikleri, yağmaladıkları ülke toprakları Sultan’ın mülküydü. Her iki büyük din için de ele geçirilmiş ülke insanlarının köle olması, alınıp satılması “caiz’di!” Bu kültür, toplumsal ilişkiler, binlerce yıl sürmüş “İmparatorluklar Çağına” ait “paradigmanın”, sorgulanmaz, kopmaz parçasıydı.

Çünkü “insan” denilen varlık, o zamanlar doğmamıştı! Henüz bir “yaratık’tı!”

 

En katı Merkezî İktidar yapılanması içindeki koca Doğu İmparatorlukları sonunda küçücük Avrupa devletleri karşısında bozguna uğradı; kağıttan kuleler gibi çöktü. Bu çöküşün ilk nedeni, kendi içlerinde her tür gelişmeyi boğan, bağnaz Merkezî Tahakküm geleneğiydi; “Dur, şimdi, başımıza icat çıkartma!”

Her koşulda başkalarını suçlayan, halâ “insanı-kendini bilgi nesnesi” yapamamış gelenekçi zihniyet,  bugün de Türkiye ve İslam Dünyasında bu 19. yy öncesine ait paradigma üzerinden siyaset yapıyor; henüz “insanın” doğmadığı çağlara ait bu siyaset içinde “Demokratik” seçimler bile yapılıyor! Ama sonuçta bir “Sultan” seçildiği sanılıyor; seçilen de kendini “O” sanıyor! Bir arada yaşayan iki paradigma, Köleci Toplumlar ve Modernite paradigmaları, birbirini yozlaştırıyor. Her iki “dünya görüşü” değerleri ile bakıldığında, “anlaşılması güç”, tehlikeli ve garabet liderler üretiyor.

*

“Geçmiş, artık geride kalmış olsa bile, bugün yaşadıklarımızı, yarın daha sonra bizi bekleyen şeyleri anlamak açısından iki sebeple vazgeçilmez önem taşır. Birincisi şimdiki dünya nüfusu şimdiye kadar yaşamış bütün insanların yaklaşık % 7’sini oluşturur… insan soyunun böylesine büyük bir çoğunluğunun birikmiş tecrübesini gözardı etmekteyiz. İkincisi, … önümüzde durmakla birlikte ancak biri yaşanacak olan çok sayıda gelecek konusunda gerçekten tek güvenilir bilgi kaynağımız geçmiştir.” (2)

 

İnsanlığın Bilimsel Devrimlerle ulaştığı imkanlar ve geçen yüzyılda yaşadığı korkunç deneyimlerden öğrenilmesi gerekenleri bir araya getirdiğimizde, Türkiye’li insanlar bugün insanlık ailesi içinde utanılacak bir hayat yaşamaktadır; bu utancı görünmez kılan, benzer ülkelerin çokluğudur. Bu olgu, aynı zamanda son 100 yılın “yanlış yaşanıldığının” kanıtıdır. 1923 öncesi 600 yılda olduğu gibi, Türkiye, son 90 yılda da Merkezî İktidarlar tarafından yönetildi.

*

Son 25 yıl gösterdi ki, Türkiye’li insanlar, etnik ve kültürel olarak bölünmüştür.

Etnik bölünmenin binlerce yıla ait derin, anlaşılır, haklı kökleri vardır. Ama kültürel bölünmenin arkasında 1960’lar sonrası Anadolu’dan göç edenler ve ikinci kuşağının algıladığı tanımla “Beyaz Türklerce” yalnızca kültürel olarak aşağılanmış olması değil, “hasılattan”, yani “pastadan” daha büyük pay alma arzusunun da yarattığı özel bir “kıskançlık-kin-nefret karışımının” etkisi  görmezden gelinemez. Bu duygu aynı zamanda bu topraklarda son 150 yıldır Batı-Modernite’ye karşı uyanmış Aşk-Nefret diyalektiğinin de bir  parçasıdır.

 

Tarihsel süreçlerin matematik-diyalektik zorunluluklarına akıl erdiremeyenler, bu “nefret” duygusunu harekete geçirmiş, aynı duyguyu büyütmek amaçlı, 80 yıl önce, dünyanın faşizme sürüklendiği dönemlerin tarihsel olgularını anakronik olarak yorumlamış, “tarihsel” bir mağduriyet üzerinden “tarih öncesi” bir meşruiyet yaratmışlardır. Sünni Siyasal Hareket ülkenin kültürel bölünmesini arzularcasına, çağını yitirmiş bilinçsiz-bilinçle, inançlarını farklı yaşıyor olsalar da, birbiriyle şakalaşarak, iyi-kötü birlikte yaşamaya çalışan insanların birbirine düşmanlaşmaları için korkunç yalanlara başvurabilmektedir. (Kabataş olayı ve Cami’de içki!) Bu acımasız, insanların ölümüne yol açabilecek “bölücü” politika hırsı, yalnızca kültürel farklılıklarla açıklanamaz; arkasında mal-mülk-para hırsı vardır!

 

1960’lar sonrası göçlerle feodal-ortaçağ geleneklerinin hüküm sürdüğü köylerden, kentlere göç etmiş geleneksel İslamcı kültür aidiyeti taşıyanlar, niceliksel ve parasal olarak güçlendikçe salt siyasal, kültürel hegemonya için değil, “dünyevi-parasal” hırslarını gizleyecek, meşruiyet sağlayacak,  katalizör bir  “maske” sağladığı için Din’i-Mezhep’i  kullanıyor. Nasıl ki, Orta-Doğuda giderek yayılan Sünni-Şii savaşlarının, nüfusu artan dinsel kabilelerin, kendi kabilesine” hayat alanı” açmak için yaşandığı gibi! Yoksa o intihar bombacılarını nasıl ikna edeceklerdi!

 

Yığınlar bu “ekonomi-politikten” habersiz olsa da bir “getirisi” olacağını sezerler. Bilinir, fethedilen ülkenin ganimeti savaşçılar arasında bölüştürülür! Sünni Siyasal İslamcı hareket de “muzaffer” olduğunda, “ganimeti” kendi kabilesine, elbette “hakkaniyetle” dağıtacaktır! Suriye ve Suriye’li göçmenler politikası, bu ortaçağa ait Sünni projenin ayrılmaz parçasıdır. Her zaman olduğu gibi, din, Mezhep, ideoloji v.s. yalnızca İktidarı ve ekonomi yönetimini ele geçirmek için bir araçtır.

 

***

Yüzde on’a yakın gücü taşıyan Kürt siyasal hareketi ile birlikte Türkçü-Milliyetçi Ulus Devletçiler, Sünni-Siyasal Hareket ve Seküler-Laik Ulus Devletçiler olmak üzere Türkiye dört  farklı “siyasal-kültürel” parçaya bölünmüştür!(*) Sünni Siyasal Hareketin partisi, ilk yıllarda uyguladığı “Takiye” ile diğer üç parçadan devşirdiği oylarla iktidar olmuştur. İktidarının ilk yıllarında uluslararası ekonominin “iyilik hali” rüzgârını arkasına almış, ABD üflemeleriyle de yelkenlerini doldurmuştur. Sonuçta küçümsenemeyecek bir başarı ile gündelik ekonomiyi sürdürmüş, on iki yıldır iktidarını koruyabilmiştir. “Ne mal olduğu” anlaşıldığında da, iktidarın, Devletin tüm silahları zaten eline geçmiştir!

*

Egemen devlet rıza da üretmeliydi! 1923’den beri üretemedi. 1960-2000 arası Devlet her sıkıştığında yalnızca sopa kullandı. Öyle çok sopa attı ki halkına, yoruldu; Sünni İslamcı Hareketin kucağına aciz, bitap düşüverdi!

*

Bugün artan nüfusa iş, ekmek, umut veremeyen “önceki” egemen semiriciler ile “yenileri” arasında farklı söylem ve “tapınç” olsa da aynı gaye içinde oldukları kolayca görüldü; bunlar aynı tahakkümcü, zorba, acımasız, bencil insanlardır. Yalnızca “maskeleri” farklıdır.

Her iki “tarafın” da, arzusu, kendilerine, sermaye grubu ve yandaşlarına, ülke zenginliğini hortumlamak. Eski ve yeni TC egemenleri arasındaki tek fark, zavallı, karın tokluğuna yaşamak isteyen milyonlarca emekçinin gözlerini, akıllarını, “ruhlarını” kör edecek ideoloji konusundaki ayrılıktır. Merkezî İktidar zorbalığına her ikisinin de yapışma nedeni aynıdır.

*

Geçen yüzyıl insanlık tarihinin en dramatik, en heyecanlı, en kanlı, en tutkulu, en hırslı Paradigma arayışı ile geçti. Yüz yıl bittiğinde arkasında yüzlerce milyon insanla birlikte gömülmesi gereken “iki ceset” daha bıraktı. Ulus-Devlet ve “Devrimci İşçi Sınıfın” Sosyalizm Paradigmalarına aitcesetlerVe İslamcı Siyasal Hareketler bu iki “ideolojik” cesedin, boş bıraktığı “dünya çölünde” uyanmış “mumyalardır”.  Ellerindeki silahlar, cep telefonları, bilgisayarlar, tanklar, toplar, otomobiller, uçaklar, postallar… Tümü de Batı’nın, Modernite dünyasının ürettiği mallar! Modernite’nin silahları, araçları ile güya Emperyalizm’e savaş açmışlardır. Görüldüğü gibi yalnızca birbirlerini katletmektedirler!

 

Bu üç “paradigma” da Merkezî İktidar için gözünü kırpmadan milyonlarca insanı öldürür; öldürmüştür de; şu anda da öldüreceği her “karşı kabile” insanının suyu, yiyeceği kendi kabilesine kalacağı için sevinir!

Bu üç paradigma birbirleri ile ölümüne savaşır; ittifak da yapabilirler; çünkü üçü de Merkezî Tahakküm sisteminde uzlaşırlar; ittifak gerçekleşmişse eğer, iktidar olur olmaz, azıcık güçlü olanın ilk fırsatta diğerini kitlesel olarak “temizleyeceği” de kesindir. Üçü de Faşizm’le taçlandıracakları uygun örgütsel yapılanmalara, ideoloji-kültüre, siyasal ahlak ve hırsa sahiptir.

 

İşçi Sınıfı’na ait mitler; “önderlere” dair söylem, devrim hayallerinin süslediği “pozitivist masallara” inananların dünyası ile Dinsel Siyasal Hareket arasındaki ideolojiyi kullanma ve hayatı açıklamaya ait yöntemsel benzerlik olağan üstüdür. “Fikirler siyasal modanın en son buluşundan gelse de davranışların kökleri en inatçı atacılıktadır. ‘Fikirler bugünün fikirleri, tavırlar dünün tavırları. Bunların ataları Azizi Thomas adına yemin ediyorlardı, kendileri de Marks adına yemin ediyorlar.” (3)

 

*

12 Eylül 1980 darbecileri de bir Merkezî İktidar olarak geçen yüzyılın insanlık suçlarından birini daha işledi. Faşist Darbeciler, 1923’lerin kurucu felsefesinin yedeklediği Aydınlanma Düşüncesinin bu topraklardaki en güzel yan ürünü “İdealist, Devrimci, demokrat” gençliğin beslendiği damarı koparttı.

12 Eylül Askeri faşizmi, bu dönemde gerçekleştirdiği milyon insana yakın işkence, yüzlerce cinayetine toplumu suç ortağı etti; yaydığı korku ile “sıradan” insanları teslim aldı (**); “halkını”, işlediği cinayetlere, sadistçe işkenceye aldığı liseli genç kızların, delikanlıların çığlıklarına alkış tutmaya zorladı. Başardı da! Eğer ki bir halkın “güzelliği” varsa, o yıllarda bu güzellikten çok şey çalındı! Kürt İsyancılarına karşı savaş “taktikleri”, Kürt isyancı önderliğin acımasızlığından daha büyüktü; bu “kirli” savaşa da “halkını” suç ortağı etmeyi başardı!

TC, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın; her iki taraf da kendi içlerindeki en güzel evlatlarını katlederek kirlendi; TC bu iki savaşta  öylesine yıprandı ki, tek kurşun atmadan kendini bir kez daha “yeni TC” nin; Sünni İslamcı Hareketin kucağına bıraktı.

 

Türkiye halkları yüz yıldır, Merkezî İktidarın’ın işlediği insanlık suçlarına ortak edildi. Bu yüzden “Ermeni Dölü” hala kullanımdadır. Ve Din’e sığınmış tüm günahkarlar ve bu dünyada “tutunacak dalları olan ağaçlar” yetiştirememiş halklar, öte dünyadan” uzatılmış “dala” tutunur! Oysa o dal, kökü “cehennemde” yetişmiş ağaçtan sarkmıştır; Orta-Doğu’da tutunulan dallar gibi!

 

*

4-5 bin yıllık deneyimle biliyoruz; Din hayatın maddî sorunlarını çözmez; yalnızca ölümden sonrasına erteler! Yine biliyoruz ki gerçek, samimi Dindarlık, bu dünyadan vazgeçmenin saygıya değer ideolojisidir. Buna karşılık Siyasal İslam için din, en aç gözlü, en mülkiyetçi, yağmacı bir siyasetin maskesidir. Siyasallaşmış İslam; iktidar, tahakküm, para, mal, mülk hırsı içinde “yanıp-tutuşan” bencil yaratıkların, toplumun dindar, erdemli, mütevazı, kanaatkar, dürüst insanlarının “ideallerini”, para-mal-mülk’e dönüştürmek için “örgütlenmiş” olanların ideolojisidir!

 

Oysa, İslamiyet’in Demokratik, uzlaşmacı; farklılıkları olumlayan yorumları da var; “Bu anlamda Medine Sözleşmesi temelinde ortaya çıkan din anlayışına Demokratik İslam demekteyiz. Dikkat ediniz, dine değil; din anlayışına Demokratik İslam diyoruz. Bu anlamda Demokratik İslam, Kur’an’ın tüm dilleri ve renkleri ayet görüp, halkları, kabileleri, ulusları, kimlikleri tanıyıp, hepsinin adil, özgür ve eşit birlikteliğini savunmaktır. Demokratik İslam, son hak dinin, iktidarı ve devleti değil; toplumu önceleyen sivil ve çoğulcu boyutunu öne çıkarmaktan ibarettir.” (4)

***

 

2000’li yıllar içinde bilim ve teknolojinin müthiş imkanları hepimize 30-40 yıl, ortalama 4 saat çalışarak  varsıl ve neşeli hayat sağlayabilecekken, içinde yaşadığımız bu maddi-manevi sefalet en ağır eleştiriyi hak etmektedir!

Merkezi İktidar 100 yıldır “sorunlarımızı” çözmüyor. Merkezi İktidar, önce Alevi’leri, Ermeni’leri katletti. Rumları kovdu. Kürtleri “tenkil” etti! Demokrat Aydınları işkencelerden geçirdi. Şimdi seküler, Laik düşünce taşıyanlara “tehcir” mi gündeme gelecek? Bir zamanlar, “Ya sev, ya terk et” denilirdi; şimdi “ya inan, ya defol git” zihniyeti ile karşı karşıyayız.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana toplum enerjisinin büyük bir parçasını Müslim-Gayrı Müslim, Laiklik-Dinsellik, Türk-Kürt, Alevi-Sünni çatışmalarına harcayarak yaşadı. Yazık oldu!

Kavgacı, çatışmacı olmayan, Demokratik, “yarışmacı”, uzlaşmacı; kendi içinde değişime, birey-toplumun özgürleşmesi yolunda evrime izin veren bir Paradigma bulabilir miyiz?

Başlangıç olarak;

“Samos Tiranı Polykrates ölür ve iktidarı takipçisi Maiandros’un üstlenmesi gerekir. Demokratia kavramına kazanılmış olan yeni tiran iktidarı elinde tutmayı reddeder. Meclisi toplar… kentin bütün vatandaşlarını bir araya getirerek Polykrates’in hepsi kendi “benzeri” olan vatandaşlar üzerinde hükmetmesini hiç bir zaman tasvip etmediğini bildirir. Bu koşullar altında … iktidarı,.. en ortalık yere bırakmaya karar vermiştir. Yani tek bir bireyin el koyduğu şeyi bütün vatandaşlar cemaatine geri verecektir.” (5)

 

 

———————————————————————————————————–

 

1. İnternette gördüğüm bir yazı. Altında C. Demirci imzası. İzin almadan alıntıladım. Bu durumu anlayışla karşılayacağına eminim. Bu insanlar böyledir çünkü; yalnızca vermek isteyen.

2. N. Ferguson. Uygarlık. Batı ve Ötekiler. YKY. sf 17

3. D. Shageyan. Yaralı Bilinç. Metis Y. sf 54

4. İ. Eliaçık. Demokratik Özgürlükçü İslam Tekin Y. sf 12

5. U. Baker. Dolaylı Eylem. Birikim Y. sf 45

 

————————————————————————————————————

(*) “Devrimci”, demokrat, sosyalist, anarşist… insanların niceliksel olarak kayda değer bir kitlesi; toplumsal süreçlerde belirleyici rol oynayabilecek “dünya görüşü” ve örgütlülükleri olmadığı için bu “büyük parçalar” içine konulmadı.

(**) Bu korku öylesine büyüktü ve öylesine bir bilinç altı dehşeti yaratmıştı ki; 20 yıl sonra bile telefonda söylenen, “PKK sim kartınızı kopyalamış; bizimle çalışmanız gerekir” diyen dolandırıcılar insanları hala sanki hipnotize edebiliyor; dolandırabiliyorlar. Bu olgu bile tüm bir halkın nasıl bir şiddet çemberinden geçirilerek, “aklının başından alındığını” kanıtlar. Hala tam yerine gelemediğini de!

———————————————————————————————————-

NOT: Ülkemizin geldiği noktada uzun yıllardır tartışılan FEDERALİZM üzerine yazdıklarımı paylaşmak istedim. Bu “gök kubbe altında söylenmemiş söz olmadığı” bilinciyle, bu yolda kafa yormuş insanların yazılarını toparladım. Geleceği görmek, öngörmek güç ve riskli teşebbüslerdir. “Hissiyatımın” yadırgadığı, “somut durumun, somut tahlili” ile yazmak zorunda olduğum bu yazıları Gün Zileli ağabey yayınladıkça yazmaya çalışacağım.

Gelecek bölümler

I-          Merkezî İktidar Paradigması

II-         Dinsel Paradigma

III-        Ulus Devlet Paradigması

IV-       İşçi sınıfı, Sosyalizm Paradigması

V-        Kültürel Özerk Bölge ve Hayata sahip çıkma

VI-       İkna yazıları

VII-      Sonuç

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI