O.Gürsel / A. Yılmaz; “Yoldaşını Öldürmek” ve Masum delikanlılardan katiller yapan “devrimcilik” üzerine…

 

Bu kitap, bu topraklarda, “sömürüsüz bir dünyada kardeşçe birlikte yaşama” idealleriyle yola çıkanların zaman içinde nasıl birer mafya çetesi haline gelmiş olduklarını, bildiğim kadarıyla en inandırıcı, en samimi anlatan ilk basılı yayındır. İçeriden, çok içeriden yazılmıştır. İçeriden; on yıllık tutsaklık süreci içinde ve belli ki, iyicil bir insani ruhun taşındığı “çok içeri’den” doğmuştur. A. Yılmaz, bu kitabı çıkartan, yıllarca çekilmiş korkunç “doğum” sancılarına hiç değinmeden, acılarını kendine saklayarak, yalnızca “meyvelerini” bize sunmuş, “deneyimlerini ve gözlemlerini” büyük bir vakarla paylaşmıştır. Bilinir, tutsaklık, işkence, korku,  tahakküm çok insanı geriletir; şiddetin yarattığı acı ne kadar yoğunsa “ruhsal çürüme” de o kadar derindir; bu saldırıya uğramışların pek azı bu tür bir  “cehennemden” insan olarak çıkmayı başarabilir. “bir zalimden kurtulayım derken başka bir zalim iktidarın kurbanı oldular…” (1) Devlet ve örgütlerin tahakküm vahşetinde aynılaştığı dönemde, tutsakların o sıkışık koğuşlar dünyasında belli ki, “insan kalmak” imkansıza yakındır; bu nedenle olmalı; böylesi bir “mucize” başarıldığı için bu kitap, en az 15 yıllık bir gecikme ile yazılabilmiş olmalı! (*)

On dokuzuncu yy Sosyalizminin Metamorfozu

Emekçilerin, çalışanların, “devletsiz bir hayatın” öncülü olarak “hayallerde” kurgulanan sosyalizm nasıl oldu da kolayca Devletçi, Milliyetçi, Faşist, Totaliter bir ideoloji haline de geldi? Bu nasıl bir “ideolojik metamorfoz” ki, katil çetelerinin de “Sosyalizmi” olabildi. Bu kitap, bu sorunsalları doğrudan çözümlemeye girişmiyor; “metamorfoza” yol açan süreci anlatıyor.

“… Bayrampaşa’da zalim olduklarını, yıllarca karşı oldukları iktidara benzediklerini gördüğümde açıkçası kendimi kötü hissetmiştim.” (2) Düşmanına benzemenin bir “eğitim süreci” vardır. Salt sözcüklerin değiştiği, geride kalan egemenlik-tahakküm ilişkilerinin  aynı kaldığını gizlemek, ancak yoğun bir “eğitimle” mümkündür. “Koğuş yaşamındaki günlük ilişkiler, buna toplu eğitimde dahil tümü, insanı çocuklaştıran hiçleştiren şeylerdi.” (3)

Yoldaşlar birbirlerinin muhbiri, polisi, işkencecisi ve katili haline gelmişler. “Hapishane içinde örgüt tarafından takip ediliyor, izleniyordum… 3 yıl sonra … öğreniyorum ki, meğer örgüt güvenliği adı altında örgüt sorumlusu, 40 kişilik koğuşta herkesi herkese takip ettirmiş.” (4) Bu olgu, Stalinseverlerin beğendiği ve tavsiye ettiği, “İ. A. Benediktov ile söyleşi” kitabından, bir alıntıyı zorunlu hale getirdi.

Benediktov anlatıyor. Moskova dışına, bir iş gezisine çıkıyor, “Kimsenin haberi olmadan” eşinin doğum günü için evine beklenilenden erken dönüyor. Ama  izleniyormuş; bunu daha sonra anlıyor. Bu konuya ait soruyu yanıtlıyor. “Hakiki komünistler de insani zaaflardan yoksun değildir ve bu zaaflar yüksek mevkilerde devlet için çok ağır sonuçlar doğurabilir. O yıllarda üst düzey parti ve devlet yöneticilerini izleyen özel bir servis olması boşuna değildi.” (5) O gece evinde çok içiyor. Gece yarısından sonra Stalin yanına çağırtıyor. O saatte, hem de yalnızca sıradan bakanlık işleri için; “Sanki Stalin benim bilgilerimi ölçmeye, sınava çekmeye karar vermişti. Hızlı, net, kekelemeden yanıt verdim.” Sonunda Stalin Benediktov’a bir kutu şeker verip, eşinin doğum gününü kutlayarak, az içmesini de anımsatarak yolluyor evine.(6)

Burada görülüyor; “özel servis” elemanları, yani Stalin’in polisleri, parti “üst düzey” adamlarından daha ” üst düzeydedir!”  Bir  polis devletinin üst düzey bir bakanı, köleliği içselleştirmiş bir adam da “köle-tahakküm” ilişkilerini ancak bu denli “güzel” överek anlatılabilirdi. Tipik bir “mert hırsız itirafı!”

Bu “zihniyet” son elli, altmış yıl sonra da mahkum edilmediği için uzun yıllar “Sosyalizm” adına benzeri suçlar işlendi ve işlenmeye devam ediliyor. “Özgürlük mücadelesi veren bir örgüt, ironik biçimde, köle insan yaratma çabası içindeydi..” (7)

Devrimcilerin içinde yaşamak istemediği Devrim…

Uğrunda savaşılan “gerçek devrim’in” bu olamayacağı, yaşanılanın “ikame kötülük” ürettiği; “pratik devrim’in” artık “şeytanlaşmış bir melek” haline geldiği gerçeğiyle yüzleşilemediği koşullarda, “geçiş döneminin” sezgileri dile geliyor.  “Hissiyatım bana diyordu ki, içinde yaşamak istemediğin bir devrimi yapmaya çalışıyorsun…” (8) “Toplantıda eleştiri ve özeleştiri yapan bazı yoldaşlarımız son sözlerinde “Devrime kadar sizinleyim ama devrim gerçekleştikten sonra başka ülkeye gideceğim…”. (9)

Birçok örgütün “düşmanına” bile göstermemesi gereken acımasızlığı, her an düşmanlaştıracağı yoldaşlarına da yaşatması; hem de insanlık suçu denilecek işkence ve cinayetlerini üstelik “teorize ederek” bilinçle savunmasına tanık olmak, “amaç araç bütününü” yitirmemiş, erdemli devrimciler için kolay değildir. “Sonraki yıllarda öğrenmiş oldum. Öcalan’ın kolay kolay saflardan kimseyi atma gibi bir tavrı yokmuş. Parti içi birince dereceli suçlarda idam kararlarını onayladığını öğrendim ama ihraç edilene hiç rastlamamıştım…” (10)Birkaç yılda ne çok şey yaşadım. Benim için romantizmle eşdeğerde olan devrimciliğin, meğer ne zalimane yanları da varmış..” (11)

İktidar isteyen Devrimci’nin kaderi ne olabilir ki?

İktidar ve iktidarın kaçınılmaz bileşeni tahakküm zorunluluğu, ilksel insanların karanlık mağaralarına sürüklüyor devrimcileri. Sebep belli; “Kabilenin” iyiliği için! “Sınıf adına” olduğu ileri sürülen bu tahakküm de özünde bilinen-kadim ama görünümü ile yeni ama aynı bir “efendi-köle” ilişkisi yaratıyor. “Henüz iktidar olmamıştık ama her örgütün henüz iktidar olamamış bir devlet olduğunu, örgütün hapishane komünlerinde yaşayarak, acı çekerek öğrendim…” (13) ” ‘Her örgüt henüz iktidar olamamış bir devlettir’ dediğimde, abarttığımı söyleyenler olabilir. Ama ben bu küçük devletçik oyunlarının Bayrampaşa Hapishanesi’nde nasıl oynandığını gördüm… Bugün ellerinde ölmeye ve öldürmeye hazır bulunan 100 kişi yerine yarın iktidar olduklarında 100 bin kişi olacaktır. Aradaki fark nedensel değil sayısaldır. Sayısal olduğu için bugün beş kişiyi öldüren neden, yeri zamanı geldiğinde beş bin, beş yüz bin kişiyi de aramızdan alabilir. Bu bakımdan bir kişi ile beş bin kişi bir iktidar için sadece rakamlardan ibarettir.” (12)

Bu “devrimci şiddet” ister istemez kendini aklayacak dayanakları arıyor. Bu nedenle “başladığı noktaya”, “En büyük Devrim’in” ve bu yolda gerçekleştirilmiş  ilk katliamların işlendiği mekana, zamana dönmek zorunda kalıyor. “Sovyet sosyalizmini Stalin’in parti içindeki diktatörlüğünü her defasında eleştiren yoldaşlarım, onu 50 yıl geriden taklit eden parti önderlerini yere göğe sığdıramıyorlardı.” (13)

Bolşevik devrim yönteminin, çok büyük insanlık suçları işlediği, işlemek zorunda kaldığının inkarı günümüzde giderek “akıl dışı” hale geliyor. “Bolşevik Devrimin”  cinayetleri, izleyicisi partilerin de işlediği ve işleyecekleri cinayetlerin “aklayıcısı” olma imkanını taşıdığı için mi bu “dönem ve önderlerle” gereken dürüstlük ve derinlikte hesaplaşmaktan kaçınılıyor? Oysa neredeyse her şey çırılçıplak ortaya saçılmışken, hala bu inkar için yalnız “kafayı” değil, tüm “akılsal yetileri ve ruhu” da kuma gömmek gerekiyor. Yeryüzünde söylem ve uygulamaları arasında bu denli çelişki, karşıtlık taşıyan bir devlet-toplum pratiği  görülmemiştir. SSCB’de 1930’lu yıllar, insanlık tarihinin gördüğü en özgün, bir riya ve zulüm imparatorluğunun tarihidir.

“Parti içi sınıf savaşı denilen şey özünde merkez örgütün örgüt içindeki hizip ve aykırı sesleri devrimci şiddet yöntemiyle ortadan kaldırmasından başka bir şey değildir. Bu anlamıyla da çok tanıdık bir yöntemdir. Dünya deneyimleri içinde buna Stalinist yöntem (abç) deniliyor.”  (14)

İyi bakıldığında görülür; “devrimci şiddet” tanımı, bir şehri haraca kesen mafya  toplulukları arasındaki acımasız hesaplaşmaların örtüsü gibidir. Diğer yandan da  bu “şiddetin cinayetleri” Stalin’in muhaliflerine yaptığının doğrulanması işlevini görür; ideolojik olarak birbirini beslemektedir.

A. Yılmaz’ın kitabında 2000 yılında yapılan PKK 7. kongresinde Bayrampaşa’daki o “Devletçik, İktidar zulmü makinelerinin” partiden ihracı üzerine A. Öcalan’ın bu kararın yeniden gözden geçirilmesini istediğini yazıyor. Öcalan’ın Bayrampaşa örgüt sorumlusu için “O beni anlayan biriydi” dediğini aktarıyor. (15)

Köle isteyenler, “köle karakteri” yüceltirler.

“Eli kalem tutan ve okuyup yazanların daha kenarda bir yerlerde durduklarını gözlemledim… Örgüt ortamımızda bulunan üniversiteli aydın gençlik, örgüt komitelerinde daha atıl dururken, köylü kökenliler daha yetkin bir konumdaydılar…”  (16)

Stalin de böyle yapmıştı. “Tek adama”, yanlışlara kolay boyun eğmeyecek partinin deneyimli, devrime emek-hayat vermiş insanları,  okuyan-düşünen-yazan aydınları ya öldürtmüş, ya da GULAG’da ölüme yollamıştı. Bir “sosyalist” devrim öncesi ya da sonrasında olsun, salt iktidar-tahakküm arzusunu öne almış, amaç-araç bütünlüğünü en başında yitirmiş siyasi gelenek üretenler, kaçınılmaz olarak  “teori’den” kopacaktı. Bu diyalektik siyasal süreci “kavrayamayan” okur-yazar idealistler, bu malum “pratisyen-egosu şişmiş” önderlere” ayak bağı olurlar. İlkeler, idealler yerine kendi kişiliğini vazgeçilmez bulan önderler  sorunu cinayetlerle çözer, çözmüşlerdir! Artık yalnızca “O’nun” iktidar-tahakkümü sürecektir; “kurucu söz-teori” korunur ama o “söz’e” sahip çıkanlar yok edilir. Zamanında SSCB’de tümüyle ve ülkemizde de son 10 yıldır kısmen yaşandığı gibi.

Bu yöntem salt “iktidar-tahakküm” arayan örgütlülüklerde başarıyı kolaylaştırır; artık amaç hayatı değiştirmek, “gerçek devrim” değil, yalnızca iktidarı ele geçirmek, olmazsa da aynı iktidarın ortağı olmaktır. Bu “devrimde” yalnızca “patronların” değişimi gerçekleşecektir. Bu tür “devrimci riya siyaseti”, binlerce yıllık Devlet-toplum yapılanmasında işe yaramıştır. Son birkaç yıl olan-bitenler, “önderliğin” tam da bu taktik nedeniyle amacına ulaştığını, başarılı olduğunu göstermiştir. “Aydın gençlik dediğim üniversitelilerin çoğu sosyalist Kürdistan’ı savunurken, köylüler yeter ki, bir Kürdistanımız olsun safındaydılar…” (17) Bireyin, insanın, emekçilerin ihtiyaçları  “Kabilenin gereksinimlerine” feda edilmiştir. “A. Öcalan bir yazısında bu gerçeği şöyle dile getirir. ‘Bizde 93 yılı aydın gençliğin, köylülüğe yenildiği yıldır.” (18) Pragmatist “Önderlik” de kuşkusuz bu gerçeklik üzerinden siyaset üretecektir! Ya da istenilen zaten buydu!

Tahakküm-iktidar arayanlar, buna uygun insan tipini övecek ve çoğaltacaklardır. “Bir gün … hücrede oturmuş, televizyondan haberleri izliyorduk. Reklama girince, kanalın değiştirilmesi gerekiyordu. Bir baktık ki, kumanda sorumlusu ortalıkta yok. Kumanda ise ortada duruyor. Kimse cesaret edip kumandayı almak istemedi. Herkes bir diğerine söylüyor ama kimse kumandayı alıp da kanalı değiştiremiyor. Çünkü örgüt talimatı var. Televizyon kumandası sadece kumanda sorumlusunda olacak… Ondan izinsiz hiç kimse televizyonu açıp izleyemezdi… Gidip günlük defterime not etmiştim. ‘Bir televizyon kanalını değiştirebilme cesaretinden yoksun olanlar, koca bir düzeni nasıl değiştirebilirler…” (19)

Düzen değiştirilmeyecek artık; en iyi olasılıkla kopacakları devleti hem de 1920’li yılların “ilk sayfasından” başlayarak kopyalamayı deneyecekler…

Günah keçilerine ihtiyaç duyan örgüt anlayışı…

“O günkü görüşüme göre, sol örgütler, gerek reel sosyalizmin çöküşünü, gerekse mücadele ettikleri zemini sağlıklı tahlil etmekten uzaklardı. Dönüşüme direndikleri oranda tutuculaşıp eski geleneklerine dört elle sarılmaya başladılar… Yani teorik ve pratik olarak kendilerini yenileyemeyenler, sürekli tekrarın kısır döngüsünde küçülmeye başladılar. Dışa doğru genişleyip büyüyemeyenler, daralarak içe kapandılar… Örgüt içi demokrasi işletilmeyince farklı düşünüp ayrılmak isteyenlere kapılar kapatıldı. Örgütü koruma refleksi, zamanla örgüt içinde ‘günah keçisi’ aramaya kadar gitti.” (20)

Ve ‘günah keçisi’ Hüseyin H.’in hikayesi anlatılır.

Hüseyin H. hapishanedeki örgüt şeflerinin bilgisi dışında, örgütün “aşırı disiplinli yaşamından” ayrılarak  ailesine yakın bir hapishaneye aktarılma isteğiyle hapishane idaresine gider. İdare ona ancak “pişmanlık yasasından” faydalanma başvurusu halinde bu talebi karşılayacağını söyler ama Hüseyin H.  de bunu kabul etmez. Koğuşuna döner. A. Yılmaz görgü tanığından aktarır. “Hüseyin H. meselesi vahşi kabilelerin ilkel ayinlerini bile aratır vakaydı… Her yoldaşın bir tekme ve yüzüne tükürme hakkı vardır. Hüseyin H. benim verildiğim koğuşa getirildiğinde suratı bir kan külçesi gibiydi. Saçından, kaşlarından, çenesinden, bıyıklarından, gömlek yakasından balgamlar sarkıyordu. Koğuştaki altmış kişi çember olmuş, Hüseyin H.’in önlerinden geçirilmesini bekliyordu.”  (21)

Tahakküm-iktidar ilişkisi, çok fazla memnuniyetsizlik yaratır ve her zaman günah keçilerine ihtiyaç duyacaktır. “Düzenin bekası” bu kurbanlar üzerinden sürdürülür ve sağlamlaştırılır. “Olanaklı tek uzlaşma -yani bunalımdan çıkışın ve topluluğun kendi kendisini yok etmesini önlemenin tek çaresi-, bu öfkeyi ve bu ortak kudurmayı bizzat mimetizm tarafından belirlenmiş, herkesin de benimsediği bir kurbana doğru yönlendirmektir… Önce topluluktan tecrit edilir, sonra da öldürülür. Aslında bu kurban başka birisinden daha suçlu değildir… Böylece günah keçisinin katli bunalımı sona erdirmiştir, çünkü bu ortaklaşa bir cinayettir.” (22)

İnsanları bir süre için aldatabilirsiniz…

İnsanları aptal yerine koyarak yapılan solculuk işte buraya kadardır. Yüzde birlerin altı… “Devletin doğrudan operasyon yapmak suretiyle koğuşlara baskın düzenleyerek öldürdüğü siyasi mahpus sayısı İHD kaynaklarının belirttiğine göre 28 iken, üç sol örgütün bu yıllarda kendi içlerinde yapmış olduğu iç infazlar 36 kişi. Bu benim tespit ettiklerim. Sayının daha fazla olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.” (23)

Nasıl ki, devletler kendi cinayetlerini gizlemeye çalışıyor ve başarıyorsa, örgütler de bu “ustalığı” öğrenmiş… Çok üstüne gidildiğinde, kaçacak yer bulamadığında doğrudan ya da dolaylı savunma; “benim cinayetlerim kutsaldır, haktır!” Ancak bu “iddia” savunusu da  en az 5-6 sayfa tutan o ezberlenmiş bıktırıcı gevezeliklerin yazıldığı, hayatta hem düşünsel hem sayısal olarak kapladığı “mikroskobik” alanla orantısız “büyük-çok büyük cümlelerin” satır aralarında okunabilir. Buna da sabrınız yeterse eğer. “Çocuğu devlet tarafından öldürülen, kaybedilen aileler, İHD gibi kurumlarda, Galatasaray gibi meydanlarda devletten hesap sormaya çalışırken, yakını, çocuğu örgütler tarafından öldürülmüş aileler hiç bir yerde yoklardı.”(24)

Şimel Aydın!

DHKP-C’li Şimel Aydın’ın hikayesi… 17 yaşında bir kız çocuğuna hapishanede, kendi kadın yoldaşları tarafından yapılan işkenceler ve infaz anlatılıyor. Yapılanlar canavarca! Elbette yine “devrimcilik” adına! Bu anıyı okumak bile insanı yaralıyor. Merak ediyorum, çoğunun devrim yoluna “erdemli, iyi insanlar” olarak çıktıkları göz önüne alındığında, o hapishanede bu tür canavarlıkları bir şekilde beslemiş  “sessiz-etkisiz suç ortakları” için yaşayacakları hayat  nasıl olabilir? Belki de bu “günah keçisinin” ortak katline dolaylı da olsa suç ortağı olanlar, önlemeyi denemeyenler böylece gelecekte “kabilenin” işleyeceği yeni cinayetlerin gönüllüsü olacaktır; çünkü telafisi imkansız bir pişmanlık, suçluluk ve utanç içinde yaşamak daha güçtür. Bu ayrıca dolaylı olarak düşmana karşı “hırs-nefreti” de yoğunlaştırabilir; “hep sizin yüzünüzden! O’na işkence yaptınız, çözüldü! Biz de öldürmek zorunda kaldık! Zalimler! Siz sebep oldunuz! Öcünü alacağız!” Tam arzulandığı gibi… Önderlik” yeni “kararlı unsurlar” kazanmıştır!

*

Engizisyon yargıçları yağlı kütüklere bağladıkları, az sonra öldürecekleri masum insana utanmazca tavsiyelerde bulunurlar. “Evladım, Tanrı’ya sığın!”; işkencede bilincini yitirmekte olana “ey günahkar, mahkememizin adaletine sığın”; “itiraf et, ruhunu kurtar” vb dedikleri bilinir. Aynı tahakkümcü-sadistik “ruh” bu örgütlerde yeniden dirilmiş; benzer cümlelerini yeniden fısıldıyorlar; “Örgüt içi infazlarda … koğuşlarda kurbanlarını sorgularken bir çoğuna ‘örgütün adaletine sığın’, ‘devrimin adaletine sığın’ dediklerini gördük… örgütlerin kurbanlarına pek adaletli davranmadıkları görülüyor…” (25)

A. Yılmaz bilgeleşmiş bir insan…

A. Yılmaz “acıyı bal eyleyenlerden” olmuş. Nice acılara direnerek, uçurum kıyısı yolculuklar sonrası ağzından “kendiliğinden” dökülüvermiş bilgece cümleleri var… “Her ne arıyorsanız yanı başınızda arayın, yakınınızda yoksa, hiçbir yerde yoktur…” (26)

1992, 24 Mart’ında tutuklanarak ağır işkencelerden geçmiş, 9 yıl 4 ay 15 gün hapishanede kalmış bir insan kendine yapılan onca Devlet zulmüne değil de nelere üzülüyor? “poliste direndiğimi hep gizli tutmaya çalıştım ki çözülen arkadaşlarım incinmesinler…” (27) “iktidar, güç olma peşinde koşup zalim olmaktansa, haklı muhalif kalmayı tercih ederim. Artık bütün güzelliklerin iktidarın uzağında bir yerde olduğunu biliyorum. Devletin zulmü değil ama yoldaşları tarafından vurulmuşların yoldaşı olmak beni çok üzdü.” (28)

O “Büyük Devrim” elbette gerçekleştirilmeli. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin bireysel olmayacağı bir dünya kurulmalı. Bir avuç insanın, emekçi insanın-insanlığın ürettiği zenginliklere el koymak için sürdürdükleri zulüm ve cinayet düzenleri sona erdirilmeli. Ama… ama… Bu “devrim” her nasıl bir şey olacaksa da “olmazlarını” bilmek zorundayız. Aytekin Yılmaz en önemlilerinden birini yine fısıldıyor; “Ölülerini sevip, sağlarını döven bir devrim gerçekleşmese de olur… “

———————————————————————————————————–

(*) Yazarın iznini almadan çok alıntı yaptım. Beni bağışlayacağına inanarak… Bu “saygısızlığımın” onun da amacına aykırı olmadığı düşüncesiyle, hoş görüleceğimi  ümit ediyorum…

1. Aytekin Yılmaz. Yoldaşını Öldürmek. sf 15 (İletişim Y. 2. Baskı 2014)

2. agy. sf 46 // 3. sf 47 // 4. sf 49 // 7. sf 50 // 8. sf 72 // 9. sf 95 // 10. sf 73

11. agy sf 83 // 12. sf 177 // 13. sf 87 // 14. sf 176  // 15. sf 180

16. agy sf 88 //  17. sf 89 // 18. sf 90 // 19. sf 95 // 20. sf. 120

21. agy sf 122 // 23. sf 178 // 24. sf 165 // 25. sf 167

26. agy. sf 180 // 27. sf 166 // 28. 182

5. Stalin ve Hruşçov Hakkında … V. Litov. sf. 96. Yazılama Şubat 2008

6. agy. sf 101

22. R. Girard. Kültürün Kökenleri  sf. 58. Dost Kitabevi. 2010

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI