Siyaset ve Paranoya…

 

 

Hayatım boyunca ruhumda siyasetle edebiyat arasındaki gerilimi yaşadım. Ruhsal olarak siyaseti hiç sevmem, devamlı olarak siyasetten edebiyata kaçmaya çalışırım ama sorumluluk duygum beni durmadan siyasete çeker.

Siyasetçileri kızdırmak pahasına şunu söyleyebilirim: Gerçek siyasetçiler, hangi eğilimde olurlarsa olsunlar, bir paranoyaklar topluluğudur; ancak bu paranoyakların, psikologların “paranoyak” tanısı koyduğu zararsız paranoyaklardan farkı, paranoyalarını siyasi amaçlarına uygun olarak ve bilerek üretmeleridir. Yani siyasetçiler, paranoyak değil, paranoya üreticisidirler; o sırada işlerine gelen paranoyaları siyaset alanına ve topluma bir zehir gibi enjekte ederler. Onlarla oturup samimi bir şekilde sohbet edecek olsanız (ki, bu olanağı hiçbir zaman bulamazsınız) ortalığa saçtıkları paranoyalara kendilerinin de inanmadığını görürsünüz. Anlayacağınız, bile bile, gözünüzün içine baka baka yalan söylerler. Öyle ki, durmadan tekrarladıkları bu yalanlarına bir süre sonra kendileri de inanmaya başlarlar. Öte yandan, paranoyalarının siyasi işlevi bittiğinde bunu anında unutuverirler de. Ama bir saniye sonra başka bir paranoyayı piyasaya sürdüklerini görebilirsiniz. Kısacası, profesyonel siyasette, paranoya imal etme sanatı en başta gelen unsurlardan biridir.

Aktüel siyaset alanına şöyle bir bakalım. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “vatanı bölme girişimi içindeki bölücü terör örgütünün sinsi ve açık faaliyetleri”nden söz ederken acaba gerçekten böyle bir şeye inanıyor mudur? Hiç sanmıyorum. Aşırı sağ siyaseti yürütmek için böyle bir “iç tehdidin” varlığına ihtiyacı var, bu yüzden her fırsatta bu “tehdidi” cilalayıp cilalayıp piyasaya sürmekle yükümlü hissetmekte kendini.

Keza İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, aşırı sağcı ve ırkçı siyasetlerine payanda sağlayabilmek için “ordumuzu zayıflatmak”, “ülkemizi bölmek” isteyen “dış güçler” paranoyasını yıllardır körüklemektedir. Bu “dış güç” Amerikan emperyalizmidir ona göre. Oysa Türk ordusu NATO üyesi bir ordudur ve Amerikan emperyalizminin güçlü dayanaklarındandır. Aynı şekilde Türkiye de ABD’nin Ortadoğu’daki önemli müttefiklerindendir, bu yüzden Türkiye’yi parçalamak Amerikan emperyalizminin hiç işine gelmez. ABD’nin zaman zaman Türk ordusuyla ve TC devletinin dış siyaset hedefleriyle çelişen siyasetler izlemesi son derece doğaldır. Bu çelişkileri, ABD’nin Türkiye’yi parçalama emellerinin bir göstergesi olarak sunmak sadece böyle bir paranoya yaratarak ulusalcı politikaları ortaya sürme amacına hizmet eder.

Aşırı sağcıların paranoyaları vardır da “liberal”lerin ve AKP diktatörlüğünün paranoyaları yok mudur? Fazlasıyla vardır. Geçmişte, “vesayet” peşindeki “darbe heveslileri”yle ilgili paranoyayı birlikte, el ele inşa ettiler. Hatta bu paranoyaya dayanarak yıllar süren “Ergenekon” ve “Balyoz” gibi davaları bile imal ettiler. Bugün de, AKP’yle hâlâ ittifak siyaseti yürüten bir kısım “liberal” (bunlardan biri geçenlerde Başbakan’ın baş danışmanı oldu) “havuz medyası” denen yandaş medyayla el ele yeni yeni paranoyalar üretme peşindedirler. Bu paranoyaların en başında, Kürt hareketinin Kobane’yi “bahane ederek” bölücü faaliyetlerini arttırdığı yönündeki tevatür gelmektedir. Tabii ki, ellerinde iktidar olanağı olan siyasi mihraklar, paranoyayı körüklemek ve ikna edici olabilmek için bazı provokasyonlara da girişebilirler. İstedikleri yönde bazı olaylar yaratmalıdırlar ki, topluma dönüp, “bakın, biz demedik mi” diyebilsinler. Bingöl ve Yüksekova’daki tuhaf, oldukça tuhaf bazı olaylar, bence arzu edilen paranoyayı imal etmeye hizmet etmektedir. Bu konuda TSK da AKP iktidarı ile el ele çalışmaktadır. Bingöl’de polis müdürleri öldürüldü, ardından “PKK mensubu” olduğu söylenen üç kişi öldürüldü. Başbakan, “suçluların cezalandırıldığını” söyledi ve olaya yayın yasağı kondu. Yüksekova’da çarşıya inen üç gariban asker birileri tarafından öldürüldü. Olaydan iki saat sonra Genel Kurmay, olayı yapanların “PKK mensubu” olduğunu açıkladı. TSK iki saat içinde nasıl olmuştu da ateş edenlerin PKK mensubu olduğunu saptayabilmişti? Nitekim, hemen ertesi gün PKK merkezinden açıklama geldi: “Örgütlü birimlerimizin saldırıyla bir ilişkisi yoktur.” İlginçtir ki, derhal bu olaya da yayın yasağı kondu. “Barış süreci”ne bu kadar önem veren PKK’nın böyle bir saldırı düzenlemeyeceği açıktır. O halde?

Tuhaf olan, HDP cephesinden de bazı paranoyaların  ortaya sürülmesidir. Geçenlerde CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in programına çıkan Sırrı Süreyya Önder’in bazı cümlelerini hayretle izledim. Bir bardak suda fırtına koparan “sekreterya” tartışmasından söz etmiyorum. Bu tür şeyler beni pek ilgilendirmiyor. Sözünü ettiğim, S. S. Önder’in, Ekim başındaki olayları yorumlarken “darbe tehlikesi”nden ve “olayları kışkırtan yabancı ülkelerin ajanları”ndan söz etmesiydi. Önder, bu paranoyalarla tuhaf bir biçimde yarı-“liberal”, yarı-ulusalcı bir profil sergiledi. Yıllar yılı “darbe tehdidi”ni ortaya sürenler “liberal”lerdir; “yabancı ülkelerin ajanları” paranoyası ise son yirmi yılda ulusalcıların tekelindeydi. Tabii daha eski yıllardaki Stalin döneminden söz etmiyorum. Bu paranoyanın şampiyonluğunu Stalin kimseye bırakmaz. “Yabancı ajanlar” paranoyası yüzünden Sovyetler Birliği’nde on binlerce insan idam edilmiş ya da gulaglara sürülmüştür. O dönem hangi ulusa mensupsanız otomatikman o ulusal devletin ajanı oluyordunuz! Bu geleneği Doğu Perinçek devralmış ve o sıralarda İngiltere’de yaşadığım için beni “İngiliz ajanı” ilan etmeye kalkışmıştı.

Anlıyorum, S. S. Önder ya da HDP’liler Ekim başındaki olaylarda kendilerini biraz zor durumda hissettiler. Kürdistan’da onların bile tahmin etmediği ölçüde şiddetli bir patlama meydana geldi. Devlet, Hizbullah’ı el altında hazır tutuyordu, anında kendi güvenlik güçlerini çekip Hizbullahçıları ortaya sürdü. Böylece bir “iç savaş” ortamı yaratıldı. Öte yandan, HDP de güçlerini denetleyemedi (Kürdistan sosyal patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi şu an, ulusal çelişkilerle sınıfsal çelişki tarihte az rastlanacak ölçüde üst üste oturmuş durumda); bunun sonucunda da, olup bitenleri tam bilemiyorum ama, hiç istenmeyen vahşet tablolarının yaşandığı anlaşılıyor. S. S. Önder, daha sonra Ertuğrul Kürkçü’nün aklı başında bir şekilde yaptığı gibi, bu olayların toplumsal köklerine ineceği yerde acilen ucuz paranoyalara el atıverdi: “Darbeciler”, “yabancı ajanlar”. Üstelik öyle bir anlatıyor ki, hiç inandırıcı değil. “Yabancı ajanlar” olaylara o yönde meyil vermişler. Yabancı ajan olmaz mı, olur. Bunların bazı çabaları olmaz mı, o da olur. Ama yabancı ajan olaylara öyle bir anda meyil falan veremez. Hani suya meyil verip istediğiniz yöne akıtırsınız da, toplumsal güçler su değil. Üstelik insana sormazlar mı, yıllar yılı politika yaptığınız, yoğun bir seçmen kitlesine sahip olduğunuz bölgelerde siz insanlara meyil veremiyorsunuz da, üç beş günlük “yabancı ajanlar” nasıl meyil verebiliyor diye…

Bu ve buna benzer paranoyaları bundan sonra da duyacağız. Özellikle ulusalcı kesimler pek heveslidir bu tür paranoyalara. “İç savaş tehdidi” diyecekler, “darbe geliyor” diyecekler. Hatta “darbe tehdidi” paranoyasını “liberal”lerin elinden almaları mümkündür. Şimdi İP, AKP’ye yanladı ya. Sanmayın ki, AKP’ye doğru rota kıran ulusalcılar İP’lilerden ibaret. Dün İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal da, HSYK’ya seçilenlerle ilgili “ihtiyatlı iyimserliği”ni ilan etti. Bence bir kısım ulusalcı, AKP’nin baş müttefiki “liberal”lerin yerine göz dikmiş durumda.

Şu siyasi ortamdan bir kurtulsam da, bu iğrenç taktiklere tanık bile olmasam.

 

Gün Zileli

28 Ekim 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI