Kaan Arslanoğlu / Gün Zileli’nin “Mevsimler” kitabı üstüne mektuplaşmalı bir değerlendirme

İnsanbu sitesinden alınmıştır.

Gün Zileli, en son basılan kitabı “Mevsimler” adlı romanını nasıl bulduğumu sormuştu. Kitapları genellikle çıktıktan epeyce bir süre sonra okuyorum, o zaman bazı şeyler daha yerli yerine oturuyor kanımca, ama bir ay içinde okuyup görüşlerimi ileteceğimi belirttim ona. Sonrasında aşağıdaki iletiyi gönderdim kendisine. O da bunu yanıtladı. Ben de bu yazışmaları yayımlama konusunda izin istedim. O da “tabii ki olur” dedi. Ardına birkaç son değerlendirme paragrafı ekledim ve şimdi görüşlerinize sunuyorum: 

Sevgili Gün Zileli,

Mevsimler romanını dikkatle okudum. Sanırım üstünde epeyce düşünülmüş, emek ürünü bir eser. Kutlarım.

Bir kere sıkmadan kendini okutuyor, bu bir başarı. Siyasi konulara ilgi duyanlar sanırım daha bir merak ederek okurlar. Ama sıradan okurun da ilgisini çeker diye düşünüyorum.

Hakkında medyada çıkanlar genellikle ve çoğunlukla kitabın siyasi yönüne, içeriğine vurgu yapmışlar, bir roman olarak nasıl, bunun üstünde fazla durulmamış. Siyasal romanların kaçınılmaz yazgısıdır.

Siz de bundan mıdır bilmem, birkaç yerde bunun siyasal roman olmadığını, sadece roman olduğunu söylemişsiniz. Gerekçe olarak da, siyasal roman konuyu bireysellikler açısından ele almaz, oysa ben kişileri de anlattım, yolunda şeyler söylemişsiniz. Bir bakıma doğru, ama tam katılamıyorum. O zaman siyasal roman dediğimiz şeyler ikinci sınıf roman ya da kötü roman sayılmalı ki, bu doğru değil. Hem siyasal roman olup, hem de karakterlerini derinlemesine anlatan örnekler mevcut. Her neyse, roman romandır, ne romanı olursa olsun iyi roman, kötü roman veya vasat roman vardır. Bence.

Romanın kurgusu fena değil. Ama çok da iyi bulmadım, bazı şeyler aksıyor gibi geldi, bazı şeyler zorlama gibi geldi. Ama o konuda kesin konuşmayayım. Çok iyi olmasa da iyi diyebilirim. Dil daha zengin ve güçlü olsaydı belki bu ufak tefek kurgu aksamaları görünmezdi.

Suat tipini başarılı buldum. Bende gerçek kişi algısı yaratabildi. Gediz için tam öyle söyleyemeyeceğim. Biraz (tamamen değil) yapaylık duygusu yarattı bende. Bir kere Suat oldukça tipik bir kişi olmakla beraber, Gediz siyasi harekete katılanlar arasında bayağı ayrıksı bir tip. Bunu siz bilerek düşünmüşsünüz, diyeceğim yok, orada oluşan hafif yapaylık duygusu anlatım veya dildeki ustalıkla giderilebilirdi. Gediz’in karakter olarak tuhaflığı belli bölümlere, ortamın ve solcu bakış açısının tuhaflığıyla birleşerek bir mizah havası vermiş. Oralar daha başarılı. Ben olsam bu tip üzerinden en azından birçok bölümde mizahı daha çok öne çıkarırdım. Kendiliğinden bir mizah bu. Dediğim gibi kendiliğinden çıktığı o noktalar gayet başarılı, örgüt bölünmeleri ve bundan pek bir şey anlamayan bir sempatizanın onları yorumlayışı vb…

Romanın en zayıf noktası anlatımı veya dili. Sol siyasilerin, edebiyatı bir siyasi araç olarak görmekten kurtulamayanların en çok bocaladıkları alan. Romanın dili tek boyutlu ve fazlasıyla basit. Nasıl anlatayım, romandan eğretileme yaparsak, tek sesli müzikle çok sesli müzik arasındaki anlatım zenginliği farkı gibi bir sorun bu.

Dilde çok boyutluluktan kastım, süslü, ağdalı, zor anlaşılır bir anlatım ve dil değil. Dille anlatımı aynı şey saymıyorum bu arada. Dil bildiğimiz cümle kuruluşları, anlatımın içine hikayeleme, olay örgüsü ve kısmen kurgu da giriyor. Daha çok post modern eğilimli kimi günümüz popüler yazarları (geçmiş dönemlerde de benzerleri vardı) iyi edebiyat deyince böyle zor anlaşılır, bağlantıları belirsiz veya kopuk, dili ise üstünde fazlasıyla çalışılıp sündürülmüş edebiyata meraklılar. Benim zengin dil derken meramım bu değil.

Gelişmiş edebiyat dili, sadece düzgün, doğru cümleleri art arda sıralamaktan ibaret de değil. Bir şeyi en kısa yoldan, en geniş boyutlu anlatma sanatı. Bunun için bazen çok basit cümleler de yeter. Okurda da tek bir boyuttan değil, çok boyuttan canlandırma yaratabilsin. Ben mesela ilk romanlarımda bunu bilmiyor, önemsemiyordum. Meramımı anlatabildiğim zaman mesele bitmiştir diye düşünüyordum. Ama bu, diyorum ya, sazı  tek sesli çalmak gibi bir şey. O konuda ustalaşmak önce sorunu kavramakla, sonra üstünde çalışmakla oluyor.

En basit ölçütlerimden biri: Sayfa başına ne kadar “vardı” sözcüğü varsa, dil üstünde o kadar az çalışılmıştır. Deneye yanıla kendi bulduğum bir ölçüt. Sekmiyor, tavsiye ederim. Bir de tabii karşıtı: “yoktu” sözcüğü. Şöyle şakaya dökebiliriz: Bir anlatıda ne kadar “vardı”, dil gelişmişliği o kadar “yoktu.” Bir de oldu, oluyordu, olmuştu vb. olmak fiilinin çok yinelenmesi.

Daha başka örnek verecek olursam, şöyle klişe cümlelere iyi edebiyatta yer verilmemeli derim: Düzgün yüz hatlarına sahip bir gençti (s.28), Sonra bir gülümseme yayıldı dudaklarına (s55), Yüzünden karanlık bir gölge geçti (s.91), Neşesiz, durgun, izole bir hayatı vardı (s.128) (Türkçe edebiyatta izole gibi yabancı sözcüklere günlük kullanıma da geçse yer verilmemeli bence), Gediz’in kafası içkiden ve arzudan dumanlanmıştı (s.150), Cereyan çarpmış gibi oldu ve erkekliği uyandı. (s.173), Sibel’in yüzünden buz gibi bir rüzgar geçti (s.187), …pişmanlık bulutu geçti beyninden (s.187) Neyse, uzatmayayım, bu arada s.238’de Savaş ve Barış’a bir gönderme mi var? Hani Gediz’in gökyüzüne bakışı… Şimdi bu cümlelerde ne var diyebilirsiniz, şu var, çok kullanılmış, eskitilmiş cümleler bunlar, birçoğu da ikinci sınıf romanlarda bolca kullanıldığından.

Belki de bu eseri romandan çok bir macera filmi senaryosu gibi düşündünüz. Senaryosu hazırlansa, evet iyi bir yönetmen elinde iyi bir film olabilir.

Siyasi ve ideolojik bakımdan ben romanda bir teslimiyetçilik havası, bütün bunlar boşmuş telkini pek göremedim. Düşündürücü ve bilgilendirici bir roman, okuyanlara bu yönden de faydalı olabilir. Solun çok derin, köklü hastalıklarını sergilemesi de bence yararlı. Bundan, örgütlenmeyelim ve mücadele etmeyelim sonucu çıkarılamaz. Yeni kuşaklar bunları bilsinler ve özellikle bilsinler ki, değiştirmeye çalışsınlar. Aynı hastalıkla onu bilmeden, inkar ederek, böylesine çetin bir mücadeleye girişmek çok daha derin hüsranlara, hastalıklara yol açıyor. Bunu hayatımız boyunca yaşadık, yaşıyoruz.

Son olarak önemli bir soru. Bunun cevabı roman hakkındaki nihai beğeni kararımı belirleyecek sanırım. Şimdi romanda siyasi olaylar ve örgütler neredeyse bire bir gerçekçi biçimde ve hayli başarılı bir nesnellikle aktarılıyor. Tabii yazar olarak sizin seçim hakkınız (hangi olay ve kişileri seçeceğiniz üstüne) çerçevesinde. Her şey normal gidiyordu da, bir yerden sonra bilgi körlüğüme denk geldi. Orayı bilmiyormuşum demek ki. Şimdi 80 öncesi TKP-ML örgütünde bir kopma yaşanıyor ve İnşa Örgütü ayrılıyor. Kim bunlar? Böyle bir şey gerçekten oldu mu? Halkın Birliği’nin koptuğunu biliyoruz, bunlar onlar mı? Onlarsa eğer 80 öncesi THKP-C kökenli bir grup onlara katıldı mı gerçekten? Onlar kim? Onların başındaki Ferit kod adlı şahıs bir kurgu mu, yoksa buna benzer bir tip yaşadı mı gerçekten? Sonuç olarak bendeki bilgiler ve tarihlerle buradaki bilgiler, tarihler, kişiler denk gelmiyor. Bilmiyorum, aydınlatın lütfen. Bir de son, örgüt içi infazlar cezaevi koşullarında o kadar erken mi başladı (1982 veya en geç 83 koşullarında?). Yoksa bu bir kurgu mu?

Sonuç olarak bu son sorularım da cevap bulursa (oradaki olay ve örgüt seçimi üstüne çekincelerim var) iyi bir “siyasal” roman J diyebilirim. Tekrar emeğinizi kutlarım.

Kaan Arslanoğlu

Selam Kaan,

Önce sorularını cevaplayayım. Olaylar, gerçeğe yakın, kurgu. Dolayısıyla gerçeğe bire bir uygunluk söz konusu değil. Yani Suat nasıl gerçeğe yakın kurguysa, olaylar da öyle. Bu bakımdan bire bir mütekabiliyet aramamak gerekir. İnşa örgütü diye bir şey var mıydı; yoktu. İnşa örgütü gibi örgütler var mıydı; vardı. Ferit diye biri var mıydı; yoktu. Ferit gibi birileri var mıydı; vardı. 1980 gibi erken bir aşamada böyle olaylar oldu mu; olmadı. Daha sonrasında böyle olaylar oldu mu; oldu. Sonuç olarak, romandaki Atok dışında gerçekte yaşamış kimse yok (romandaki Atok’la da gerçekteki Atok birbirine bire bir tekabül etmez) ama romandaki kişilerin benzerlerinin gerçek hayatta olduğunu düşünebiliriz; bence Gediz de dahildir buna. Eğer bu kişiler, olaylar ve örgütler gerçek hayattakine bire bir tekabül etseydi bence bu roman değil, anı falan gibi bir şey olurdu.

Dile ilişkin söylediklerin çok faydalı; bunların üzerinde düşüneceğim. Bu eleştirilerin için özellikle teşekkür ederim.

Roman üzerinde bu kadar ciddi düşündükten sonra umarım bunu bir yazı haline de getirirsin.

Sevgilerimle.

Gün Zileli

Gün Zileli’nin cevabı ışığında son değerlendirmem:

Romanda 80 Darbesi’nin hemen öncesindeki dönemde TKP-ML hareketi bölünüyor, bu yapının içinden çıkan bir grup kendine İnşa Örgütü adı veriyor. Sonra da bu harekete THKP-C kökenli başka grup katılıyor. Zileli’nin cevabından anlaşılıyor ki bu kurguymuş. Ama gerçeğe benzer bir kurguymuş. Benzer gelişmeler benim bildiğim kadarıyla gerçekte şöyle oluyor. Darbeden epeyce önce TKP-ML’den Halkın Birliği denilen grup kopuyor. Darbeden epeyce sonra (90’lı yılların ortaları) Halkın Yolu’nun katılımıyla (romanda ima edilen THKP-C kökenli grup bu olsa gerek) MLKP adlı örgüt kuruluyor.

Şimdi roman gerçekliği açısından burada bir sorun, sıkıntı var. Roman o sayfalara kadar gerçekliğe, örgüt adlarına, örgüt liderlerinin isimlerine bire bir epeyce sadık gidiyordu, o noktadan sonra kurgusal yönü ağır bastı. Bu roman açısından teknik bir hata bence. Ama bir de şu var ki, bahsi geçen İnşa Örgütü ve ona sonradan katılan grup hakkında romanda çok olumsuz bahsediliyor, bir de o sonradan katılan grubun lideri, Ferit çok daha olumsuz bir kara karakter. Hal böyle olunca 80 öncesi ve hemen sonrasındaki benzer siyasi yapılar, onların liderleri konuyu az çok bilen okurların gözünde haksız yere şüphe altına giriyor.

Zileli’nin romandaki yanlış değerlendirmelere yol açabilecek bu teknik sorunu bir şekilde halletmesi gerekirdi. Aklıma gelecek en basit çözüm, soruna neden olan üç örgüt adını (TKP-ML, İnşa Örgütü, THKP-C kökenli grup) başından itibaren açık zikretmemek, yuvarlamak olurdu. Tabii kurgu temelden değişmeyecekse.

Ama sonuçta yine de sarıcı, düşündürücü, birtakım temel kusurlarına karşın iyi bir siyasal roman bence “Mevsimler”. “Bence” diyorum, elbette edebiyatta her okur kendi değerlendirmesini ayrı yapacaktır, şimdi okuduğunuz da bir okur değerlendirmesidir.

Kaan Arslanoğlu

27 Ekim 2014

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI