Politikanın Aklı ve Özgürlüğün Aklı

 

 

Politik aklın güdüsü iktidardır, özgürlüğün aklı ise adalet. Bu iki akıl her zaman birbirine zıt çalışır. Birinin doğru gördüğünü diğeri adaletsiz görür. Birinin tutarsız gördüğünü diğeri özgürlük için zorunlu görür. Birinin tutarlı gördüğünü diğeri reelpolitik alçaklık olarak görür. İkisinin aynı noktada birleştiği bir durum neredeyse hiç görülmez.

Hayatın kendi dengeleri vardır. Eğer bu dengeler olmasaydı dünya gerçekten yaşanmaz bir yer haline gelirdi. Politik aklın yarattığı cehennemî ortam özgürlüğün aklı tarafından dengelenir. Nasıl politik akıl en umulmadık özgürlük yanlısı insanları bile avucunun içine alıp yönlendirebiliyorsa, özgürlük ve adaletin aklı da hiç umulmadık iktidar odaklarının içine sızabilir ve en umulmadık anda bize elini uzatır.

Örneğin cezası bittiği halde Magadan adlı uzak sürgün bölgesinde yaşamını sürdürmek zorunda olan Eugenia Ginzburg, o sıralar on beş on altı yaşlarında bir delikanlı olan oğlu Aksyonov’u (sonradan ünlü bir romancı olacaktır) yanına getirtebilmek için umutsuz bir mücadele sürdürürken, Magadan’daki en üst NKVD görevlilerinden bir albayın desteğini alır. O mevkideki bir albayın, hem de Stalinist rejimin “halk düşmanlarını” amansızca ezdiği ve onlara yardım eden ya da sempati gösteren herhangi birini de anında onların yanına gönderebildiği koşullarda E. Ginzburg’a böyle bir yardımda bulunması için görünürde hiçbir neden yoktur. Üstelik çok tehlikeli bir şeydir bu. Buna rağmen albay bu yardımı yapar. Ginzburg’un on sekiz yıllık hapis ve sürgün hayatını anlattığı anılarında (Anafora Doğru, Anaforun İçinde, Pencere Yayınları) buna benzer çok ilginç olaylara rastlarız.

İnsanın adalet duygusu ve vicdanı en karanlık işkence hücrelerinde bile yaşamaya devam eder. Bizzat işkence yapan bir polis bile gizliden gizliye size yardımcı olmaya, yaralarınızın sızısını azaltmaya çalışabilir. Size sonuna kadar direnmenizi salık verebilir. Sıradan bir asker, hapishane hücrelerinde, yakalandığında hapı yutacağını bile bile ve hiçbir karşılık beklemeden size yardımcı olabilir, “idare”de ne olup bittiğini haber verebilir, yakında gerçekleşecek saldırı konusunda sizi uyarabilir. Bu tür olaylar, direnen insanlara büyük güç verir. Sonuç olarak, insan yaşadıkça dünyanın merhametten, vicdandan, erdemden tamamen arınmış bir çöl haline gelmeyeceğine olan inancımızı ayakta tutmak için çok neden vardır.

Politik akılla özgürlükçü aklın bu dengesi nedeniyledir ki, politik akıl tarafından baskı altına alınanlar (ki bunların çoğu da politik akılla hareket ederler ama o anda daha üstün bir politik akıl tarafından yenilgiye uğratılmışlardır) belli bir dönemde yenilmiş de olsalar insanlığın vicdanı tarafından koruma altına alınırlar. Geçmişteki suçlarına ve yaptıkları haksızlıklara rağmen üstelik. Özgürlüğün aklı onların geçmişteki suçlarını unutmasa da o anda daha üstün bir güce karşı savunur ve suçlarını yüzlerine vurmaktansa o andaki mağdur durumlarına yoğunlaşır.

Bunun tarihte pek çok örneği vardır. Tarih sırasıyla gidecek olursak, Kronstadt bahriyelilerinin devrimci isyanını ezen Troçki, bundan on yıl sonra Stalin tarafından dünyanın her tarafında kovalanır ve sığındığı ülkelerde bile barınamaz hale getirilerken, 1921’de zalim Troçki’ye karşı mücadele edenler 1930’larda aynı Troçki’yi mazlum olarak savundular. Böyle yapmaları, onların 1921’i unuttuğu anlamına gelmiyordu elbette. Gerçi o zaman da “oh olmuş” diyenler vardı ama bu tutum yanlıştı. “Oh olmuş” tutumu sonuçta bizi aktüel zalimin saflarına sürükler.

Daha da ilginç bir örnek verilebilir. Hitler tarafından ezilen, o zamanın en büyük komünist partilerinden Alman Komünist Partisi Stalinist bir partiydi. O sırada Stalinist rejim Sovyetler Birliği’nde Büyük Temizlik hareketini yürütmekteydi. Stalinizme karşı olan biri (örneğin bir Troçkist ya da anarşist) Almanya’da Stalinist Alman Komünist Partisi’nin kalan güçleriyle faşizme karşı direnmesine, sırf bu parti Stalinist olduğu için destek vermek istemezse büyük hata yapmış olurdu. Özgürlük düşmanı olan bir güç bir başka yerde ya da zamanda pekâla özgürlükçü bir rol oynayabilir.

Türkiye’den de örnek verebiliriz bu konuda. Atatürk tarafından ezilen Çerkes Etem’in Anadolu’daki direnişi zulüm yoluyla yürüttüğü bilinir. Gittiği her yerde önce darağaçları kuruluyordu. Kim bilir kaç zavallı insanın canını yakmıştır. Ama bunun böyle olması, Çerkes Etem’in merkezi ordu karşısında savunulmasına engel olmamalıydı.

Aynı şekilde, gençlere kurşun sıktıran, diktatörce önlemlere başvuran Adnan Menderes’i Yassıada yargılamaları sırasında savunmak özgürlükçü akıl açısından hiç de tutarsızlık değildir.

Veya ırkçı suçlara ve faşist cinayetlere karşı olmak, neden Nürnberg yargılamalarının o günün galip devletleri tarafından ortaklaşa düzenlenen bir tiyatro olduğunu söylememize engel olsun.

Bugüne gelecek olursak, cemaate karşı yapılan operasyonlara açık destek verenlerden tutun da (İP ve Aydınlık), bunu üstü kapalı bir biçimde yapmaya çalışanlar (örneğin, 14 Aralık operasyonundan yararlanmak gerektiğini düşünen Fatih Yaşlı) ne yazık ki, politik aklın temsilcisi konumundadırlar. Politik hesaplar nedeniyle adalet ve özgürlüğe sırt çevirmişlerdir.

Tabii bu durumda aklı karışmış çok sayıda iyi niyetli arkadaşımız da vardır. Örneğin “kötülük yapmış olan bir hareketi savunursak o kötülük bize de bulaşmaz mı” diye sormaktadırlar. Makul bir sorudur bu ama yanlış bir akıl yürütmenin ürünüdür. Çünkü biz o anda saldırıya uğrayanları savunurken onların geçmişte (hatta bugün) yaptıkları kötülükleri savunmuş olmuyoruz. Tam tersine, bugün onlara yapılanlara karşı çıkmak, bir anlamda ve sessizce onların kötülüklerini de dolaylı bir şekilde yüzlerine vurmak oluyor. Ayrıca kötüye iyilik elini uzattığımız zaman kötüden bize kötülük bulaşmıyor ama bizden kötüye iyilik bulaşıyor.

Tutuklama sabahı, geçmişte cemaatin en büyük gadrine uğramış Ahmet Şık’ın attığı tweet ve Zaman gazetesinin Washington temsilcisinin, “biz seni o zaman gereğince savunamamıştık” cevabi tweeti bunun en güzel örneğidir.

 

Gün Zileli

16 Aralık 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI