O.Gürsel/ Geleceğimiz ” mezar taşlarında” mı yazılı? Öyle ise, bu topraklarda yaşayanlara şimdiden “El Fatiha!”

 

 

Dr. Frankeştayn hikâyesi bize ne anlatır? Tabiata hükmedilemez; kalkışırsan pişman olursun! Bir şey daha; “canlananların” arzuları olacaktır; karşılayamazsan pişman edilirsin.  “Aynı ırmakta akan suda, ikinci kez yıkanamazsın”  ama banyonda “atmaya kıyamadığın” o yıkanılmış su ile tekrar, tekrar yıkanabilirsin; her kez daha kirlenerek.

İktidarın, Suriye politikası ile siyasi olarak diriltmeye çalıştığı Orta-Doğu Sultanlık hayalleri ve ideoloji-kültürel olarak can vermek istediği Neo-Osmanlı planları bir “Dr. Frankeştayn” politikasıdır. Bu “hevesler”, canavarlaşabilecek; “büyük canavarların” da kontrol edebileceği süreçlere kapılar açabilir ki, sonuç şimdiden bellidir! Osmanlının son yüz yılı ne acıklıydı; o büyük trajediden sonra bugün bu Neo Osmanlı rotası da, tarihsel tekrarlarda görüleceği üzere ancak “fars” olarak yaşanacaktır.

Osmanlıca, “o dünya- o kültür” dirilir mi? Neden ölmüştü ki? Denemeye kalkışılıyor; diriltmek, bir “ölüyü” canlandırmak istiyorlar.  Gerekçe olarak “dedelerinin mezar taşını okuyamayan nesil” öne sürülüyor.  Bu dolaylı bir itiraf sanki; gerçekten “evrensel” olarak başka bir işe yarayabileceğini iddia edemeyeceklerini biliyorlar.

***

80 yıldır her kuruluş yıldönümünde “çocuklar gibi neşe doluyor insan” diye çığırılan kurumun kürsüsünde; 11 yıl önce söylenmişti; “Bize göre sınırlandırılmayan keyfiliğe ve hukuksuzluğa olanak sağlayan, katılımı ve temsili önemsemeyen, bireysel ve kolektif özgürlükleri hiçe sayan totaliter ve otoriter anlayışlar sivil ve demokratik siyasetin en büyük düşmanlarıdır…  -bu kimliğin- “siyasal gücün bir kişinin veya grubun elinde yoğunlaşmasını destekleyen, bireysel ve siyasal özgürlüklere karşı olan, siyasal katılımın hemen tüm biçimlerini reddeden, baskı ve güç kullanımını öngören dayatmacı siyasal anlayışları reddettiğini” ifade eder.” (*)

Siyasal, tarihsel ve ahlaki gerçeklik saf halde ele geçirilemez. Totaliter bir iktidar da kendi gerçeğini yapar; bu gerçeğe de inanılmasını bekler. O gün o kürsüde söylenilenler bir “gerçek” olarak çılgınca alkışlanırken, on yıl sonra aynı adamın bu sözlere tümüyle karşıt irade ve ifadeleri yine aynı yığınlarca aynı coşku ile karşılanıyorsa… Kendi ölüsüne ağlıyor, aynı yaşta öldürülen bir diğer çocuğu ve ailesini kitlesine yine coşku ile aşağılatabiliyorsa… Sorun çok büyüktür; 1930’lu yılların faşizme sürüklenen aciz halkların haline ne çok  benziyor? (**)

*

Devlet iktidarını ideoloji ile pekiştirir; tuğlaların arasındaki harçtır ideoloji. “Beton direkler” yapıyı ayakta tutar. Bu direkleri birbirine bağlayan “kolonlar” da, “üst katlara” çıkılacak iskeleti tamamlar. Şimdi can çekişen tek ulusçu, “özgün laik”, modernite özentisine dayalı ideolojinin yerine bir Neo-Osmanlı ideolojisi ikame edilmeye çalışılıyor. Üst katların inşasında Osmanlıca-Araplaşma da “kolon” olarak kullanılacak. Arapça da bu Osmanlıca içine sokuşturularak ilkokul ilk sınıfa dek indirilirse şaşıran olur mu?  Artık gözler önünde “takiye”  olmaktan çıkmış bir “takiye” yapılıyor. Gözler, gözlerin içine dikilmiş; “ölülerimizin mezar taşları..” dedikten hemen sonra sımsıkı kapatılan  dudaklardaki  o alaycı gülümseme;  “Yersen! Yemezsen de yutacaksın!” Çocukların, gençlerin zamanlarını-hayatlarının bir kısmını daha öldürme girişimine ikna edecek gerekçe bulamayanlar, sırtlarını dayadıkları iktidar gücü sayesinde alay edilmekten kurtulacaklarını biliyorlar. Kendilerine yakışan sıkılmaz bir pervasızlık içinde salt bu nedenle Osmanlıcayı zorunlu ders olarak okutulmasına karar verebiliyorlar.

O iğrenç filmler vardır; “mezarlarından dirilerek çıkmış, çürümüş ceset gövdeler, hırsla kentlere dalarlar; ne tuhaftır ki, bu ‘yaşayan ölü insanlar’ yani zombilerin tek amaçları, yaşayan neşeli insanları da kendi gibi zombileştirmektir!” Benzer arzular içindeler.

Osmanlıca eğitimi süreci gençlerin hayatından çalınacak bir zaman içinde yapılacaktır. Çalınacaktır; çünkü bu “eğitim” karşılığında onlara gelecekte değil, “geçmişte yaşayacakları” bir “hayat” verilecek. Bu politika “kendi içinde tutarlıdır!” Bu “zihniyet” insana gelecekte yaşayacağı bir hayatı veremez; veremez çünkü bu “dünya dışı görüş” için yeryüzünde bir gelecek düşüncesi yoktur! Bu “felsefe” için gelecek, ancak cennet ya da cehennemde başlayacak bir zamandır!

Orta-doğu ve İslamcı topluluklar “şimdide” değil, geçmişlerinin geleceğinde yaşıyor olduklarını anlamazdan geliyor; “Köleci toplumlara” ait gelenek ve inanışlar içinde yaşamakta ısrar edenler “sonsuz şimdi” içinde kalınabileceğine, “geleceğin” ertelenebileceğine inanıyor. “Geleceği” yalnızca öte dünyada başlatanlar, içinde yaşadıkları “cehennemi” göremiyor. Bu “tutkulu-inatçı” tutumlar sürdükçe, geride kalan son yüz yılın ve yaşadıkları “şimdinin”, sürecek sonsuz gelecekleri olacağını inkâr ediyorlar.

*

Geleceğe gidemeyen geçmişe döner…Geleceğini yitirmiş olanlar, geçmişle avunur… Gelecekten korkanlar, “geriye” kaçar… Gelecekte kendine hayat kuracağına dair ümidini yitirenler, “geçmişte” bir hayat arar. Geçmiş yeniden yazılabilir! İktidar bunun içindir! Zavallı ve zorba iktidarlar, geleceğe hükmedemeyeceğini, “geleceği yazamayacağını” bildiği için geçmişe sarılır; geleceği yapacak gücü taşımayan iktidarlar toplumu “geçmişe” taşımaya kalkışır. Yazık ki (!), bir zamanlar zorbanın “bu böyle yazıla, böyle biline”  dediği zamanlarda değiliz; ama “Allah’ın izniyle” elbette olacağız!

—————————————————————————————————-

*18 Mart 2003 RTE’nin Hükümet Programı konuşması. Aktaran A. İnsel 18.11.2014 Radikal

** AKP iktidara gelmemişti. Hasan Bülent Kahraman toplumsal sürecin faşizme doğru sürüklendiğini yazıyordu. Haklı çıktı! Ama biliyorsunuz Sabah gazetesinde yazıyor.

EK :  “Modern öncesi bir dönemde yaşayan ortalama bir insanın ‘dingin’ bir ruh hali vardır, çünkü henüz geçmemiş bir geçmişin gölgesi altında yaşar… Geçmişe ya da geleceğe endeksli bir hayat her şeye rağmen yine de ‘huzurludur’ .. zamanı soğuk bir kement gibi boynunda hissetmez.” (Ş.Argın. Nostalji ile ütopya arasında. sf 85)

“Geçmemiş bir geçmiş”, ne insanda ne hayatta bir sürpriz yok ve “huzur İslam’dadır”. Farklı gibi görünse de benzer bir “huzur” Marksist-Leninist inanışta da, Atatürkçülük’te de, diğer kimi ‘modern’ ideolojiler de bir “hazır-kurgu gelecek” vaadi içerir. “Modern insanın gözünü gelecek bürümüştür. Sadece ‘geçmiş’ten değil, ‘şimdi’den nefret eder.”

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI