Barış Soydan / Türkiye solunun dört mevsimi

Mesele dergisinin Ekim 2014 sayısında yayınlanmıştır.

 

Gün Zileli’nin Mevsimler’i, 1950’li, 60’lı ve 70’li yılların politik ortamını anlatıyor ama onu politik roman yapan bundan çok bir meselesinin olması.

 

Barış Soydan

—————————————————

 

Giderek daha seyrek rastlar olduğumuz politik romanın güçlü bir örneği Mevsimler. Politik olayları anlatmaktan ibaret bir roman değil, politik bir roman. Bir meselesi var. Dikenli bir mesele. Türkiye solunun bazı kesimlerinin farklı olana tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlüğü. Okuru bu mesele üzerinde düşünmeye zorluyor. O nedenle arka kapak yazısı bir parça yanıltıcı. “Hayat güzelken, gençken… Arnavutköy ve Bebek… Elvis, it’s now or never’ı söylüyor. Beyazıt’ta nümayişler var, 27 Mayıs oluyor. Fransız taklitçileri, kolejli kızlar, bohemler, sınıfı konuşanlar. Humanité, inkârın inkârı… İşçi Partisi, Mehmet Ali Bey, Behice Hanım… Kalın fitilli kadife pantalonlar, balıkçı yakalı kazaklar…” diyor arka kapak. Bu cümleler doğru ama romanın politik olaylardan ibaret olduğunu sanmamıza yol açtığı için yanıltıcı. Kolejli kızlar, bohemler, kalın fitilli kadife pantalonlar ve balıkçı yakalı kazaklarla başlayan öykü sayfalar ilerledikçe trajik bir sona evriliyor. Hoşgörüsüzlüğe, paranoyaya ve en nihayet ‘kardeş katli’ne. Yazla başlıyor sonbaharla bitiyor. Kapkara, kasvetli bir havayla. Son sayfalarda yaz bir daha hiç gelmeyecek, diye düşünüyor insan. (Neyse ki, doğanın dur durak bilmeden kendini yenilediğini biliyoruz. Yaz yine gelecek!)

İKİ KAHRAMAN

Mevsimler’in iki ana kahramanı var: Gediz ve Suat. Gediz’in romandaki rolünü gölgelemek pahasına söylüyorum bunu. Türkiye solunun dört mevsimi, yani yaz, ilkbahar, kış ve sonbahar, Gediz’in hayatından kesitler aracılığıyla anlatılıyor. Ama daha ilk sayfalarda kitaplara gömülmüş genç bir entelektüel olarak karşımıza çıkan Suat’ın hayatı ilerleyen sayfalarda o kadar trajik bir nitelik kazanıyor ki, kaderi bir noktadan sonra okuru Gediz’den daha çok ilgilendirmeye başlıyor. TİP’e üye oluyor, Dev-Genç’e katılıyor, tutuklanıyor, cezaevinde Maocu oluyor, çıkıyor, yola TKP-ML’nin liderlerinden biri olarak devam ediyor, partiden ayrılıp yeni bir örgüt kuruyor, örgütteki yoldaşlarıyla “fikri anlaşmazlığa” düşüyor, işbirlikçi bir hain olmakla suçlanıyor ve…

Gediz ise belirgin bir sebebi olmamakla birlikte, hayat karşısında edilgen bir kişi. Sol fikirlerle Suat’la aynı dönemde, 1950’li yılların sonunda tanışıyor. Ama sol rüzgârların Türkiye’yi sarsmaya başladığı 1960’ların başında siyasetten uzak düşüyor. Daha sonra TİP’e katılıyor ama devrimci gençlerin partinin sosyalizm anlayışına bayrak açtığı günlerde güncel tartışmalardan yine geri kalıyor.

Suat, Gediz’in sosyalizme yönelmesinde başat rol oynuyor. Romandan birkaç cümle:

“Gediz, Suat’ın eline iki kitap tutuşturduğunu hatırlıyordu. Ceketinin cebine sokuşturmadan önce bakmıştı kitapların adına. Plehanov…. Tarihsel materyalizm… Sosyalist Hilmi… gibi bir şeyler çarpmıştı gözüne. Ama dikkatini toplayamıyordu.”

“… Ne diyorsun? Sevdin mi partiyi? Üye olmayı düşünür müsün?’

‘Evet’, dedi Gediz, kısaca.

‘İki referans lazım,’ dedi Suat, ‘biri ben olurum, birini de bulurum.”

Gediz ve Suat farklı sınıfsal kökenlerden geliyorlar. Gediz’in babası bir gazetede düzeltmen. Alt orta sınıftan olduğu söylenebilir. Suat ise üst burjuva bir aileden, babası büyükelçi. Buna karşın birlikte yükselip birlikte düşüyorlar. Dört mevsimin birlikte tanığı oluyorlar. Önce yaz, 1950’li yılların sonunda İstanbul’daki garden party’ler, bohem çevreler… Sonra ilkbahar, TİP, Dev-Genç, MDD, THKP-C… Sonra kış, sol içi şiddet, örgüt baskısı… Ve sonbahar, askeri darbe…

 

Mevsimler’in meselesine geri dönelim. Gün Zileli, roman boyunca solun yenilgisinin ve farklı olana tahammülsüzlüğünün kaynaklarını tartışıyor. Ama kendi sesini romana karıştırmadan yapıyor bunu. Oysa biliyoruz, Zileli bir anarşist. Sola egemen olan ve Mevsimler’de bütün detaylarıyla anlatılan merkeziyetçi, hiyerarşik, lider kültüne dayalı örgütlenme biçimine temelden itirazı var. Fakat bu itiraz romanda herhangi bir dış sesin ağzından aktarılmıyor. Romana bir araç muamelesi yapmıyor yazar. Lider kültünün ya da hoşgörü eksikliğinin nelere yol açtığını, Gediz ve Suat’ın başına gelenler aracılığıyla izleyebiliyoruz ancak.

Zileli’nin daha önce kişisel serüvenini anlattığı üç kitabı (Yarılma, Havariler, Sapak) ve o kitaplarda olanca çıplaklığıyla dile getirdiği kişisel görüşlerini bilenler bunu yadırgayabilir. Ama bu bir roman. Ve Zileli bu romanda yok. Gediz Gün Zileli değil. Suat da. İkisi de 1960 ve 1970’li yıllara ait kahramanlar. O dönemin düşünsel ufkunu yansıtıyorlar. Unutmayalım ki, o tarihlerde bu topraklarda ne anarşistler vardı ne de “yeni sol.”

 

 

TARİHSEL FİGÜRLERİN RESMİGEÇİDİ

Mevsimler’i önemli kılan bir başka özellik, sol siyasi tarihin önemli figürleriyle roman boyunca karşılaşıyor olmamız. Behice Boran, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Mihri Belli, Yusuf Küpeli ve hatta Abdi İpekçi… Haklarında yüzlerce makale, onlarca kitap yazılan siyasi figürler ya roman kahramanları ya da roman kahramanlarının tanıdığı, bildiği insanlar olarak çıkıyorlar karşımıza. Onları bugünkü mistifiye edilmiş, kutsal hale altındaki halleriyle değil, hayatın içinde tanıyoruz. Romanda bunun en güçlü örneği, dönemin önde gelen devrimcilerinden birinin son günlerinin anlatıldığı sayfalar. Devrimci, polisler tarafından katledilmeden bir-iki gün önce, romanda Gediz’in evinde saklanıyor. Zileli epik bir dille değil, bir romancı olarak anlatıyor devrimcinin zor günlerini:“Selçuk, Gediz’in evinde beş gün kaldı. Gediz, sabahları aynı saatte evden çıkıyor, akşam altı sularında eve dönüyordu. Selçuk’u aynı kanepede, bir yanında katlanmış paltosu, üstünde fötr şapkası, diğer yanında evrak çantası oturur buluyordu. Oyalanır diye ona bazı romanlar vermişti. Eve geldiğinde sehpanın üzerindeki romanların öylece durduğunu görüyordu. Okumuyordu Selçuk, buna aşağı yukarı emindi. Kitapların yeri bile değişmemişti. İşin garibi, bir kere bile birlikte yemek yemediler. Her seferinde, ‘ben yedim’ diyordu Selçuk. Mutfağa gidip baktığında herhangi bir şey yendiğini gösteren hiçbir işarete rastlamıyordu. Ne bir bulaşık, ne yenmiş bir ekmek. Neredeyse Selçuk’un gerçekten yaşayan biri olduğundan kuşkuya düşecekti. Bu dünyada konuk olarak bulunan bir ölüden farkı yoktu. Konuşmuyordu da. Gediz’e, hayatına dair hiçbir şey sormuyordu. Gediz’in günlük hayata ilişkin sorduğu şeylere kısa cevaplar veriyordu. …Belki de Selçuk, insani bir yakınlığın sakıncaları olacağını düşünüyordu. Bu koşullarda insani sıcaklıktan ne kadar uzak durursan o kadar iyiydi. Bu soğuk, karanlık dünyada… Bir akşam eve gelip aynı sıkıcı ortamla karşılaştığında ‘öldürüleceğini düşünüyor,’ dedi Gediz, ‘bu yüzden duyguları uyuşturmak en iyisi galiba. Ne kadar az duygusal yük alırsan, ne kadar az insan tanırsan, ne kadar az iletişim kurarsan o kadar iyi. Ölüme hazırlanmak…”

 

GERÇEK VE KURGU

Mevsimler’in okur açısından bir zorluğu, anlatılan olaylardan hangisinin gerçek hangisinin kurgu olduğunu anlamanın güçlüğü. Romancının tarihsel olaylara bağlı kalmak gibi bir yükümlülüğü olmadığını, başka türlü sanat olmayacağını evet, biliyoruz. Gün Zileli’nin anlattığı figürleri tanımış, sözü edilen olayları yaşamış olduğunu bilmemiz nedeniyle romanda karşımıza çıkan kahramanların gerçeğe çok yakın olduğunu da hissediyoruz. Ama bu yakınlığın derecesini bilememek okuru tereddüde sürüklüyor. Örneğin ben romanı okurken, Zileli’nin bazı sahnelerin tanığı olduğunu düşündüm. Ama bu yazıyı yazmak için kendisine sorduğumda o bölümlerin kurgu olduğunu öğrendim…

Zileli tarihsel olayları kendi düşüncelerini katmadan verse de, “kameranın” açısı zaman zaman eleştirel bir nitelik taşıyor. Ne demek istediğimi anlatmak için Ankara Siyasal’ın amfisinde gerçekleşen ve devrimci gençlerin yollarını cuntacılıkla suçladıkları Mihri Belli’den ayırmasıyla neticelenen kurultaya bakalım. Teorik meselelerin tartışılması beklenen ama kimsenin kimseyi dinlemediği, buna ne isteğinin ne de vaktinin olduğu bir toplantı olarak anlatıyor Zileli bu kurultayı: “Konuşmalar pek dinlenmiyordu. Salonda büyük bir gürültü vardı. Girenler çıkanlar… Amfinin kapısı önünde birikmiş kalabalık, toplantıyla içeridekilerden daha ilgili gibiydi.”

“O sırada parkalı, sarkık bıyıklı, hem bezgin hem de öfkeli bir görünümü şahsında ustaca birleştirebilmiş biri geldi masaya. Gediz’in yanına oturdu. Suat’a seslendi.

‘Suat, kaçta biter bu toplantı? Konuşmamdan sonra ayrılacağım.’

Suat: ‘Kararlara kalmayacak mısın, Yusuf?’ diye sordu.

‘Ne kararı ya,’ dedi Yusuf, ‘kararlar alındı zaten…”

 

SOKAKTA DONARAK ÖLMEK

Mevsimler’in bir başka önemli kahramanı, ilk gençliğinde Gediz’in arkadaşı olan, yolu Suat’la da kesişen Atok. Ama Atok’u, Gediz ve Suat’ınkinden çok farklı bir kader bekliyor. Gediz gibi düşüyor ama onun düşüşü alkolizmle ve sokakta donarak ölmekle sonuçlanıyor.

Atok ve Suat’ı birleştiren kişi ise romanın en önemli kadın kahramanı olan Rü (Rümeysa.) Bohem günlerinde Atok’un sevgilisi olan Rümeysa daha sonra Suat’la evleniyor. Romanın sonunda onu da yenilgi bekliyor ama Rü’ün yenilgisi Gediz, Suat ve Atok’tan çok farklı biçimde oluyor.

Bitirmeden, Gün Zileli’nin, Atok ve belki de Gediz’in yenilgilerinin kaynağını sınıfsal kökenlerinde aradığını vurgulayalım. Memur çocuğu olmak, Gün Zileli’ye göre tutunamamaya giden en sağlam yol: “Memurun tek sığınağı devletidir. Memur çocuğunun devleti de yoktur. Devlet o soğuk umursamazlığı ile dönüp bakmaz bile sana. Hiçbir yere gidemezsin, hiçbir yardım alamazsın. Öyle yetiştirilmişsindir ki, sokakta bir limon bile satamazsın. Bu yüzden dünyanın en zavallıları, bir yere tutunamayan, üstelik yapısı nedeniyle tutunma şansı pek olmayan memur çocukları, orta sınıf çocuklarıdır.”

 

POLİTİK ROMAN VE AYNA

Politik romanın önemine dair sarsıcı bir hatırlatma, Mevsimler. Toplumsal gerçek, yazarlar tarafından deşilmedikçe, aynadaki çirkinliğimizle (Mevsimler özelinde hoşgörüsüzlükle, farklı olana tahammülsüzlükle, lider kültüyle, sol içi şiddetle) yüzleşemiyoruz. Sola ayna tutuyor Mevsimler.

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI