İbrahim Adıgüzel/ Kamyon Dergisinde “Mevsimler” Üzerine Röportaj


Gün Zileli’yi çoğumuz Türkiye sol tarihine damgasını vuran Yarılma Günve Havariler isimli özyaşam öyküleri ile tanıdık.  Sapak, Sığınmacılar ve Ev ile devam eden seride edebiyatçılıktan, sosyalist mücadele ve anarşizme uzanan ilginç bir yaşam öyküsü okuma fırsatını bulabilirsiniz. Gün Zileli’nin edebiyatçı yönü pek bilinmese de gençliğinde annesinin kendisine hediye ettiği emektar daktilosu ile yazdığı ilk öyküleri Yaba yayınları tarafından 2012’de Yüreğe Yağan Kar adıyla yeniden yayınlandı. Ayrıca daha önce yayınlanmış üç romanı daha var Deniz Orada (Sel, 1995); Bahar ve Tipi (Telos, 1997) ve de Komün (Yaba; 2007). Son romanı Mevsimler ise zamanlaması manidar bir şekilde 12 Eylül 2014’de İletişim Yayınlarından çıktı. Mevsimler üzerine Birgün Gazetesinde çıkan daha detaylı yazıma http://wp.me/p1oDNt-5O linkinden ulaşabilirsiniz.

Gün Zileli ile Kamyon için yaptığımız söyleşiye geçmeden Mevsimler’in belki de en romantik karakteri Atok’un şu sözü ile bu girişe son vermek istiyorum :

“Hayatı çok sevdim. Çok sevdiğim için onu ciddiye almadım. Hayat onu ciddiye almayıp sevenleri atıyor içinden.”

Siz yine de hayatı sevin ama onu ciddiye almayın da, kalın sağlıcakla…

Daha çok siyasi geçmişinizle biliniyorsunuz, bize biraz insan ve edebiyatçı Gün Zileli’den bahsedebilir misiniz, nelerden hoşlanır, yazmak dışında neler yapar, hayvanlarla arası nasıldır?

Sanırım bu bir yanılsama. Ben esasen siyasetçi değil, edebiyatçıyım. Sosyal mücadeleye de edebiyatla başladım. Edebiyat alanını hiçbir zaman bütünüyle terk etmedim. Nelerden hoşlandığımı pek bilmiyorum sanırım. Yazmak dışında da pek bir şey yapmam. Hayvanları insanlardan daha fazla severim. Onları çok daha dürüst dostlar olarak görürüm. İnsanlara göre çok daha masumdurlar.

Siyasetten önce edebiyat ile ilgileniyordunuz, siyasal mücadeleleriniz sırasında bu alana ara vermiştiniz, daha sonra son dönemlerde Komün ve Mevsimler ile yine edebiyat dünyasına dönmeye karar verdiniz sanırım, bu anlamda Suat karakterine benzettiğimi belirtmek isterim sizi, bundan sonra da edebi ürünler vermeye devam edecek misiniz, yeni projeleriniz hakkında bize ipucu verebilir misiniz?

Suat’la çok az benzerliğim var. Gediz’le biraz daha fazla ama ona da çok benzemiyorum. Sonuç olarak romandaki karakterlerle ilgim çok az. Zaten Atok dışında hepsi kurgudur, gerçek hayattaki hiç kimseye tekabül etmezler ama aynı zamanda birçoğunun özelliklerini taşırlar.

Evet, 1968 yılında edebiyatı esas olarak bıraktığım doğru. Suat da böyle yapıyor. Burada bir benzerliğimiz var. 1980’den sonra ise, aslında ruhen hiçbir zaman kopmadığım edebiyatla yeniden yakinen ilgilenmeye başladım. Fakat “edebiyata dönme kararı” diye bir şey yok. Bu kendiliğinden gelişen bir süreç.

Şu anda çevirdiğim bir kitap var, yayınevini arıyor. Arkadaşım Yavuz Alogan bana, “deli misin, bu zamanda bir yayıneviyle anlaşmadan kitap çevrilir mi” dedi. Haklıydı da. Ama “deli” olduğum da doğruydu. Açlıktan ölsem sevmediğim bir kitabı çeviremem. Sevdiğim kitabı ise, hiçbir gelir getirmeyeceğini de bilsem büyük emek vererek çeviririm. Sonra da yayınevi aramaya çıkarım. Bugüne kadar hep böyle oldu. Yayınevini arayan kitap şu: Robert Conquest, Stalin ve Kirov Cinayeti. Bu kitapta Stalin’in Kirov’un öldürülmesini nasıl örgütlediği somut delilleriyle anlatılıyor.

Roman yazmaya gelince… Benim açımdan, “ben roman yazmaya çekiliyorum” diye bir şey yoktur. Bazı yazarlar sanırım böyle yapıyorlar. Tabii ki kafalarında bir konuları da vardır. Ama bende böyle bir plan program yoktur. Benim için roman yazmak tamamen kendiliğinden gelişen bir deprem ya da fırtınadır. Beni içine alır ve savurur; hiçbir plan, hiçbir ön hazırlık, hatta hiçbir konu olmaksızın. Konu, yazım içinde kendiliğinden gelişir. Yani ben romanı yazmam da roman bana kendini yazdırır. Bu bakımdan, “şimdi şöyle bir roman projem var” türü bir cümle bana tamamen yabancıdır.

Son romanınız Mevsimler ağırlıklı olarak yüzyıl ortası Arnavutköy’ünde geçiyor, geçenlerde ben de Akıntıburnu ve Bebek Parkı’nı görme fırsatı buldum da bugünkü haliyle kıyaslandığında Arnavutköy o günlerdeki gibi kalsa mıydı acaba diye siz de düşünüyor musunuz?

Zaman zaman ben de gidip, Arnavutköy’le Bebek arasında yer alan eski mahallemi dolaşır, değişikliklere bakarım. Nostaljik hayıflanmaların hiçbir yararı yok. Sistem buldozer gibi ezip geçiyor eski hayatları ve mekânları. Onları yaşatan artık sadece sanat.

Mevsimler’deki Atok oldukça ilginç, romantik bir karakter ve belki de daha fazla üzerinde durulması gerekirdi diye düşünüyorum, acaba Atok’un mesela kayıp zamanı olan lejyonerlik maceralarını da sizden okuma şansı bulabilecek miyiz?

Atok romandaki tek gerçek karakter ama onun hayatıyla ilgili olarak da kurgu unsuru yok değil. Örneğin gerçekteki Atok lejyoner olmamıştır. Fakat o dönemde lejyoner olarak Cezayir savaşına gidip Fransa safında savaşan ağabeylerimizi hatırlıyorum. Sanırım romandaki lejyonerlik de oradan çıktı.

Atok’la 1930 kuşağını vermeye çalıştım. Cumhuriyet gazetesinde Gamze Akdemir’in benimle yaptığı röportajda da (9 Ekim 2014, Kitap Eki) belirttiğim gibi, bu kuşak 1940 kuşağının gölgesinde kalmıştır. Varsa yoksa 1940 kuşağı denmiş, bu kuşak, hak ettiğinden fazla parlatılmıştır. Oysa 1930’lular son derece kendine özgü, esprili, melankolik denecek derecede romantik, ilginç bir kuşaktı. Oğuz Atay gibi Türkiye’nin en ironik romanlarını yazan büyük bir romancının da bu kuşaktan çıkması ilginçtir.

Atok’u daha fazla anlatabilir miydim? Bunu hak ettiğini ben de düşünüyorum ama yazar bir romanda istediği her şeyi yapamaz. Yazarla roman arasında (roman bir süre sonra kendi başına bir varlık haline gelince) tuhaf bir çekişme doğar. Bazen yazar romana dayatır bazı şeyleri, bazen de roman yazara. Aslında ben romanın yazara dayattıklarına tabi olmaktan yanayım.

“Yazar yaşadığını yazar” derler, siz de yaşadıklarınızdan yola çıkarak mı üretiyorsunuz edebi eserlerinizi? Mesela Mevsimler’de geçen Ruhi Su’yu dinleme sahnesi, SBF kantinindeki Mahir Çayan diyalogları ve diğerleri birebir yaşanmış olaylar mıdır?

Bazıları öyle tabii ama çoğu kurgu ve hayal ürünü. Elbette yaşadıklarım ama bire bir değil. Örneğin Ruhi Su’yu o üst sınıf kulüpte hiç dinlemedim ama bunun gerçek olduğunu biliyorum. Diyalogların hiçbiri bire bir yaşanmış şeyler değildir. Türkiyeli okuyucuda romandaki olayları birebir gerçek olaylarla ya da roman kahramanlarını yaşayan kişilerle özdeşleştirme eğilimi var. Bu da fiction ya da kurgu denen şeyin tadını kaçırıyor. Herhalde kimse sormamıştır Picossa’ya, Guernica tablosundaki figürler gerçek midir diye. O tablo birebir gerçek bir olayı konu almıştır ama aynı zamanda tamamen sanatsal bir yaratım ürünüdür, dolayısıyla gerçekle bire bir bağlantılı değildir.

Romanda karakter tahlili çok önemli, özellikle Rus klasiklerinde sayfalarca bir karakter anlatılır; siz ise belki de bir iki paragrafta bizim gözümüzün önüne getirtebiliyorsunuz karakterinizi, bu işin sırrı nedir?

Bu konuda bir marifetim olduğunu sanmıyorum. Genelde uzun tasvirleri sevmem. Lafı uzatmayı da öyle. Turgay (Zileli) ağabeyim iyi bir narratordu (anlatıcı). Anlatımda ondan çok şey kaptığımı düşünüyorum. O daima olay anlatırdı ve siz o olayın içinde karakterleri zaten canlandırırdınız. Belki de sır Turgay’dan geliyor!

Sizin kendinize örnek aldığınız yazarlar ve kılavuz edindiğiniz başucu eserleri nelerdir?

Çocukluğumda  on ciltlik Pardayyanlar (çev: Cemil Cahit Cem) dizisini okumuştum bütün bir yaz boyunca. Benim karakterimi belirleyen romanlardır bunlar. Macar yazar Ferenç Molnar’ın Pal Sokağı Çocukları da benim için unutulmazdır. Daha birçokları var. Örneğin, Robert Sabatier’in (çev: Orhan Suda) İsveç Kibritleri benim için eşsizdir. Kafka’yı her zaman okurum. En sevdiğim romanı Şato’dur (çev: Kamuran Şipal). Gençliğimde daha çok yeni dalga romanlara meraklıydım ama Tolstoy’un Diriliş’i de benim unutulmazlarım arasındadır. Ferit Edgü ve Demir Özlü, gençlik dönemimin vazgeçilmez öykücüleridir, hâlâ çok severim onları. Bilge Karasu’nun Troya’da Ölüm Vardı’sı da en sevdiklerim arasında yer alır. Bu listeyi daha da uzatmak mümkün ama sanırım verdiğim örnekler aşağı yukarı benim edebiyat zevkimi yansıtmıştır.

Tecrübeli bir yazar olarak yazan ve bunları bir şekilde yayınlatmak isteyen genç yazar ve yazar adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir, hangi yollardan giderek okurlara ulaşabilirler?

Pek tecrübeli bir yazar olduğumu sanmıyorum, kendimi hep çırak olarak gördüm ve sanırım bu böyle sürüp gidecek. Gereksiz bir tevazu yapmak için söylemiyorum bunları, gerçekten öyle düşünüyorum. Daha doğrusu yazarlıkta çıraklık evresinin hep sürmesinden yanayım, çünkü bu sonsuz bir yolculuk. Genç yazar arkadaşlara söyleyeceğim tek şey şudur: Kendinden memnun olma duygusunu bir yana bıraksınlar ve sürekli daha iyisini yazabileceklerini düşünsünler. Romanda, öyküde ve şiirde sanatsal yaratımın gelişmesi sonsuzdur. Korkmadan bu sonsuzun içine atılabilmek gerek.

Yayınlatmak ise başka ve zor bir mevzu. Yayın ve yazar tekellerinden korkmasınlar. Azmin eritemeyeceği hiçbir şey yoktur. 

Dergi ve gazete yayıncılığıyla da ilgilenmiş biri olarak Kamyon Dergisini inceleme şansınız oldu mu, bizlere ve Kamyon okurlarına iletmek istediğiniz mesajlarınız var mıdır?

Senin yolladığın elektronik baskılara baktım. Zamanımızda dergicilik zor iş gerçekten.

* Kamyon Dergi Kasım 2014 sayısında yayınlanmıştır.

gunzi

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI