İbrahim Özkurt / HAZİRAN DİRENİŞİNİ AMASIZ FAKATSiZ YÜKSELTMEK İÇİN

 Yalansız sitesinden alınmıştır.
Rate This

 

İbrahim Özkurt

Birkaç ay önce mail adresime aşağıya yapıştırdığım yazıyı göndermiş oğlum. Yazı, bir noroloji doktorunun otizm, şizofreni, depresyon, MS gibi, TIP biliminin tedavisi mümkün değil diyerek sürece terk ettiği hastalıkları nasıl iyileştirdiğine dairdi. Doktor, “TIP biliminin hastalıkları kutucuklara koyduğunu, bağırsak ile beyin ilişkisini kurmadığını, doğru beslenme ile birçok kronik hastalığın iyileşeceğini “söylüyor.

Not: Önce aşağıya yapıştırdığım söz konusu yazıyı okumanızı öneririm. Çünkü benimki bir çığlık yazısı…

HAZİRAN DİRENİŞİNİ AMASIZ FAKATSiZ YÜKSELTMEK İÇİN

Dünyamız TIP biliminin de, günümüz yeşil hareketler dâhil tüm sol politik hareketlerinde tedavi etmekte yetersiz ve başarısız olduğu KANSER vakasıyla adeta can çekişiyor.

meclis

Yani, başta insan olmak üzere kentleri, denizleri, ormanları, nehirleri, atmosferi, içme suları vb. ile kısacası tüm organları ile bir bütün halinde kanserleşmiş durumda. Bu bir virüs değil. Virüs olsaydı tedavisi de kolay olurdu.

 

Dünyamızdaki tüm canlı-cansız organizmaların doğal gelişimden-doğal halinden sapması, saptırılması hali… Bu sapkınlık halini, doğaya aykırı bir tarzda işletilen kapitalist sistem üretti. (Daha önceki sınıflı toplumlarında rolü olmasına karşın o zamanlar kanserleşme söz konusu değildi) Bilindiği gibi kanser erken teşhis edilirse ameliyat ile tedavisi mümkün. Gecikirse, ışın tedavisi (radyoterapi) ve kimyasal tedavi (kemoterapi) uygulansa da tedavi oranı çok çok düşük.

Kapitalizmin ilk gelişme döneminin solu, Avrupa’da yaşanacak bir devrim ile yani bir ameliyatla Avrupa merkezli kapitalist “kanserin “kökünün kazınabileceğini ön görür ama başarılı bir ameliyat (devrim ) gerçekleşmez Avrupa’da. Daha sonraki lokal ameliyatlar da (Rusya-Çin ve diğerleri) kanseri kökten kazıyıp atamazlar dünyamızdan. Berlin duvarının yıkılışıyla, lokal ameliyatların yapıldığı organlara da metastaz yoluyla kanser hücreleri hücum ederek tüm gezegenimizi (bünyeyi) sarar kapitalizm illeti. YANİ KÜRESEL KAPİTALİST KANSER..

Kapitalizm (kötülerin iktidarı) tüm gezegenimizi küresel kanser tipleriyle sarmışken; İnsan florasını da ‘kötüler’ lehine değiştirdi. 225 civarında ulus devlete, diğer bir deyişle halklar hapishanesine mahkûm etti büyük insanlığı. Bölmeye ve hapishaneleri küçültmeye, çoğaltmaya devam ediyor. (Ki, daha kolay yönetip sömürebilsinler) Ayrıca Dinleri ve mezhepleri onlarca tarikata böldü. İnsanları sınıflaştırdı. Mafyalaştırdı. Çeteleştirdi. Yalnızlaştırarak dayanışma, yardımlaşma ruhunu kazıdı, tüketti. İnsanları tüketici manyağı yaparken diğer yanda açlığı çoğalttı.( Bir yanda iki milyar civarında aç, diğer yanda aşırı tüketen iki milyar civarında o bez) Tüm bu ve benzeri farklılıkları bir arada yaşayan insanlık, yeterince farkında olmaksızın birbirleriyle amansız bir savaş yürütmekte. Tıpkı bağırsaklardaki gibi.. ‘İyilerin’ çoğu, ‘kötülerin’ safında kendi yandaşlarıyla savaştırılıyor. Bu nedenle hep ‘kötüler’ (Burjuvalar –yönetici bürokratlar vd.) kazanıyor ve bünye çökmek üzere. Tek çözüm, ‘iyileri’ (işçi –köylü-işsiz ve diğer emekçi dostları) sağlıklı örgütlenmelerle ortak mücadele hattında birleştirmekten ve dengeyi (Florayı) ‘iyilerden’ yana güçlendirmekten geçer.

Geçmişimizde demokrasiyi ve sınıf mücadelesini sınıf diktatörlüğüne indirgediğimiz için örgütlenmelerimizi de (parti-sendika) buna uygun kurguladık. Yani, proletarya’nın kendi partisi kanalı ile iktidar olabileceğinden hareketle partilerimizi ön gördüğümüz devlet modeli gibi kurguladık. Böylelikle partilerimizde profesyonel devrimciler yetiştirerek bu günden geleceğin iktidarı için bürokrasi, asker, polis vb. olacakları ürettik. Parti tüzüklerimizle tek tip hukuk oluşturduk. Programlarımızla toplum mühendisliği yaptık. Yine geliştirdiğimiz kültür ile tek tip üyeler yarattık.

Aristo, “İnsanın hayvandan farkı kendi başına bir amacının olması için faaliyetlerde bulunmasıdır, politika yapmasıdır” der. Ne var ki, Aristo’nun tarif ettiği insan yerine partiye tabi nesneleşen insanları üretti partiler.

Sokakta, çalışma alanında ya da her hangi bir ortamda insanlarla politika konuşmaya kalktığınız an, mevcut partilerin taraftarları ile karşı karşıya kalıyorsunuz ve başlıyor kısır tartışmalar. Bu realite, günümüz büyük insanlığının Aristo’nun tarif ettiği gibi “politik hayvan” mertebesinden uzakta durduğunu gösteriyor. Kısacası, nesneleşen insanlar kümeler halinde kendi partisinin iktidarı için çalıştırılıyor.

Dünyanın her bucağında (fabrikalarda, sokaklarda, kırsalda ) yüzlerce, binlerce mücadele yürütülüyor. Bu mücadele alanlarında hangi parti etkin ise orada onun borusu ötüyor. Bu nedenle hiçbir alanda ortak mücadele ve dayanışma örülemediği gibi, bırakın enternasyonal dayanışmayı ulusal dayanışma ağları dahi örülemiyor. Bu nedenle alan mücadelelerinin bastırılması kolay olduğu gibi egemenler, mevcut durum karşısında egemenlik mekanizmalarını daha da güçlendiriyorlar. Türkiye’de cumhurbaşkanı ve başbakan başta olmak üzere devlet erkânının koro halinde “kamu güvenliği “ diyerek, hükümetin de egemenlik paketlerini meclise sunmasıyla, tereyağından kıl çeker gibi kabulünü sağlıyorlar. Tüm dünyanın burjuva meclisleri de aynı beceriyi sağlayabiliyorlar. (İsrail hükümetinin 8 maddelik güvenlik paketi ve son günlerde Amerikan polisinin fütursuzca cinayeti ve mahkemelerin hukuk tanımaz kararları insanı ürkütüyor.)

Klasik sol, klasik düşünce sistematiğini değiştirme, en azından zenginleştirme gereğini de görmüyor. Günümüz TIP bilimcileri gibi kapitalizmin ürettiği tüm hastalıkları kutucuklara koyarak yarattıkları kültürleriyle tek tip insan, tüzükleriyle tek tip hukuk, programlarıyla toplum mühendisliği yaparak, proletarya öncülüğündeki bir dünya devrimi ile kapitalizmin ürettiği hastalıkların kökten kazınacağını sanıyorlar.

Proletarya devrim yapacak ve bunlar akbabalar gibi iktidara el koyarak, kendilerince en doğru programlarını hayata geçirme hayalini yaşıyorlar hala. Oysa sol dünya devrimini beklerken, küresel kapitalizm dünyayı 4. Derecede kanserleştirmek üzere ama siyasi partiler iktidar hırsıyla klasik bilgilerinden şüphelenmeden ve değişen günümüz gerçeğini irdelemeden ayak diremeye devam ediyor. Bu nedenle kendi gelişimlerinin ve ütopyalarının da önünü tıkıyorlar. Hal buki, 150-200 yıl öncesine göre değil, kapitalizmin ürettiği yeni, mevcut floraya göre davranmak, örgütlenmek, çözümler üretmek durumuyla karşı karşıyayız diye düşünüyorum.

AKP’nin kamu kaynaklarını ve doğayı talan ederek izlediği ekonomi politiği, tıkanma noktasına geldi. Büyüme ve buna bağlı istihdam küçüldü. Bu nedenle güvenlik politikaları daha da sertleşmeye başladı. Bütçenin aslan payı güvenlik ile ilgili alanlara kaydırılıyor. Nereye harcandığı bilinmeyen örtülü ödenek akıl almaz rakamlara tırmandırıldı. Seçim yoluyla tek adam diktatörlüğü kurmaya çalışıyorlar. İşçi ve emekçi sınıflar, işsiz kalmamak adına söz konusu sisteme boyun eğiyor, yaşadığı alandaki kendisiyle birlikte tüm canlı varlığın ve doğal kaynakların (özellikle orman ve su) kirlenmesine ve kanserleşmeye ses çıkarmaksızın gününü kurtarmaya çalışıyor. Köylülüğün bir kesimi toprağına güvenerek direnirken diğer bir kesimi iş vaadi ile kandırılıyor ve bir birleriyle düşmanlaştırılıyorlar.

İstanbul başta olmak üzere büyük kentler çoktan kanserleşmiş vaziyette can çekişiyor. Geçmişte ve hala üretici güç diye, burjuvazi tarif ediliyordu. Günümüz burjuvazisi doğayı talan ederek, tüketerek güya üretiyor. En çok ürettikleri ise yeşil dolarları ve tedavi eder gibi davranarak dolarlarını çoğaltmaya yönelik ürettikleri hastalıklar. ( Kanser, AİDS, OBELA, her gün güçlenen GRİP virüs vb.) Artık günümüz burjuvaları üretici güç olmaktan çıktı. Günümüz burjuvalarına üretici değil, tüketici, tükettirici güç demek lazım. İhtiyaç olmayan o kadar ürün üretiliyorki, torunlarımıza üretip tüketecek bir şey kalmıyor. Kısacası para kazanmak adına ihtiyaç olmayanları da üreterek aslında tüketiyorlar.

Yine, bilimcilerin bilimsel araştırmaları sonucundaki uyarılarına dönersek; 2050’lerde dünyamızın toprakları insanlığı besleyemeyeceği gibi, kirliliği uzun yıllarda temizlenemeyecekmiş. Bu nedenle egemenler, fabrikalarında üretecekleri böceklerle besleyecekmiş insanları. Tabi ki parası olanları.. Yani mevcut durum çok vahim ve bir an önce radikal çözümleri üretmek durumuyla karşı karşıyayız. İyi floraların amasız, fakatsız ortaklaşmalarının zamanı geldi geçiyor. Zira dönüşü olmayan bir aşamaya geçiyor KANSER illeti. Dördüncü aşamasından sonra geriye dönüş yok.

Devrimci Marksist ve Anarşist yoldaşlarım. Eğri oturup doğru konuşalım. Günümüzde kendimizi örgütlemekte dahi yetersiz kalıyoruz. Bu nedenle bir dünya devrimi yaşansa bile, devrimi yönlendirebilecek potansiyele sahip değiliz. Ayrıca, her iki akım kendi aramızda ve karşılıklı rekabet içindeyiz. Burjuvalar icabında sınıf savaşında birlikte davranabiliyorken, biz enerjimizin büyük bir bölümünü bir birimizi tüketmek için harcıyoruz. Bu nedenle sürekli dünyanın kötü floraları kazanıyor.

Günümüzde işçi sınıfı, kendi sendikasını dahi kuramamakta.. Mevcut sendika ağaları, devletle el birliği ederek işçilerin en ufak bir kıpırdanışını bastırıyor. Politik örgütlülüğün çok parçalılığı, zayıflığı, sınıftan uzak, kentlerin izbe alanlarında debelenişleri, işçi ve emekçi sınıfların güçlüden yana kaymasının bir nedeni aynı zamanda. Bu nedenlerle ne işçi sınıfı ne de diğer emekçi kitleler örgütlü olmadıkları için olaki bir dünya devrim gerçekleşse dahi, yönetilmekten kurtulamayacaklar. Zira kitleler Tunus ve Mısır’da olduğu gibi iktidarcı ve devletli sistemden öte öneri geliştiremeyeceklerdir.

Önerilerime geçmeden önce bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum. Adı ister sosyalist ister kapitalist, bağışıklık sistemi güçlü olmayan devletler, partiler, sendikalar dâhil tüm iktidarların çöküşü er ya da geç kaçınılmazdır. Reel sosyalizmin bana göre bağışıklık sistemi çok zayıftı. 70 yıl yaşaması, dışa dönük (emperyalizm) bağışıklığının güçlü olmasında yatıyor. Şayet sistem iç bağışıklığınıda güçlendirmeyi başarabilseydi asla çökmezdi diye düşünüyorum. Zira, sosyalizm 2. Paylaşım savaşından itibaren ve Çin’inde sürece dâhil olmasıyla dünya’nın yarısına yakınını oluşturuyor ve tek ülkede değildi.

İç bağışıklığın güçlendirilmesi ise ancak ve ancak demokrasi ile mümkün olurdu. Demokrasinin olmadığı tek partili rejimlerde bünyenin bağışıklığı zamanla çöker. Yaşanan tam da buydu.

Devrimcilik, hükümetleri alaşağı ederek mevcut ulus devlette yeni hükümet amaçlamak değildir. Devrimcilik, insanların özne olacakları yeni toplumsal ilişki ağları örmek, öznelik halinden ödün vermeksizin yaşamın her alanında özgün örgütlenmeler yaratmak, devrimci mekânları çoğaltmak, devrimci ilişkileri yaygınlaştırmaktır diye düşünüyorum.

O halde yarından tezi yok. “İyiler,” yaşadığı ve çalıştığı alanlarda kendi kendini kuran, kendi kurallarını, işleyiş ilişkilerini kolektif bir tarzda işleten, giderek mevcut ulus devletleri işlevsizleştirerek dünya çapında yeni ilişkiler ağı (politik-ekonomik) kurmaya başlamalı.

Ülkemiz özelinde ise mevcut sol un yaşadıkları izbelerden çıkarak, seçim hesaplarınıda bir yana iterek fabrikalarda, madenlerde, inşaat alanlarında, dağlarda, derelerde, tarlalarda velhasıl çalışma ve yaşam alanlarındaki her türlü mücadeleyi ortaklaştırmaya, aralarında her tür dayanışma-yardımlaşma ağları kurmaya ön ayak olarak işe koyulmalı diye öneriyorum. Gezi ruhunu, haziran direnişini ancak böyle canlandırabiliriz. Söz konusu ağların koordinasyonu için katılımcı ve doğrudan demokrasi ile işleyecek, “yöneticilerin” karar alma yetkilerinin olmayacağı parti kurulabilir. Ama buna kitleler karar vermeli. Yukarıda da değindiğim gibi tek tip tüzük ve programı olmamalı söz konusu partinin. Söz konusu parti, koordinasyon işlevinin yanı sıra bilimsel, hukuki, teknik vb. ihtiyaçları organize etmek dışında asla partiyi oluşturan kooperatif ve meclisleri yönetmeye kalkışmamalı. Yaşamın her alanında olacağı gibi kadınlar eşit “yetki” ve sorumluluk yüklenmeli partide. Tabii ki meclis, kooperatif ve diğer alanlarda da..

Sözünü ettiğim doktorun kitabını aldım ve okuyorum. Kitabın yayıncıları, söz konusu hastalıkların, anormal bağırsak florasının beyinde toksisiteye neden olmasıyla oluştuğunu son birkaç yıl içinde öğrenmiştik ve bu bilgi bizim için bir devrim niteliğindeydi! Diyor. Ben bu cümleden, mevcut partilerin de kendilerini beyin yerine koydukları için işçi ve emekçi sınıfların örgütsüzlüğünden ve aralarında dayanışma ve yardımlaşma ağlarının da yoksunluğu nedeni ile toksisiteye maruz kaldıklarını ve “iyilerin” sözünü ettiğim örgütlülükleri yaratması ile toksisiteden arınabileceklerini düşünüyorum. Aksi halde EMES’li bir hasta gibi uzun yaşayabilirsiniz ama asla ne kendinize ne de işçi ve emekçi sınıflara bir yardımınız olamaz.

Politikanın asıl olarak meclisler ve kooperatifler kanalı ile iki koldan yürütülmesi gerektiğini bir kez daha ifade ederken, acı gelse de bir kaç cümleyi daha kurmak zorundayım. Günümüzün eski kuşakları olarak, çoğumuz bu sistem içinde bir iş, bir yer edindik. Ön gördüğüm örgütlenmeler biz eski kuşaklar için fiilen mümkün olmayabilir. Ama en azından gelecek adına, özgürlük adına yanlışlarımızda ve eksikliklerimizde direnmektense, radikal ÖZ ELEŞTİRİMİZİ yaparak gençliğin önünü açmaya yardım edebiliriz. Gençlerin kuracakları kooperatiflerine fiilen giremesek bile mahalle meclislerinde görev yüklenebiliriz. Üstelik kooperatiflerine maddi desteğimizi de pekala sunabiliriz.

 

 

 

X X X

 

BAĞIRSAK BEYİNDEN DAHA ÖNEMLİ

Dr. Natasha Campbell-McBride, otizmli olan kendi oğlunu ve 10 binden fazla otizmli çocuğu, uyguladığı doğal GAPS diyetiyle iyileştirdi. Şizofreni, depresyon, MS gibi psikiyatrik hastalığı olan yüzlerce hastayı da aynı yöntemle tedavi eden nörolog sadece SABAH Pazar’a konuştu:

Tıp bilimi hastalıkları kalıplara koyuyor ve sorunu çözmüyorlar. Hastalıkların ana kaynağı bağırsaktır. İnsanı doktorlar değil sadece doğa iyileştirir.

Kendisinden, Türkçe’ye Adalin Yayıncılık tarafından çevrilen “GAPS Bağırsak ve Psikoloji Sendromu İçin Doğal Tedavi Yöntemi” isimli bir kitapla haberdar oldum.

Kitabı inceledikçe nöroloji ve beslenme alanında uzmanlaşan Dr. Natasha Campbell-McBride’in yöntemine ilgim arttı. Kitap kendi kendinizi tedavi edebileceğiniz reçeteler barındırıyordu zira.

Bir konferans için geldiği İstanbul’da buluştuğumuz Dr. Natasha, otizm teşhisi konulan oğlunu kendi doğal yöntemiyle tedavi ederek binlerce otizmli hastanın ışığı olmuş.

Otizm yanında şizofreni, dispraksi, disleksi, depresyon, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, epilepsi, MS gibi bütün hastalıkların bozuk bağırsak florası nedeniyle beynin toksinleşmesi sonucunda ortaya çıktığını kaydeden Dr. Natasha,

Tıp bilimi hastalıkları kutucuklara koyar, beyin ve bağırsak arasındaki ilişkiye bakmaz. Antibiyotiklerle bu denge daha da bozulur. Acil ve hayati durumlarda elbette tıbba ve doktorlara ihtiyaç var. Ama doğru şeyleri yersek birçok kronik hastalıklar iyileşir” diyor.

Çok çarpıcı açıklamaları olan McBride’in önemli uyarıları var: Süpermarketlerden yiyecek almayın, tahıl kullanmayın, diyetinizi değiştirin, doğal otları kullanın, kimyasalları bırakın, güneşe çıkın. İnsanı doktorlar değil sadece doğa iyileştirir.

– GAPS adını verdiğiniz bağırsak ve psikoloji sendromu fikri nasıl ortaya çıktı?

– Ben nöroloji doktoruyum. Nörolojik hastalarla ilgilenen büyük bir hastanede çalışıyordum. Ve hepsinin çok ciddi sindirim problemleri olduğunu keşfettim. Ama bizim bildiğimiz klasik tıpta nörologlar sindirim sistemine hiç bakmazlar.

Beyin ve bağırsak arasında bir ilişki kurmazlar. Ancak bir bağlantı olması gerektiğine inandım. Çünkü bağırsak florası diye bir kavram var. Ve hücresel olarak genetik yapılanmamız yüzde 90 bağırsak florasından etkileniyor.

-Bağırsak, beyinden daha önemli yani?

– Öyle. Yaşadığımız mikro sistemde vücudumuz bir kabuk aslında. Ve yaşadığımız her şey bağırsak florasından kaynaklanıyor. Orası çok iyi organize olmuş mikro dünyadır. Bakteri, mikrop, mantar, solucanlar var. Hem de trilyonlarca! Ve bilim bunu yeni araştırmaya başladı. Mikroplar birbirini yiyor, birbirini kontrol ediyor. Sağlıklı insanda yararlı bakteriler daha hakim ve zararlı trilyonlarca mikrobu kontrol ederler.

-Denge nerede bozuluyor?

– Antibiyotiklerin II. Dünya Savaşı’ndan sonra keşfiyle başladı her şey. Özellikle ampisilin gibi antibiyotikler kötü bakteriler gibi iyi bakteriyi de öldürüyor. Bağırsak florasının tekrar dengeye gelmesi haftaları, ayları alıyor.

Ama bu sırada kötü bakteriler hücum edip bağırsağı kaplıyorlar. Kötü bakteriler yayılırken iyi bakterilerin yayılmasını da engelliyorlar. Art arda antibiyotik kullanımında da bu kötüye gidiş artıyor.

Genlerimiz kaderimiz değildir

– Tek sorumluluğu antibiyotiklere yüklemek yanlış olur herhalde?

– Elbette tek sorumlu antibiyotikler değil. Başka faktörler de var. Diş hekimlerinin ağzımızda uyguladığı tedavilerdeki işlemlerde civa ve çeşitli toksinler bağırsağımızı etkiliyor. Civa içeri girer biz yutarız ve onlar kötü mikropların artmasına neden olur.

Annelerin bebeklerini emzirmek yerine mama ile beslemesi bu hastalıkları artırır. Annenin mahsur kaldığı bütün kimyasal yüklenmeler, kullandığı makyaj malzemeleri de dokuz aylık hamilelik sürecinde bebeğe gidiyor. Bebek toksin bir yüklenmeyle doğar.

– Bu hastalıklar antibiyotikler keşfedilmeden önce yok muydu?

– Antibiyotikler hayat kurtarır ama çok ciddi hastalıklarda kullanmak gerekir. Bu hastalıkların salgınlığı hep antibiyotiklerin keşfinden sonra gelişti. Mesela otizm 25 yıl önce on binde bir çocukta vardı. Bugün 40 çocuktan birine otizm teşhisi konuyor.

Bilim adamları 2020′de iki çocuktan birinin otizmli olacağını öngörüyor. Bizim genlerimiz kaderimiz değildir. Doğarken o kadar çok genetik seçeneğimiz var ki…

Yediğimiz yiyecekler ve çevredeki toksik yük hangi hücrelerin baskın kalacağını ve hangi kanser hücrelerinin uyanacağını belirliyor. Kanser, MS gibi rahatsızlıklar böyle oluşuyor.

– Çocuğunuzun otizm olduğunu anladıktan sonra mı bağırsak florasına yöneldiniz?

– Benim çocuğuma otizm tanısı konulduğunda bu benim kişisel bir meselem oldu. Ve o anda profesyonel mesleğimin otizm konusunda bir şey yapamayacağını öğrendim. Bunu asla kabul edemezdim ve araştırmalarıma hız verdim.

O zaman farkettim ki otizmli çocukların hepsinin bağırsak florasında problem var. Ve anladım ki bu florayı iyileştirirsem otizm de yok olacak. Şimdi otizm teşhisi konan çocuğum 21 yaşında, üniversiteye gidiyor ve çok sağlıklı.

Ancak şu an dünyanın her yerinde binlerce otizmli çocuğu hayata döndürmek için uğraşıyorum.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI