Orhan Pamuk Olayından Hareketle: Mutlak Özgürlükten Yana Değilseniz…

  Gençlik dönemlerimizde özgürlüğe sınıf meselesi kadar önem verilmezdi. Elbette arkamızda koca bir Komintern geleneği vardı ve onun omuz başımızdan süfle ettiklerine kulak veriyorduk. Örneğin, “burjuvalara özgürlük tanınmaz” diyorduk. Ya da biraz daha inceltilmiş bir biçimde “özgürlük burjuvazinin işine yarayacak bir şekilde kullanılmamalıdır” diyorduk. “Onlar bize özgürlük tanıyor mu, elbette biz de onlara tanımayız” diyorduk. Üstelik bu “burjuvazi” deyimi tehlikeli bir şekilde genişliyordu. Herkes keyfi bir şekilde soldaki herhangi bir karşıtını “burjuva”, “küçük burjuva” (burjuvazinin “küçülmesi” de onu kurtarmıyordu) ya da “burjuva düşüncesinin takipçisi” diye niteleyebiliyordu. Eh tabii ki, siz de “burjuva” olunca özgürlükten yoksun kılınmayı hak etmiş oluyordunuz. Bu keyfilik giderek kuralsız bir zorbalığa da kapı aralıyordu.

Örneğin, 1970 yılının başındaki Beyaz Aydınlık-Kırmızı Aydınlık bölünmesi sırasında DTCF Fikir Kulübü’nde çoğunluğu ele geçiren Kırmızı Aydınlıkçılar, bir Fikir Kulübü toplantısında biz Beyaz Aydınlıkçıları alelusül bir oylamayla Fikir Kulübü’nden atmaya kalkıştılar. Biz bunun tüzüğe aykırı olduğunu, bir üyenin ancak disiplin kurulu kararıyla atılabileceğini söylediğimizde de “bu tür burjuva kuralları” bizi bağlamaz dediler ve bizi oracıkta oylama yoluyla attılar. Eh ne de olsa biz o sırada “burjuvazinin” ya da daha güncel bir deyimle “emperyalizmin 5. Kolu”yduk, dolayısıyla bize özgürlük tanınamazdı. Bırakın özgürlüğü, işlemlerin kurallara göre yapılmasını istemek bile “emperyalizme” hizmetti.

Bu saçma sapan akıl yürütme ve “proletarya diktatörlüğü”nün bu iyice gemi azıya almış keyfi hali, 1980’lerden sonra bir ölçüde kırılır gibi oldu. Bunun kırılır gibi olmasının nedeni, bazı solcularımızın iddia ettiği gibi, 1980 cuntasının sola saldırısından cesaret alan liberalizmin canlanması değildi. Bunun tek nedeni, cunta tarafından en basit özgürlükleri bile gasp edilen, ağır baskıya maruz kalan ve tanık olan soldaki insanların sonunda özgürlüğün değerini kavramaya başlamalarıydı. Bunu gören sol örgütler de kendilerini belli ölçüde bu eğilime uydurma gereği duydular ve örgütlerinde bazı özgürlükçü ayarlamalara gittiler. Fakat ne yazık ki, bu tür şeyler sadece örgütsel fırsatçılığın ve koşullara uyum sağlama örgütsel güdülerinin ürünüydü. Sol ve sol örgütler, özgürlüğün gerçek değerini kavrayan temel bir paradigma değişimine gitmediler ve genlerinde bulunan komintern alışkanlıkları zaman içinde yeniden baskın çıktı.

Özgürlüğün ölçütü bol bol özgürlük lafları etmek değildir. Bunun tek ölçütü bizzat kendinizin eleştirilmesine ne kadar özgürlük tanıdığınızdır. İngiltere’de bulunduğum yıllarda, bundan yaklaşık on yıl kadar önce, bugünkü MKP (Maoist Komünist Partisi) taraftarı arkadaşlar beni ziyaret ettiler ve Devrimci Demokrat adlı dergilerinde yazmamı istediler. “Yazarım ama basmazsınız” dedim. “Basarız” diye ısrar ettiler, artık eski tutumlarından uzaklaştıklarını ve “aydın”ların farklı fikirlerine yer vermek istediklerini de eklediler. “Tamam” dedim, “denemesi bedava. Yazdığım ilk yazıyı basarsanız, yazmaya devam ederim.” Yazdığım ilk yazı, derginin adı olan “Devrimci demokrat” adının eleştirisiydi. Tahmin ettiğim gibi yazıyı basmadılar, neden basmadıklarını açıklayan bir mesaj bile göndermediler. Bundan sonraki yıllarda da çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde sansüre maruz kaldım. Üzülerek belirteyim ki, günlük basın içinde kendime en yakın bulduğum Birgün gazetesi de buna dâhildir.

Kişisel sitem olan Aşk ve Devrim (www.gunzileli.com) sitesinde mutlak özgürlükçü bir yönelimi beş yılı aşkın bir zamandır uygulamaya koymaya çalışıyorum. Siteye gönderilen her yazı ve görüşü onaylıyorum. Mehmet Şevket Eygi’den “Cephe Milisleri”nin duyurularına kadar. Şahsen beni ağır bir şekilde eleştiren bütün yorumları da (eğer içlerinde küfür yoksa) öyle. Aleyhimde çıkan yazıları da yine bu başlıklı bir kategori altında yayınlıyorum. Sanırım gerçek özgürlükçü tutuma uygun davranıyorum. Muhtemelen benim gibi davranan az sayıda başka siteler de vardır. Ama ne yazık ki, genelde de, solun özelinde de gerçek özgürlükçülük azınlıktadır. Azınlık bile olsak bu yolda sebat etmenin birçok insana çok şeyi kavrattığını düşünüyorum.

Aslında bu yazıyı yazmama sebep olan olay, Orhan Pamuk’un Boğaziçi Üniversite’nde konuşturulmamasıdır. Olayın ayrıntılarına girmek istemiyorum ama bir yazarın konuşmasının sol adına engellenmesi utanç verici bir eylemdir, bu kadarını söyleyeyim. Her şey bir yana, bir insanı konuşturmazsanız onun yanlış bulduğunuz fikirlerinin neler olduğunun öğrenilmesini de engellemiş olursunuz. Yanlışı bastıran aslında kendi doğrusunu da bastırmış olur. Doğru fikirlerin gelişmesinin önüne kendi eliyle bent çekmiş olur. Ondan sonra istediği kadar Orhan Pamuk’u eleştirmeye kalksın. Karşıtını yok eden kendini de yok etmiş olur.

Üstelik Orhan Pamuk örneğinde şunu da ilaveten söylemekte fayda var: Orhan Pamuk’un kendini ifade etmesi için birçok olanağı var. Bu durumda karşıtınızı değil, sadece kendinizi yok etmiş oluyorsunuz.

Özgürlüğün değerini bilmeyen, aklın da değerini bilmez.

Gün Zileli

25 Aralık 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI