Milli Demokratik Devrim, Aydınlıkçılar, Doğu Perinçek… Biz Sorduk, Gün Zileli Cevapladı (RÖPORTAJ)

 DOSYA EMEK GÜNDEM HABER HAYRİ GÜNEL MANŞET 

GÜN ZİLELİ’YE TEŞEKKÜRLERİMİZLE

Gün Zileli DEMOKRATHABER/İDEAHAYAT’a yazılarını göndermeye başladığından beri kendisiyle gerçekleştirdiğimiz ikinci röportajı aşağıda ilginize sunuyoruz.

 

İlk röportajımızda Zileli’ye ağırlıklı olarak BirleşikHaziran Hareketi’ni ve son dönem Türkiye’sini sormuştuk.

 

Bu kez, kendisinin de bir dönem içerisinde yer aldığı Aydınlık hareketiyle, Doğu Perinçek’i ve bu iki argümandan hareketle Milli Demokratik Devrim tezini, bu politik geleneğin “adanmışlar”ını ve “dönekler”ini ve de Kaypakkaya’yı sorduk, O da sorularımıza içtenlikli yanıtlar verdi.

 

Bu röportaj projemiz uzun zamandır aklımızın bir köşesindeydi ve hayata geçtiği için mutluyuz.

Sözü fazla uzatmak istemiyoruz…

 

“MDD, Aydınlıkçılar, Doğu Perinçek… Biz Sorduk, GünZileli Cevapladı”

 

Sevgiyle, dirençli ve uyanık kalın…

 

HAYRİ GÜNEL

 


1)Yakın tarih Türkiye sosyalist hareketindeki en büyük ayrışmalardan biri olarak görülüyor ve biliniyor. Sosyalist Devrim – Milli Demokratik Devrim saflaşmasından söz ediyorum. Hani neredeyse bütün 60’lar ve 70’ler dönemine damgasını vuran bir saflaşmadan… Bugün bile, sol hareketin ülkemizde yaşadığı temel tıkanıklıkların asal biçimleyicilerinden biri olarak öne çıkan bu bir hayli derin yarılmanın kanatlarından biri olan Milli Demokratik Devrim “teorisi”, bu yanıyla, soldaki bölünmüşlüklerin neredeyse bütün bir arka planındaki argümanlardan belki de en belirgin olanı.“Türkiye devriminin izlemesi gereken yol”u belirleme noktasında gerekli olan teoriyi meydana getirme çabasının ana parçalarından biri olan bir “Türkiye Tahlili”nden beslendiğini düşündüğüm Milli Demokratik Devrim (MDD) teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz. Türkiye gerçekten yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülke mi? “Halk Savaşı” nasıl bir gerçeklik taşıyor? Kırdan kente mi, yoksa metropol ayaklanmaları mı tartışmaları noktasında sizden neler duyabiliriz? Feodalizmin tasfiyesi, sosyalist devrimin önünü açabilir mi? Son olarak, bazılarının iddia ettiği gibi, bu ülkede gerçekten yaklaşık 150 yıldır devam eden ama (bir türlü) tamamlanamayan bir demokratik devrim süreci var mı gerçekten?

 
MDD teorisini bizim eski tüfek komünistler Komintern’den hem de Stalinist haliyle alıp Türkiye’nin 1960 sonrası soluna taşıdılar. Eski komünistler hem Moskova tarafından dışlandıklarından hem de kendilerine TİP’te yer bulamadıklarından klasik Stalinist tezlerle TİP’i yıpratıp solu kendi hegemonyalarına almak için bu teoriyi bir kalkan ya da mızrak olarak kullandılar. Aslında Türkiye gerçekliğinde yarıfeodal-kapitalist tartışmalarının hiçbir pratik önemi yoktu. Hele bu yüzden kafa göz yarmaya, kavgalar çıkarmaya ya da TİP’i bölmeye hiç mi hiç gerek yoktu. Ama iktidar hedefi sağduyu veya genel çıkarların kollanması diye bir şey tanımaz. Bu yüzden MDD meselesi Türkiye soluna bir kavga ve iktidar savaşı vesilesi olarak eski komünistler tarafından sokuldu ve yeni kuşak solcuların bir kısmı da bunu benimseyerek kılıç kalkan ekibine dâhil oldular. Böylece büyüyen sol içinde kavgalar ve bölünmeler dönemi MDD ile başlatılmış oldu. Bugün baktığımız zaman bu tartışmanın, sol mücadele açısından hiçbir pratik önemi olmadığını çok net görebiliyoruz.Bu kavram veya kavramlaştırma Komintern’e aittir. En önemli uygulanma alanı ise Çin ve Çin devrimi olmuştur. Bolşevikleri en çok korkutan şey dünyada yalnız ve müttefiksiz kalmaktı, bu yüzden meseleye öncelikle devrimimizin müttefiki kim olabilir diye baktılar. Batı işçi sınıfından kısa sürede umudu kestiler. Bunun üzerine yüzlerini doğunun yoksul uluslarına ve halklarına çevirdiler. Gerçekten bu yoksul bölgelerde batı kapitalizmine karşı büyük bir kabarış vardı. Üstelik bizzat Sovyet devrimi bu kabarışı körüklemişti. O zaman Bolşevikler bu müttefik gücü tahlil etmeye giriştiler. Çin devrimi pratiği içinde bunu “milli demokratik devrim” olarak formüle ettiler. Çin, yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkeydi. O halde bu ülkedeki devrim önce bir MDD aşamasından geçecekti. Bu MDD aşaması, ülkedeki “milli burjuvaziyle” ittifakla gerçekleştirilecekti. Bu da Çin devrim süreci içinde ortaya çıkan bir durumdu. Önce Sun Yat-sen, sonra da onun ardılı Çan Kay-şek “milli burjuvazi”nin temsilcileri olarak alındı. Tersinden söylersek, Çin komünistleri devrimi ilerletmek için adlarını andığım siyasi şahsiyetlerin temsil ettiği Guomintang partisi ile ittifak yapmak gereğini duydular. Bu gücü de “milli burjuvazi” diye teorileştirdiler. Tabii ki, Stalin tarafından üretilen bu teorinin acı sonuçları oldu. Guamintang ve Çan Kay şek Çinli komünistlere karşı katliama girişti. Mao zedung, teoriyi değiştirmedi ama Stalin’in sağ-Menşevik çizgisinin tersi bir yorum getirdi ve ancak bu sayede Çin devrimini ilerletebildi.

 

Kır, kent ya da metropol ayaklanmaları tartışmaları için de aynı şey söz konusu. Bunların hepsi, sol içinde iktidar olmak için uydurulmuş yapay tartışmalardı. Türkiye’nin pratiğiyle ve özgürlüğüyle hiçbir ilgisi yoktu.

 

Feodalizmin tasfiyesi, söylemi de keza, solun ilerlemeci mantığının bir ürünüdür. Demokratik devrim falan, bunların hepsi aklın yarattığı ilüzyonlardır. Türkiye’nin önünde bir tek devrimci adım vardır, o da kapitalist sömürünün her türlüsüne karşı eşitlik ve özgürlük devrimidir.

 

Eski komünistlerin, MDD teorisine bu kadar sarılmalarının ardındaki bir diğer önemli neden ise, burjuvazinin 27 Mayıs’ı yapan kesimiyle ittifak halinde Türkiye’de bir gelişme sağlamaya çalışmak ve tabii bu gelişme içinde burjuvazinin bu kesimiyle iktidarı paylaşmaktı. Dünyada da böyle bir eğilim vardı. Bloksuzlar hareketi gelişmekte, Ortadoğu’da askeri darbeler yoluyla “ilerici” Baas rejimleri kurulmaktaydı. Böyle bir ittifak çabasını anlamak mümkündür ama bunu teorize etmek yanlıştı. Bunun için uzun teorik tartışmalar yerine şunu söylemek yeterliydi: Burjuvazinin bir kesimi, 27 Mayıs’ta görüldüğü gibi özgürlükler yolunda adım atma eğilimindedir. Bu eğilimle ittifak yapılmalıdır (elbette şunu da eklemek kaydıyla: Bu kesimin özgürlükçülüğüne de çok güven olmaz. Bunlar geçmişte, Kemalist diktatörlük ve tek parti dönemlerinde gördüğümüz gibi, çıkarları gerektirdiği anda en özgürlük düşmanı yönelimlerin içine de girebilirler). Ne var ki, o zamanki Türkiye solunun paradigması zaten özgürlük değil, “ilerleme”ydi.

 


2) MDD teorisinin en önemli argümanlarından biri olan “yarı-feodal” tahliline ben öteden beri biraz mesafeli duruyorum. Çünkü örneğin, Avrupa kökenli feodalizmle, özellikle Osmanlı ile öne çıkan ve cumhuriyete de büyük ölçüde aktarıldığını düşündüğüm sosyo-ekonomik yapı arasında var olan ve mülkiyet biçimlerindeki farklılığın belirlediği ayrışma, bendeki o “soğuk duruş”u biçimlendiriyor. Ve bana kalırsa, bütün MDD’cilerin gelip tıkandıkları nokta da burası diyorum. Bakıldığında, sözgelimi, bir tarafta kralın yetkilerini kullanabilen bir derebeyi, diğer taraftaysa yetki ve egemenliğini asla paylaşmayan ve hatta mülkiyetini kimselere devretmeyen bir padişah ya da sultan var. Böylesi bir yapının, özellikle sosyal ve psikolojk anlamda cumhuriyet Türkiye’sini de derinden etkilediğini düşünüyorum. Aynı şekilde bu ülkenin aydınlarını ve sosyalistlerini de… Buna bağlı olarak da, soldaki bütün Türkiye tahlillerinin, özellikle adlandırma ve tanımlama noktasında epey sıkıntı çektiklerini gördüm, görüyorum. Peki, Gün Zileli, “yarı-feodal Türkiye” tahlili için ne düşünüyor. Gün Zileli’ye göre örneğin Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) genel çerçevenin neresinde, ne kadar ve nasıl duruyor? ATÜT’nı bu serüvene dahil etmek gerçekçi midir?, ya da Gün Zileli buna bir “zorlama” der mi? Bir başka deyişle, Marks, Çin, Hindistan ve Osmanlı çözümlemelerinin sonunda “ATÜT” derken ne kadar haklıydı?  

 

Marx’ın kapitalizm çözümlemelerinin ötesindeki çözümlemelerini ya da çözümleme taslaklarını çok fazla önemsememek gerekir. Çünkü bunlar el yordamıyla yapılmış, incelemeye değil, tahmin ve akıl yürütmelere dayanan çözümleme çabalarıdır. Sosyalizm ya da proletarya diktatörlüğüyle ilgili söyledikleri de dâhildir buna. Keza ATÜT saptamaları da öyle. Büyük bir beyin olarak doğu toplumlarının yapısına ilişkin birkaç kelamda ulunmuştur, hepsi bu. Hani nasıl Peygamber bir ayet üfler ve ardından binlerce din bilgini bu ayetin ne anlama geldiğini yüzyıllar boyunca tartışır, Marksistlerin durumu da buna benzetilebilir.  Zaten bugün ATÜT falan da kalmamıştır. Dünya kapitalist sistemi tüm dünyayı düzlemiştir. Bugün tüm dünyada geçerli olan bir kapitalist sistem söz konusudur. Dünyanın hiçbir bucağı bu sistemin dışında değildir. Dolayısıyla bugünün tek geçerli mücadelesi kapitalizme karşı mücadeledir. Bak, emperyalizme karşı da demiyorum, çünkü emperyalizm teorisi, dünyanın sömüren batı ve sömürülen doğu ikilemi içinde olduğu dönemlere aittir. Bugün batısı ve doğusuyla kapitalizm batısı ve doğusuyla emekçileri topluca sömürmektedir. Dolayısıyla artık “milli burjuvazi” denen şey bugün iyice saçma hale gelmiştir.

 
3) Yukarıda, Sosyalist Devrim – Milli Demokratik Devrim ayrışmasının Türkiye solundaki en büyük saflaşmalardan biri olduğunu ve bunun da, 60’lı ve 70’li yıllara damgasını vurduğunu söylemiştim. Kısa bir özet; FKF’nin Dev–Genç’e dönüştüğü 4. Büyük Kongrede Sosyalist Devrim taraftarları tamamen ihraç edilirken Dev–Genç’i ele geçiren MDD’ci kanat içerisinde de görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Bu ayrışma, Ocak 1970’de Aydınlık dergisinin ikiye bölünmesi şeklinde somutlaşıyor. Aydınlık Sosyalist Dergi yazı kurulunda Vahap ve Seyhan Erdoğdu, Mihri Belli ve Mahir Çayan kalırken,  Doğu Perinçek, Gün Zileli, Cengiz Çandar, Atıl Ant ve Ömer Özerturgut’la birlikte yeni bir dergi çıkarıyor. Bu dergi,  Ocak 1970’de 16 sayı olarak yayınlanan “Proleter Devrimci Aydınlık” (PDA) dır. Bu süreçte,  daima Mihri Belli’yle birlikte hareket eden Mahir Çayan, Aydınlık Sosyalist Dergi (ASD)’de yayınlanan bir makalesinde Doğu Perinçek’in liderliğindeki Proleter Devrimci Aydınlık (PDA)’çıları Milli Demokratik Devrim’i anlamamakla suçluyor. Yani Saflaşma ve ayrışma, kendi içerisinde bir başka saflaşma ve ayrışmayı da taşıyıp getiriyor. Bu bölünmelerde hiç kuşkusuz, dönemin popüler düşünme tarzı olan ve gençlik içerisinde giderek etkinleşen ve yetmişli yılların sonuna kadar da bu etkinliğini yitirmeyecek olan “Mao Zedung Düşüncesi” de epey belirleyici oluyor, ortalığı bir hayli sarsıyor. Gün Zileli bu sürecin hani deyim yerindeyse tam göbeğindeydi. Bunu da hesaba katarak bütün bu olup bitenleri bugün nasıl okuyor?

 

Önce birkaç ufak düzeltme yapayım. Mihri Belli Aydınlık Yazı Kurulu’nun son dönemlerdeki toplantılarına katılırdı ama Yazı Kurulu’na hiçbir zaman resmen dâhil olmadı. Keza Mahir Çayan da Aydınlık Sosyalist Dergi’nin Yazı Kurulu’nda değildi. Münir Aktolga ise yazı kurulu üyesiydi ve derginin de sahibiydi. Vahap ve Seyhan Erdoğdu’yla birlikte Mihri Belli-Mahir çayan kesiminde kaldı. Öte yandan, Doğu Perinçek kesiminde kalan iki Yazı Kurulu üyesi daha var: Şahin Alpay ve Erdoğan Güçbilmez.

 

Aslında Mihri Belli, “ilerici askeri darbe” arayışlarıyla başlangıçta Doğu Perinçek kesimine daha yakındı. Fakat öyle sanıyorum ki, iki nedenden dolayı Mahir Çayan-Yusuf Küpeli kesimini tercih etti: 1. Dev-Genç’e esas hâkim olan kesimin Mahir Çayan-Yusuf Küpeli kesimi olduğunu gördü; 2. Doğu Perinçek’in liderlik hırsının çok büyük olduğunu gördü. Doğu Perinçek, her ne kadar Mihri Belli’ye “gel liderimiz ol” şeklinde yalvarıyorduysa da bu aslında taktikti. Doğu’nun liderlik hırsı gerçekten çok büyüktü ve aslında sonuçta Mihri Belli’nin diğer kesimde kalmasına içten içe sevinmişti.

 
Bu bölünmelere çok büyük anlamlar atfetmemek gerekir. Bence MDD içindeki bölünmenin de tek bir nedeni vardı: İktidar hırsı ve liderlik kaygısı. Bunu her iki kesimin bütün liderleri için söylüyorum. Örneğin bizim kesim başlangıçta Maocu değildi. Daha doğrusu herkes kadar Maocuydu. Anlayacağınız, o dönemde herkes biraz Maocuydu. Fakat bölünmeye doğru ve bölünmeden sonra kendimize bir ideoloji aradık ve keskin Maocu bir yönelimi benimsedik. Bunu gören diğerleri de Maoculuğu tamamen bize bırakıp Latin Amerika örneklerine yöneldiler. Gerçi onların acil silahlı mücadele arayışlarıyla Latin Amerika ya da Küba örnekleri daha çok örtüşüyordu. Fakat bu silahlı mücadele meselesi de keza ayrı bir grup kurmanın bahanelerinden biriydi. Örneğin THKP-C kökenli grupların hiçbiri 1970’li dönemde ciddi bir silahlı mücadele faaliyeti ya da arayışı içinde olmadılar.

 

Çünkü gruplarını nasıl olsa oluşturmuşlardı. Silahlı mücadele gibi riskli işlere girmektense gruplarını legal ya da yarı-legal mücadeleler içinde büyütmek onlara daha akılcı geldi.

Bütün bu olup bitenleri böyle okuyorum.

 

4) 68’i geride bırakalı çok oluyor. Ama MDD bugün hala ortalıkta. 1970 PDA deneyiminden sonra aynı çizgiyi hep devam ettirdiği söylenebilecek bir Aydınlık hareketi var sözgelimi. Bir Doğu Perinçek de. Belki de sırf bu yüzden bile Aydınlık’a ve Perinçek’e Kemalist dendi uzunca bir süre. Onlar da aynı süre içerisinde hadi kendilerine haksızlık edildi demeyelim de, pek dertlerini anlatamadılar diye düşünmeden edemiyor insan. Oysa ki bu çevre, ülkenin uzun bir süredir bir MDD aşamasında olduğunu, Kurtuluş Savaşı ile elde edilen siyasal bağımsızlığın ekonomik bir bağımsızlıkla tamamlanamadığını, dolayısıyla da demokratik devrimin bu nedenle hep yarım kaldığını, önce bu yarım kalan işi tamamlamanın birincil görev olduğunu, bunun için “Altı Ok”un başlı başına bir devrim programı olarak önlerinde durduğunu ve nihayet hem bu “programın” hem de Kemalizmin savunulması gerektiğini, çünkü Türk devriminin artık bu durakta olduğunu yineleyip durdular. Bu bağlamda birçok soru sorulabilir kuşkusuz. Örneğin Aydınlıkçılar ve Perinçek tahlilleri doğru devrimci tahliller midir yani sosyalist midir? Altı Ok bir devrim programı olabilir mi? Yarım kalan MDD derken Kemalizm durağı abartılmış mıdır? Aydınlıkçılar ve Doğu Perinçek noktasında bütün bunları Gün Zileli bize nasıl anlatabilir? Perinçek ve ekibi aslında -ne yapmak istiyor değil-, ne yaptı ve ne yapıyor?

 

 

Bence Aydınlık hareketinin bugün geldiği nokta, iktidarı ele geçirmek için reel politika yapmanın varacağı noktadır. Aynı zamanda bu, Stalinizmin vardığı ve varacağı noktayı gösterir. Diğer Stalinistler bu noktaya varmadı, denebilir. Her zaman şunu söylerim. Aydınlık’ın bugünkü haline bakın, Stalinist sol grupların nereye varacağını görün. Aydınlık hareketi 1970’lerin ortalarında legal haftalık yayına giriştiğinde hepsi bunu “legalizm”le suçladılar, sonra hepsi aynı şeyi taklit etti. Aydınlık günlük gazete olarak çıktığında yine itiraz ettiler. Sonra hepsi günlük gazeteye yöneldiler. Aydınlık hareketi legal parti kurdu, yine hepsi “bu legalizm”dir dediler, ardından aynı yolu izleyip legal partiler kurdular. Bu örnekler çoğaltılabilir. Kısacası, Aydınlık hareketi, Stalinist solun bir nevi öncüsüdür, onun gizli özlemlerinin yolunu açar. Zaten dünyada da Stalinist parti ve örgütler, Aydınlık hareketine benzer bir yol izleyip halihazır devletlerle ve iktidar partileriyle birlikte hareket ediyor, milliyetçi, nasyonal-sosyalist bir yol izliyorlar. Rusya’daki Stalinist partinin Çarcı sağcılarla işbirliği yaptığı biliniyor. Buna kızıl-kahverengi ittifakı deniyor. Özet olarak şöyle diyelim: Aydınlık hareketi, iktidara giden en kısa yolda ne yapması gerekiyorsa onu yapar, aşırı sağcı olması gerekiyorsa olur; ırkçı olması gerekiyorsa onu da olur; ama günün birinde, iktidara giden yol öyle gerektirdiği için ultra sol bir çıkış da yapabilir.


5) Oldukça ilginç bir politik figür ve bana göre çok dersler çıkartılacak bir yakın tarih verisi, hatta bir laboratuvar malzemesi olarak Doğu Perinçek neredeyse yarım asırdır hepimizin gözleri önünde duruyor. Bütün geçmişi ve bugünkü pratiği üç aşağı beş yukarı artık herkesçe bilinen bir Doğu Perinçek bu. Sizin bir dönem epey bir süre Aydınlık çevresinde ve Doğu Perinçek’in çok yakınında olduğunuzu da biliyoruz. Konumuz hiç kuşkusuz bu “yakında olma”yla ilişkili bir “Gün Zileli özeli” değil. Ama, Doğu Perinçek’i bu anlamda en iyi tanıyanlardan biri olarak Gün Zileli’nin bize çizeceği Doğu Perinçek portresini elbette ki epey merak ediyoruz. Sizin için Doğu Perinçek nedir?, kimdir?, nasıl bir şeydir? Böyle bir kişilik yapısı noktasında bize neler söyleyebilirsiniz?

 

 

Yukarıda söylediklerimin vücut bulmuş halidir. Bireysel özellikleri açısından bakacak olursanız, en değerli insani özelliklerle en insanlık dışı acımasız ruh hallerinin son derece ilginç bir amalgamıdır. İnsanları sever, saygı gösterir, değerlendirir, davasına katmak için çaba gösterir ama aynı insanları iktidarı için bir engel olarak gördüğü an yerin dibine geçiriverir. Yakın arkadaşlarıma onunla ilgili söylediğim bir şey vardır: Doğu Perinçek soba gibidir. Uzağındaysanız sizi ısıtır; fazla yaklaşırsanız yakar.

 

 

6) Biraz da günümüz diyorum… Ülkenin son 8-9 yılına damgasını vuran bir süreç var. Başlangıcıyla devamına  göre bugün gelip dayandığı noktada oldukça komik bir biçimde çok farklı bir çehreye bürünen bir süreç. 12 Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu söylenen 27 el bombasıyla başladı ve bugüne kadar uzandı. Çok çeşitli ve epey çetrefilli görüntüleriyle ve binbir yüzüyle herkese hem bir “acaba”, hem de, deyim yerindeyse -siz ve okurlar beni bağışlayın-, “yok anasının gözü” dedirten, tuhaf, alengirli, hile hurdası bol, girinti çıkıntısı saymakla bitmeyen, tam da bu ülkeye özgü pis bir zaman dilimini tasvir etmeye çabalıyorum… Ergenekon dendi adına. Birileri kulaklarımıza böyle üfledi. Ve çok ilginçtir, Milli Demokratik Devrimi tamamlamak adına belki de bir ömür heba eden Doğu Perinçek ve ileri gelen Aydınlıkçılar karşımıza bu kez, bu sürecin baş aktörleri olarak çıktılar. Ben kendi hesabıma, Doğu Perinçek’in, örneğin bir Veli Küçük’le, bir Drej Ali’yle aynı davadan yargılanmasının arka planı kadar, epey de eğlenceli bir ışığı olduğunu düşünüyorum. Bizim gördüğümüz ne bileyim, belki de Baasçılığın karikatürüydü de bir yanıyla. Geçmişte, TİİKP savunmalarında Kıbrıs’ın işgalinden söz eden ama İsviçre’de Rauf Denktaş’la birlikte avaz avaz bir taraflarını yırtıp duran bir Doğu Perinçek, yine o savunmalarda Ermeni Soykırımından dem vuran ama bugün “Ermeni Soykırımı Emperyalist Bir Yalandır” deme noktasına kadar gelmekten çekinmeyen bir Doğu Perinçek… Neresinden başlamalı bilmiyorum. Size göre kaç tane Doğu Perinçek var. Millet saymaktan vazgeçti çünkü. Tabii ben de… Ve kendi hesabıma, bu kadar çok, bu kadar keskin, bu kadar tutarsız, fakat bir o kadar da aleni ve garip dönüşleri siz nasıl açıklıyorsunuz? Ya da açıklayabiliyor musunuz? Böylesi bir görüntüye Gün Zileli nasıl bir ad takıyor? İlkesizlik…? Belkemiksizlik…? Ahlaksızlık…? Ya da bizim henüz bilmediğimiz, duymadığımız daha orijinal bir deyim…

 

 

Öncelikle Ergenekon denen şeyin bütünüyle uydurma olduğunu belirteyim. Böyle bir örgüt yoktu, bunu Cemaatçilerle AKP’liler el ele imal ettiler. Yani örgütü kuran onlar. Bu tamamen imal edilmiş bir siyasi davaydı. Zaten siyasi davaların hepsi imalattır. Aynı Stalin’in “show trialleri” gibi. Neyse ki, Türkiye o zamanki Sovyetler Birliği gibi tamamen totaliter bir ülke değildi de, “show trial”lerdeki türden itiraf komedileriyle karşılaşmadık.

 

Yukarıda da söylediğim gibi, Aydınlık hareketinin bütün zigzagları iktidar tutkusunun ürünüdür. Ama sanki diğerleri çok mu farklıdır? Dün “hükümetimize karşı komplo ve darbe girişimleri…” diyen Tayyip Erdoğan bugün “o subaylar için yüreğim sızlamıştı” demiyor mu? Siyasetçi böyledir. Rüzgâra göre dümen kırar. Politikacı, “diyalektiğin” en belirgin kanıtıdır. Politikacının suyunda iki kere yıkanılmaz. Politikacı için değişmeyen tek şey iktidar için politika yapmaktır. Bugün söylediğini iki gün sonra reddetmeyen ya da tam zıddını söylemeyen politikacıya politikacı denmez. Bu yüzden, Doğu Perinçek veya Aydınlık hareketinin bir ayrıcalığı yoktur. Bunlar beni şaşırtmıyor. Şaşırtan sadece, bugün söylediklerinin tam zıddını söyleyen, benim de imzam bulunan TİİKP Savunması-1974’ü yayınevlerinin hâlâ basıp satıyor olmasıdır. Stalin bile böyle bir ticari deha sergileyememişti. Örneğin 1920’lerde basılmış, muhaliflerle tartışmalarını konu alan kitaplarını 1930’larda yasaklatmıştı. Hatta Stalin’in bu kitaplarını bulunduranlar suçlamaya maruz kalıyorlardı. Gerçi Stalin’in, kitaplarının gelirine ihtiyacı yoktu.

 


7) Hepimizin bildiği gibi, yukarıda genel çerçevesini çizdiğim sürecin bir de yargılanma bölümü var. Diğerlerinin değil belki ama, özellikle Doğu Perinçek’in, hani neredeyse birdenbire salıverilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Her halinden belli ki, öyle sıradan bir salıverilme değil bu çünkü ve üstelik hüküm bile giydikten sonra, günün birinde ve patır patır gelen tahliyeler içerisinde bence en çok dikkat çekeni… İnsan aklına, müebbet hükmü giydirilmiş “suçluların” bir gün bir anda serbest kalıverdikleri bir ülkede yaşıyor olmanın şaşırtıcı ve şok edici somutluğuyla adeta dayak atan bir tahliyeden, bir salıvermeden söz etmeye çalışıyorum. Nedir size göre olup biten? Hem diğerleri ama özellikle de Doğu Perinçek, bir gün ve bir anda müebbetten özgürlüğe ne tür bir geçiş yaptı(lar)? Nedir bu işin sırrı? Bu sorularıma bağlı olarak, Fethullah Gülen – Recep Tayyip Erdoğan kapışmasında Doğu Perinçek’i Gün Zileli nereye oturtuyor?

 

 

Öncelikle belirteyim ki, bütün tahliyeleri olumlu buluyorum. Çünkü bir siyasi komplonun ürünü olan davalarda tutuklanmıştı bu insanlar. Salıverilmeleri de yine siyasi bir gelişmenin ürünü olarak gerçekleşti. 17 Aralık operasyonu, adeta iktidarın boğazına dayanmış bir bıçaktı. Eğer iktidar son anda kendini kurtarmasaydı şah damarı kesilecekti. Yani o kadar tehlikeliydi kendisi açısından. AKP iktidarı son on yıl yuları Cemaate fazlasıyla kaptırmıştı. Cemaat, bütün polise, bürokrasiye ve yargıya egemen olmuş, bütün kadrolarını devlet kademelerine sızdırmıştı. Her türlü yolsuzluk vb. Cemaatin kaydı altındaydı. Zaten açılan siyasi davalar da Cemaatin polis ve gazeteci ekiplerinin düzenlemesiyle sahneye konmuştu. Eh siz yuları bu kadar kaptırırsanız, onunla kapıştığınızda yularınızı çekip boğazınıza bir bıçak dayaması kaçınılmazdır. Bu kadarını bile hesap edemeyecek kadar aptalmışlar ve 17 Aralık’ta tamamen gafil avlandılar. Sonradan durumu toparladılar tabii. Ama bu sefer de Cemaatin mağrifetiyle açılmış davalar geçerliliğini yitirdi. Esasen Cemaatin tertipleriyle ve AKP’nin de desteğiyle düzenlenmiş bu davaların sürdürülebilmesi mümkün değildi. İnsanlar boşu boşuna beş yıl yattıklarıyla, insanların kafaları beş yıl boyunca Ergenekon masallarıyla doldurulmakla ve solumuz bu yargılamalardan bir demokrasi çıkacağı umutlarına kapılmakla kaldı. Davaların sürdürülememesi bir yana, 17 Aralık’la ittifaklar değişti. Cemaat CHP’nin gizli müttefiki durumuna gelirken, yargılanan ordu mensupları ve ulusalcılar da AKP’nin gizli müttefiki oluverdi. Doğu Perinçek, daha çıkmadan önce, Cemaate karşı mücadele edenlerin elini tutmayacaklarını ilan etti. Bence bu yardımın karşılığında bırakıldılar. Gerçi böyle bir yardım vaatleri olmasaydı da bırakılırlardı. Cemaate karşı mücadelesinde AKP’yi destekleyeceği sözü verdi Perinçek. Bu ittifak şu anda bile üstü örtülü bir şekilde devam ediyor. Laf arasında tabii ki AKP’ye karşı da birkaç laf ediyorlar ama baş düşmanları Cemaat olduğundan ister istemez AKP ile müttefiktirler. Doğu Perinçek’in bundan pek rahatsızlık duyduğunu da sanmıyorum ayrıca. AİHM’deki Ermeni Soykırımıyla ilgili davada Egemen Bağış’ın verdiği destekten şerefyab olmuştu örneğin.

 


8) Şu anda bildiğim kadarıyla Aydınlık gazetesi kendi matbaasında basılıyor ve kendi dağıtım ağını kullanıyor. Öte yandan bir televizyon kanalı, aylık yayınlanan 2 dergi ve bir de sürekli kitap yayınlayan bir yayınevi faaliyette. Bunlarla ilgili piyasa koşullarını çok iyi bilen kimi dostlarımız, bu saydığım çaptaki bir organizasyon için, dudak uçuklatmasa da, çok ama epey çok büyük bir finans kaynağının gerektiğini söylüyorlar. Üstelik böyle bir organizasyonun ilişkili olduğu bir de parti ve o partinin hatırı sayılır büyüklükteki giderleri de cabası. (Oldukça sınırlı olduğunu bildiğimiz) üye sayısından elde dildiği belirtilen aidatlarla ya da belirli adlar altında örgütlendikleri söylenen birtakım gönüllülerin katkılarıyla kesinlikle oluşturulamayacak bir finans kaynağı bu sözünü ettiğim… Yani ortada pek de net olmayan bir “değirmen-su” ilişkisi var gibi… Sözgelimi, partinin adının değiştirildiği, ama her şeyinin aynı bırakıldığı Ankara’daki son kongrenin giderleri bile büyük bir finans kaynağının varlığını gerektiriyordu. Kulağımıza gelen bazı bilgiler var ve bu bilgiler bizi birtakım kuşkulara ve düşünmeye itiyor. Yani son gelinen nokta, 70’li yılların başında sizin de içinde olduğunuz Aydınlık döneminden ve 70’lerin sonuna doğru, içlerinde olmasam da, benim de tanıklık ettiğim Halkın Sesi döneminden artık çok çok farklı. Sizde bunlarla ilgili olarak herhangi bir bilgi var mı bilmiyorum ama, Aydınlıkçıların finans kaynakları hakkında epey bir fluluk olduğu da aşikar. Bu konuda söyleyecekleriniz vardır diye düşünüyorum.

 

 

Pek sanmıyorum. Yani esrarengiz bir finans kaynağı olabileceğini sanmıyorum. Bu, kırk beş yılı bulan bir hareket. Bu hareket içinde yetişmiş ve bugün işadamı olmuş epey insan var. Bunların yardımlarını küçümsememek gerekir. Ayrıca çok sıkı bir harekettir. Taraftarlarının ve üyelerinin gelir kaynaklarını çok yakından denetler. Üyelerinden ve taraftarlarından yüksek düzeyde bir bağlılık talep eder. Aynı şey Emep hareketi için de söz konusudur. Emep’in de bugün televizyonu, sanat dergileri, gazetesi, partisi vb. vardır. Onlar da bunu yüksek düzeyde üye bağlılığı sayesinde sağlayabilmişlerdir. Stalinist hareketlerin en önemli özelliği böyle bir tarikat bağlılığını gerçekleştirebilmeleridir.

 


9) Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Gülay Göktürk, Nuri Çolakoğlu, Halil Berktay… Öte yandan Garbis Altınoğlu,  Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Ali Kiraz, Gürol İlban, Şükrü Öktü, Ahmet Özdemir, Yücel Özbek… Yani “dönenler” ve “adanmış hayatlar”… Aydınlık, Halkın Sesi, Saçak… 
TKP/ML’li, TİKP’li, Sosyalist Parti’li ve işçi Parti’li yıllar… Ankara, Filistin, Golan Tepeleri, Diyarbakır işkencehaneleri, İstanbul, Aydın… Hayatlarını kaybedenler, Özal’ın danışmanlığına kadar yükselenler, cemaat gazetelerinde köşe kapanlar, iktidar gazetelerinden ve televizyon kanallarından fetva verenler, ülke dışında yaşamak zorunda kalanlar… Oldukları gibi kalanlar, savrulanlar, kaybedilenler, ruhlarını kayıtsız şartsız şeytanlara satanlar… Bunların hepsinin de aynı geleneğin ürünleri ve sonuçları olduklarını bazen hayal bile edemiyor insan… Oysa bir o kadar da olağan, yalın ve gerçek… Gün Zileli, söyleşimizin sonuna doğru bu tabloya bakarak ve içeriden biri olarak bize neler söyleyecektir?

 

Hayat böyle bir şey zaten. Bir patlama düşünün. Parçalar hep aynı yere düşmez ki. Savrular ve dağılırlar.


10) Az önceki tabloya bir ismi bilerek koymadım ve sondan bir önceki sorumu o isme ayırdım. Türkiye solu içerisinde ilk kez Kemalizm’e cepheden tavır koyan ve bana göre, Türkiye sosyalist hareketi ile Kemalizm arasındaki ilk büyük ama gerekli kopuşa hayat veren bir isim bu. Keza yine Türkiye solunu, milli mesele ve buna bağlı olarak Kürt meselesi noktasında ilk radikal söylemlerle, cümlelerle tanıştıran bir isim… Diyarbakır işkencehanelerinde hayatını bırakmış bir devrimci… Ve belki de bu yanlarıyla biraz “dışarıda” tutulmaya çalışılmış, bilerek gürültüye getirilmiş, asla hak etmediği halde, çoğu kez de tu kaka noktasında bırakılmış genç bir sosyalist… Daha fazla uzatmayacağım… Gün Zileli, İbrahim Kaypakkaya hakkında neler biliyor ve neler düşünüyor?

 
Katılıyorum söylediklerine. Değerli bir devrimciydi. Daha sonra İsa türü bir idol haline getirilmesi ise elbette içinde yaşadığımız kültürün kusuru. İnsanlar ya da kahramanlar yaşadıkları dönemlerin ürünüdürler. Kaypakkaya da 1960 devrimci yükselişinin zirvedeki son parlayan yıldızıdır. Bir daha böyle bir parlaklık gözlerimizi alır mı, bilmiyorum.

 

11) Zaman zaman İstanbul’a geldiğinizi duyuyoruz. En çok da Adalar güzergahına… Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, Adalar ile Silivri arası öyle uzak da değil. Her ikisi de İstanbul’un ilçeleri. Üstelik biz, Gün Zileli’nin artık Silivri’ye gelme zamanıdır diyoruz, ne dersiniz… Bunu bir davet olarak da okuyabilirsiniz. Bu röportaj ve şimdiye kadar bize yaptığınız yazı katkılarınız için size çok teşekkür ediyoruz. Sağolun.

 

Seve seve. Sana ve tüm arkadaşlara sevgiler.

 

HAYRİ GÜNEL – 22 Mart 2015 – SİLİVRİ / 22 MART 2015 – İNGİLTERE  
DEMOKRATHABER/İDEAHAYAT

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI