Foti Benlisoy / Tek din, tek “dincilik” var mı?

12.1.2015

Marx’ın yol arkadaşı Engels, oldukça dindar, Kalvinist bir ailede büyür. Söylendiğine göre Friedrich ilk gençliğinde mütedeyyin, Eski ve Yeni Ahit’i neredeyse ezbere bilen bir gençti. Sonraki yıllarında kararlı bir ateist olmasına rağmen Engels’in Kitab-ı Mukaddes’i düşünce dünyasından tam olarak sürgün ettiğini söylemek güç. Gerçekten de, belki de ilk gençliğindeki yaşantı ve deneyimlerinin etkisiyle Engels din konusunda Marx’tan çok daha fazla yazdı. Almanya’da Köylü Savaşı ve Hıristiyanlığın Erken Tarihi, ilk akla gelen örnekler elbette…

Engels’e göre din, tarihsiz bir “öz” değil, farklı tarihsel dönemlerde, farklı siyasal ve sosyal güç ilişkileri bağlamında dönüşen bir kültürel formdur. Böylece örneğin Hıristiyanlık değişik bağlamlarda feodal ruhban, burjuva Protestanlığı ya da plebyen heterodoksi gibi farklı ve çelişkili güçler tarafından temellük edilip dönüştürülebilen bir sembolik alandır. Dahası Engels, Thomas Münzer örneğinde olduğu üzere, Hıristiyanlığın belli tarihsel anlarda devrimci hareketlerin ideolojik ifadesi haline geldiğini de iddia eder. Engels böylece (bizde birçok solcuyu şoke edecek) şekilde “din” ile “materyalizm” arasındaki çatışmanın daima “gericilik” ve “devrim” arasındaki mücadeleye denk düşmediği sonucuna ulaşır. Michael Löwy’nin Engels’e atıfla hatırlattığı üzere, 17. yüzyılda materyalizm, Hobbes önderliğinde mutlak monarşiyi savunurken Protestanlığın farklı versiyonları, alt sınıfların monarşi karşıtı mücadelesini anlamlandırıyordu.

Yani Engels’e göre tek bir Hıristiyanlık yoktu; onun farklı sınıfsal sosyal güç dengeleri bağlamında birbirine taban tabana zıt değişik “siyasal kullanımları” mümkündü. Gramsci de bir anlamda Engels’in izinden gider (hatta onun biraz “sınıf indirgemeci” denilebilecek konumunu aşar) ve hâkim toplumsal ilişkileri berdevam kılma hedefli kurumsal dinle ezilenlerin, “madun sınıfların” kendi “ortak duyularını” ifade ettikleri din arasında ayrımı önemser. (Gramsci’nin bu husustaki görüşleri ayrıca ele alınmayı gerektiriyor.) Neticede “her din” diye yazar Gramsci, “gerçeklikte farklı ve çelişkili çok sayıda dinler olarak biçimlenir: Köylülerin bir Katolikliği, şehir küçük burjuvazisi ve işçilerin bir Katolikliği, kadınların bir Katolikliği ve aydınların bir Katolikliği vardır.”

Tek bir Hıristiyanlık, tek bir Katoliklik olmadığı gibi, tek bir İslam ve onun tekbiçimli, homojen bir siyasal ifadesi de yok elbette. Tek bir “siyasal İslam”, “İslamcılık” da yok doğal olarak. Lübnan Hizbullah’ına da Taliban’a da, Boko Haram’a da Hamas’a da, Müslüman Kardeşler’e de IŞİD’e de “İslamcı” etiketini yapıştırınca işin içinden çıkmış olmuyoruz. Zamanında Endonezya Komünist Partisi ile yakın işbirliğine giden Serekat İslam ile antikomünizmin bayraktarı olan İslami hareketlerin “İslamcılığı” elbette bambaşka şeyler. AKP de “barikat kardeşimiz” Antikapitalist Müslümanlar da İslam dinine siyaseten atıfta bulunabiliyor. Birbirinden dünyalar kadar farklı siyasal yönelimleri, sınıfsal-sosyal karakterleri, farklı tarihsel birikimleri olan İslamcılıklar var.

İslamcı hareketler sınıfsal-sosyal çelişki ve ihtilafları kültürel-dinsel terimlere tahvil eden sınıflararası-popülist siyasal oluşumlar. Yani İslamcı akımlar alt sınıfları kimi (özcü kültürel terimlerle anlamlandırılan) demokratik ve sosyal talepler etrafında seferber edebildiği kadar (bizde ne yazık ki çoğu zaman) hâkim sınıfın çeşitli bölümlerinin ifadesi haline de gelebiliyorlar. Dolayısıyla siyasal İslam aynı anda hem “halkın (afyon demeyelim) pasiflorası” hem de “kalpsiz bir dünyanın kalbi” olma rolüne soyunabiliyor. Siyasal İslamcılık mevcut sosyal-siyasal düzene rıza devşirilmesinin ya da mezhepçi “faşizan” şiddetin adı olabildiği gibi alttakilerin bir protesto hareketinin ifadesi de olabiliyor. Sermaye sınıfının İslamcılığıyla, mülksüzleşen küçük burjuvazinin İslamcılığı ya da plebyen katmanların İslamcılığı bazen birbirinden bambaşka şeyler anlamına gelebiliyor.

Burada sorun, bizim solda (temelde AKP’ye karşı haklı bir reaksiyonun ürünü olarak) giderek yaygınlaşan topyekûnleştirici bakışın (bkz. son dönemde sola dahi sirayet eden tek – “hakiki” İslam tartışmaları), bizi siyaseten “özcü-kültürel” nitelikli bir kavgaya, bir “yaşam biçimi” mücadelesine mahkûm etme riski. Çünkü AKP’nin muhafazakârlaştırıcı – dinselleştirici hamleleri sadece (o garip tamlamayla) “laik kesimin” yaşam biçimini değil, farklı popüler dindarlık biçimlerini de hedefine koyuyor. Mesela AKP’nin muhazakârlaştırma-dinselleştirme temelindeki hamleleri, yalnızca (amiyane tabirle) “başı açık” kadınların yaşam biçimini tehdit etmiyor. “Başörtülü” kadınların kendi bedenlerini kendi denetimleri altına almaya dönük geliştirdikleri karmaşık ve bazen çelişkili stratejileri de hedef alıyor. AKP dinin nasıl yorumlanıp nasıl anlamlandırılacağı ve maddi yaşama nasıl uygulanacağı üzerine kendi devlet tekelini oluşturmaya ve dayatmaya soyunuyor. Bunu yaparken de dinin farklı sosyal, kültürel ve elbette siyasal yorumlama biçimlerini ya kendine tabi kılıyor ya da bunları elimine etmeye çalışıyor. AKP’nin bunda ne kadar başarılı olacağı, dinin mevcut farklı (ve bazen tutarsız ya da çelişkili) “sağ” ve “sol” yorumlarını, popüler dinin kimi “direnişçi” olabilecek öğelerini kendi tekeline alıp soğurmayı becerip beceremeyeceğine bağlı.

AKP’ye bu çabasında yardımcı olmak bizim işimiz olmamalı. Dini ve dinin siyasal kullanımlarını tekçi bir başlığa indirgeyen, öteleyen ve dolayısıyla da bunları bol keseden AKP’ye hediye eden bir yaklaşım ancak AKP’nin “kendi bahçesi” üzerindeki denetim gücünü artıracaktır. Geçenlerde kendisiyle yapılan bir mülakatta Alper Taş bu hususu oldukça yalın bir şekilde ifade ediyordu, anmadan geçmeyelim: “Bazı solcu arkadaşlar İslam’ın soldan yorumlanmasını yadırgıyorlar. Ben bunu yanlış buluyorum. Biz bu memlekette devrim yapacaksak ‘sağ eşittir dindarlık’ algısını yıkmalıyız. Solun dindarlık karşıtı olmadığını anlatmalıyız. Son dönemlerde Türkiye’de İslam’ı soldan yorumlayan çabalar var. Mesela İhsan Eliaçık’ın çıkışı… Tabii bunlar henüz çok küçük çapta çabalar… Ama bu çabalara olumlu bakmalıyız. Bunlar önemlidir. Bunların büyümesi lazım.”

Dolayısıyla bizim AKP’nin o “arka bahçesi” saydığı kendi “mahallesindeki” kaçış ve ihlal dinamiklerini kışkırtmamız gerek. Bunları yok saymak yerine o dinamiklerle buluşmanın, iletişime geçmenin yollarını aramamız gerek. AKP’nin muhafazakârlaştırıcı otoriter hamlelerine karşı o “mahallede” kadınların, gençlerin, emekçilerin çıkartacağı (belki ilk anda mütereddit ve cılız) sesler, anti-otoriter mücadelenin harcında çok kıymetli bir malzeme olacaktır. Bunun ilk adımı da “özcü” (yani tarih dışı ve değişmez), tek bir din ve “dincilik” biçimi olabileceği anlayışını kırmak ve insanların hangi (seküler ya da dini) referanslar dünyasından konuştuğundan ziyade gerçekten ne dediği ve (en önemlisi) ne yaptığına odaklanmak. Gerisi zaten gelecektir…

Devam edeceğiz…

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI