“Haziran Günleri”nin Biriktirdiği Notlar (röportaj)

Yaba dergisinin 92 nolü, Ocak-Şubat 2015 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.

 

“Haziran Günleri”, Gün Zileli’nin, Gezi Parkı Direnişi sırasında, Taksim’de günü gününe tutmuş olduğu notlardan oluşuyor. Zileli bu notlarda, direniş sırasında ortaya çıkan çeşitli eğilimleri gözlemliyor, eleştiriyor ve öneriler getiriyor. Aynı zamanda Gezi’yi yaratan sürecin nedenlerini de irdeliyor. Yazar Yavuz Alagon’un, kitabın arka kapağına, kitaba dair düşmüş olduğu, “Bu yazıları, Türkiye tarihinin çok önemli bir toplumsal dönüşüm anına ve yaşamakta olduğumuz siyasi ortamın dönüm noktasına dair içerden yapılan bir değerlendirme olarak okumak gerekir.” ifadesi, kitabın önemini ortaya koyuyor.  “Haziran Günleri”ni Gün Zileli ile konuştuk.

 

 

İsmail Biçer

 

 

İsmail Biçer: Gezi Parkı Direnişi’ni ve bu süreci anlatan eserlerden başlayalım istiyorum. Gerek edebi türlerde, gerek deneme-inceleme türünde birçok kitap yayımlandı. “Haziran Günleri” de dâhil olmak üzere, bunların Gezi Parkı Direnişi’ne (tarihe not düşmek anlamında)  ne tür katkıları olabilir?

 

Gün Zileli: Tarihe kayıt düşmek anlamında bu yazılanlar önemlidir elbette. İlerde insanlar bu tarihi olayı incelediklerinde bunlardan yararlanacaklardır. Bir diğer önemli nokta ise, tarihi olayların yaşandıkları anda nasıl kavrandığı, nasıl görüldüğüdür. Çünkü zaman geçtikçe olaylar insanların zihninde çarpılmaya ve giderek efsaneleşmeye başlar ki, bu da objektif değerlendirmeyi zedeleyen tehlikeli bir durumdur. Oysa yaşandığı an yazılan metinler böyle bir efsaneleştirmeden uzaktır ve daha objektiftir.

Bununla birlikte, anı anına yazılan metinlerin de bir handigapı vardır. Yaşananlara gerektiği ölçüde mesafeli bakamadığından bir başka biçimde objektiflikten uzak olabilir, fazla sübjektif değerlendirmelere açık olabilir. Olayın gereğince objektif değerlendirilmesi için ona hem biraz uzaktan bakmak hem de zaman olarak uzaklaşmak gerekebilir. Bu anlamda Gezi isyanının gelecekteki değerlendirilmesini daha önemli görüyorum. Elbette bugün yazılan malzemeden yararlanılarak yapılacaktır bu değerlendirmeler. Bu bakımdan ben bugün yazılanları tarihi olayın hammaddesi olarak görüyorum bir anlamda.

 

İ.B.: “Haziran Günleri”ni oluşturan makaleleri, direniş sürecinde, günü gününe kaleme alıyorsunuz. Bu da gösteriyor ki; Gezi’yi çok yakından (içeriden) yaşayanlardan birisiniz.  O halde sormak istiyorum: Gezi bizlere (topluma) neyi gösterdi?

 

G.Z.: Evet yakından izlemeye çalıştım ama tanıdığım, bildiğim arkadaşlarla kıyasladığım zaman o kadar da değil diyorum. Geceleri Gezi’de yatan, olayın her ayrıntısını yakından bilen arkadaşlara kıyasla demek istiyorum. Benimki için biraz onlardan da yararlanarak ikinci el bilgi diyebilirim.

Gezi bize kısaca şunu gösterdi: Eğer insanlar topluca bir şeyi arzu ederlerse büyük ölçüde gerçekleştirebilirler ve bu toplumsal selin önünde hiçbir güç duramaz. Tarihin en büyük gücü ne devletler ne de ordulardır. En büyük güç insan istencidir.

 

İ.B.: Kitabın “Sunuş” yazısında, Gezi sürecine değinerek, kimi zaman fazla iyimser ve kaçınılmaz olarak hatalı öngörüler içeren değerlendirmelerde bulunduğunuzu ifade ediyorsunuz. Bu durumu biraz açabilir misiniz?

 

G.Z.: Kitapta da görüleceği yer yer oldukça iyimser değerlendirmeler söz konusu. Örneğin, AKP diktatörlüğünün iki üç ay içinde devrilip gideceği gibi. Bu tür sübjektif ve iyimser değerlendirmelerin ortaya çıkması da doğal. Söyleyene değil, söyletene bakın derler. Söyleten, Türkiye’nin neredeyse bütün bölgelerinde ortaya çıkan bilinçli kitlesel hareketlerdir. İnsanların polisin biber gazlarının ve tomalarının üzerine korkusuzca yürümesidir.

 

İ.B.: Gezi sürecinde, çocuk yaşta olan Berkin Elvan olmak üzere, sekiz gencimizi kaybettik. İktidarın, çocuklarla ve gençlerle alıp veremediği nedir? Neden bu kadar çok korkuyor? 

 

G.Z.: İktidarın gençlerle bir alıp veremediği yok. Gençlerin, diktatörlükle bir alıp veremediği var. Gençler, diktatörlük istemiyor, özgürlüksüz bir ortam istemiyor, bir kere yaşayacakları hayatlarına dar kafalı diktatörlerin müdahale etmesini istemiyor. Diktatörlükten bir şey almak ve ona bir şey vermek istemiyor. Kısacası, insanın en doğal ve değerli hasleti olan özgür kalma bilinci, diktatörlüğün örselemelerine karşı direnç gösteriyor. Tarih, romancı Vasili Grossman’ın söylediği gibi, özgürlükle diktatörlüğün mücadelesidir esasen. Sınıf mücadelesi de bu mücadelenin en önemli temellerinden biridir. Ne yazık ki, geçmişte sınıf mücadelesi, “sınıf iktidarı” olduğunu iddia edenler tarafından özgürlük mücadelesinden koparıldı, koparılmaya çalışıldı. Aslında özgürlükle birlikte bastırılan, bizzat ezilen sınıflardı. Bir yerde özgürlük yoksa, orada açık gizli bir sömürü var demektir. Sosyalizmin acılı tarihi bunu çok açık bir şekilde kanıtlamıştır. Kim ki, özgürlüğü bastırmıştır, aslında o işçi sınıfını da köleleştirmiştir.

 

 

İ.B.: Gezi’ye dair, Türk aydınlarının tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

G.Z.: Türkiye’de sadece “Türk”ler yaşamıyor. Bu topraklar çok milliyetlidir. Aslında belki de bütün topraklar öyledir. Bu yüzden sadece bir milliyetin ya da hâkim milliyetin adını anmayı doğru bulmam. Ayrıca, “aydınlar” diye özel bir kategori yaratmak ne kadar doğrudur, bilmiyorum. Her sınıfın kendi entelijensiyası vardır. Gezi’de birçok toplumsal sınıf ve kesim yer aldığı gibi, birçok sınıf ve kesimin entelijensiyası da yer aldı, bütün katılanlarla el ele ve omuz omuza. Medya Gezi’yi bir “aydın” hareketi olarak sunmaya çalıştı ama bu doğru değil. Kitlenin esasını beyaz ve mavi yakalı emekçiler oluşturuyorlardı ki, zaten entelijensiyayı da büyük ölçüde emekçilerin bir kesimi olarak ele almak daha doğrudur. Daha üst sınıfsal kesimlerden entelejensiya da özellikle hareketin başlangıcında vardı. Sonradan gelen baskılar bu kesimde belli bir dağılmaya ve tek tek bireyler bazında diktatöre biat etmeye de yol açtı denebilir ama toplamda bakacak olursak, bütün kesimlerden “aydın”ların diktatörlük karşısında sağlam durduğunu söyleyebiliriz.

 

İ.B.: Bir yıl sonra bakıldığında, Gezi Direnişi, sol ideolojinin düşünsel haritasında bir değişiklik yarattı mı? Eğer yaratamadıysa bu durumu nasıl açıklamalıyız? Daha doğrusu, sol düşünce açısında “gezi öncesi” ve “gezi sonrası” diye bir milat koymamız mümkün mü?

 

G.Z.: Her büyük toplumsal isyan bir milattır, 1789, 1848 Fransız Devrimleri, 1870 Paris Komünü, 1917 Sovyet Devrimi, 1936 İspanya Devrimi, 1956 Macar Devrimi, 1968 Gençlik Devrimi, 1979 İran Devrimi, 1999 Seattle isyanı, 2011 Mısır Devrimi,  2013 Ukrayna Devrimi gibi, 2013 Gezi İsyanı da dünya devrimlerinin kilometre taşlarından birini oluşturur.

Elbette Gezi isyanı solda da büyük bir değişime yol açmıştır. Her şeyden önce, neredeyse yüz yıla yakın bir zaman hükmünü sürdüren Leninist “öncü parti” efsanesi Gezi’yle yıkılmıştır. Solda yer alan herkes, bir isyanın başlaması ve yürütülmesi için illa bir öncü partinin ya da örgütün gerekli olmadığını, herhangi bir partinin üyesi olmayan insanların birçok şeyi elbirliğiyle örgütleyebildiğini görmüştür. Elbette bunun bilinçlere yansıması hemen olmayacaktır, bir süre geçmesi gerekmektedir.

Öte yandan, Gezi hareketi sol örgütleri de eğitmiş ve fraksiyon kavgalarının yerine herkesin birbirine saygı gösterdiği özgürlükçü bir ortamın devrim için en yararlı ortamı yarattığını göstermiştir. Örneğin normal zamanlarda birbirlerinin gözünü oyacak örgüt ve fraksiyonlar Taksim Gezisi’nde iki hafta boyunca hiçbir sürtüşmeye girmemiş, devrimci dayanışma göstermiş ve işbirliği yapmış, polis saldırılarına karşı birlikte göğüs germiştir. Ve görülmüştür ki, ideolojik metinlerin ileri sürdüğünün tersine, hiç kimse “emperyalizmin” ya da “burjuvazinin” “işbirlikçisi” değildir. Gerçek hayatta herkes, her örgüt mücadeleye omuz vermektedir. Bunun görülmesinin bilinçlerde ne büyük bir sarsıntı ve hatta devrim yarattığını anlamak gerekir.

Bununla birlikte, Gezi isyanı geri çekildikçe ve “normal hayat” denilen kölelik ilişkileri yeniden kendini duyurmaya başladıkça solun eski alışkanlıkları da geri dönmüştür. Şimdi mahallelerde dayanışma ruhunun yerini yeniden örgüt bencilliğinin ve fraksiyon çatışmalarının aldığını görüyoruz. Üzücü bir durumdur bu ama bundan da bir sonuç çıkarmak mümkündür. Demek, bu tür fraksiyon çatışmalarını körükleyen şey, devrimin ilerlemesi değil, devrimci dalganın geri çekilmesidir. Aynı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi. Stalinleri yaratan, sanıldığının tersine, devrim değil, devrimin gerilemesidir.

 

 

*Haziran Günleri (Gezi Notları), Gün Zileli, Büyülüdağ Yayınları, 2014.

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI