O.Gürsel/ Dawkins’in Mem’i, O’nun “bencil” genlerine aittir!

 

Bugün içinde yaşadığımız vahşet coğrafyasında değil de “Fransa’da” yaşıyor olsaydık, olup-sürenlerin, son 200 yılın “birikmiş” aklı ile analizini yapar, “budalalık” der, kestirip atardık. Ama buradayız! Dinsel maskeli hegemonya savaşları sınırımız dayanmış; ve başımızda da bu ortaçağ vahşetine suçortağı olanlar; onları da anlayacak “bilimsel” açıklamalar arıyoruz.

Çünkü buradayız! Bir şekilde selamlaştığımız, kaldırımda, otobüste birbirimize dokunduğumuz ama belki ilk fırsatta “kutsalları” adına boğazımıza bıçağı çalacak, en azından bu cinayetleri alkışlayacak insanlarla iç içe yaşıyoruz. “Müstakbel katillerimizi”  “tuhaf” bir merakla tanımak istiyoruz!

“Müstakbel katillerimizin” gündelik davranışlarını güdüleyen “şifreleri”, ciddi bir sorun karşısında verdikleri “standart” bireysel-toplumsal tepkilerinin arkasında yatan “koşullanmaların” köklerini-genlerini açıklama ihtiyacı  içinde kıvranıyoruz. Örneğin IŞİD vb metastatik “kanser hücrelerinin”, bu “hastalıklı” yapıları nereden, nasıl “kopyaladıklarını” hangi “gen’ler”, hangi “mem’lerle” çoğaldıklarını merak ediyoruz.

Dawkins “Mem’lerinin” egemenlik savaşları mı bunlar? Dinsel fanatizm ile ortaçağa ait çıplak vahşeti gururla sergileyenler, bugün bizi  insan-doğa tarihi ve evrimsel süreçleri yeniden araştırmaya-düşünmeye zorluyor. Aşağıdan gelen yeni nesillerin dünya nimetlerine ortak olma hırsıyla, önce kendilerini inandırarak, zihinlerine giydirdikleri şu bilinen “kutsal maske” biliyoruz ki son 7-10 bin yıldır defalarca takılmış, lime-lime olmuş “kopya zihinlerin” örtüsüdür.

“Mem” kavramı ve Toplumsal Tarih

Ne “yaman çelişkidir” ki, din-inanç meselesinin tarihsel “taklit-koşullanmışlığını” bir ateist “Biyolojik” temelde açıklıyor; “Din ihtiyacı, inanma içgüdüsü, veya başka deyişle Tanrı Modülü”… Genlerimizde var.” (*)“Düşündüğünü düşünmeye itmesinden dolayı” Hıristiyan olduğunu açıklayan Rene Girard ise aynı olguyu, kültürel bir açıklama ile üç kelimede anlatıyor. “İnsanlık, dinselliğin kızıdır.”

*

Dawkins kitabının 2005 yılında yapılmış 30. baskısında “mem’lerine” inandırdığı bir yazardan alıntı yapıyor. “…bir mem tarafından kendi hayatta kalmalarının önemsiz olacağı bir noktaya varacak kadar ele geçirilmiş kurbanlar… İnanç, insanları  bütün merhamet ile bağışlama yakarılarına ve nazik insani duygulara karşı duyarsız kılacak kadar güçlüdür. Hatta onları korkuya karşı bağışık  kılar, tabi eğer şehit olmalarının onları doğrudan cennete yollayacağına içten bir şekilde inanırlarsa…” (1)

Bu “mem” sözcüğü tam da  ruhsuzlaştırılmış, doğa ve insan tarihine yabancılaşmış  kapitalist-burjuva hayatın “aklına” uygundur. Bu terimi kabullenme arzusu, karmaşık, diyalektik gerçeklikleri, “hamburger-cips-kola”  sadeliğinde yutmak isteyenlerin aradıkları “tad” kültürü ile bağlantılı olsa gerek.

Dawkins’in 1975 de ortaya attığı, 2005’te de aynen savunduğu “Mem” kavramı, yüz binlerce yıllık insanlık tarihine ait Kültürel-Tinsel Mirasın kişiliksizleştirilmiş, ruhsuzlaştırılmış halidir. “Mem” tanımlaması, bebek-çocuk-aidiyet zorunluluğu-insan-toplum-doğa koşulları-kültür-var kalma hırsı-üreme arzusu vb diyalektik tarihsel ilişkilerin karmaşık süreçlerini “hamburger-kola-patates” “kültürüne” ait insanların da anlayabilmesine yardımcı olma çabasının sonucu olabilir!

Dawkins’in “Mem’i” kendini kopyalayan protein molekülleri mi,

” Toplumsal/Kültürel-Tinsel Miras’ın, nörolojik-psişik doğası mı?

“Bencil gen” adlı kitabına gelen eleştirilere karşı “gen’lerin bencil” olsa da, insanın “çaba harcayarak” bencil olmayabileceği iddiasıyla yanıtlayan Dawkins, aynı kitapta çok da fazla sayfa ayırmadığı “Mem meselesi” ile belki de asıl aradığı önemsenmeyi yakalamış! Oysa bu kitap, bilime hizmet etmek için değil, bilimi “şeytana ve kendine” hizmet ettirerek para ve ün sağlamak isteyenlere ait bildik zihniyetin sıradan bir ürünüdür.

Örneğin bir “bilim insanı” bu şekilde kanıtsız önermede bulunabilir mi? “Eğer beyinlerdeki memler genlerle benzeşiyorlarsa kendi kendilerini eşleyen beyin yapıları olmalılardır.” (2)

            “Beyinlerdeki memler, genlerle benzeşiyorsa…” Dawkins, burada yapısal mı, işleyişsel bir benzeyişi mi kast ediyor, belirsiz. İşleyişsel benzerlikler olduğunu biliyoruz ama bu yapısal olarak da bir aynılık olduğunu kanıtlamaz. Bir bilim insanı böyle bir “neden-sonuç” ilişkisi kurabilir mi?

            “Beyin yapıları” sözcükleri yanlış çeviri değilse, beyinde yer alan somut, organik protein oluşumları akla getirir. Yine de “bilimsel çevreler” kendi ruhsuzluklarına denk düşen “Mem’i” sevseler de “Mem’leri” soyut kabul ediyor. “…memler, DNA gibi mikroskop altında görülebilen somut bilgi kodları değil, daha çok soyuttur...  sosyolojik gen denebilir…”  

Ve; “…Mem bir kültür içerisinde kişiden kişiye aktarılarak geçen fikir, davranış veya bilgi parçalarına denir. Mem kavramı, genlerle özdeşleştirilir ve genlerin biyolojik olarak aktarılması gibi, memlerin de kişiden kişiye ancak genetik olmayan yollarla aktarıldığı düşünülür.”

Dawkins’in “mem” tanımı ile “Doğu’da” insanların yaşadığıtrajik hikayelerin “kaçınılmaz bir kader” olarak yaşandığı kanıtlanabilir! “Sizin Mem’iniz bu kardeşim!”  “Burada”, Kültürel Tinsel Miras’ının” baskısı altında son iki yüz yılı “pas geçmiş” halkların birbirini boğazladığı bu coğrafyada yalnız sonuçlara bakıldığında, Dawkins haklı sanılabilir. Bu “dönem” gerçekliğinin altında ne emperyalizmin müdahalesi, ne de ekonomik sömürü ilişkileri görünür. Genlerin ve “memlerin” de kendilerini inatçı biçimde kopyalayacağı açıklaması üzerine yapılan açıklamalar, “bizim kaderimizin” bu ve “ebedi” olacağı iddiasını da dolaylı olarak taşır. Dawkins, 19-20. yy’larda Batı’daki “mem’lerin” nasıl olup da değiştiğine hiç değinmez!

Dawkins, İnsanlığın Kültürel-Siyasal Tarihi ile “biyolojik-doğal tarihi” arasında “mekanik” bir simetri göstermek istiyor.  Evrim içinde insanın gelişmiş sinir sisteminin yeni bir “üst doğa” ürettiğini görmezden geliyor; evrimsel beynin toplumsallık içinde ürettiği, on binlerce yıl türün ayakta kalmasına hizmet etmiş geleneklerin-inanışların yinelenmesine, biriktirilmesine ait Tinselliğin hakkını vermeyecek yan yollara sürükleniyor.

Aristo “Poetika’da” yazmış! “İnsan öteki canlılardan öykünmeye en çok eğilimli olma özelliğiyle ayrılır.” Dawkins’in “Mimesiz” sözcüğünden kısalttığı “Mem” yerine R. Girard, “Mimetik Arzu’yu” kullanıyor; o böylece “öykünmeyi” insani ve doğal tarihin süreci içine yeniden yerleştiriyor.

*

Dawkins, ortaya bir Hipotez koyuyor. Hipotezi kanıtlamak yerine onu doğrulanmış bir teori gibi kabul ederek yeni iddialarla sayfalar dolusu yazıyor. Hayvanlarla ilgili yüzlerce hikayeden bahsediyor. Bu hikayelerin neye amaç ettiğini anlamak kolay değil… Sonra bakıyorsunuz, anlaşılsa ne olacak? (**)

*

Dawkins, “uydurduğu” ve açıklamaya çalıştığı “Mem” kavramını, 4 milyar yıl önce okyanuslarda ilk “eşleyici” protein moleküllerinin ortaya çıktığı “ortamın”, “ilksel çorba” olarak adlandırılmasını  anımsatarak yazıyor. “Henüz gelişiminin başlangıç çağında, hala  ilksel çorbasının içinde beceriksizce sürükleniyor; fakat şimdiden eski geni soluk soluğa arkasında bırakacak bir hızda evrimsel değişimi gerçekleştiriyor. Bu yeni çorba, insan kültürü çorbasıdır. Yeni eşleyici için bir ada ihtiyacımız var… taklit birimi fikrini nakleden bir isme. Mimeme…Yunanca…Mem olarak kısaltırsam…” (3)

“İnsan kültürü çorbası” ifadesi, 19. yy öncesine ait insan kültürel sürecinin doğasını  yansıtmaz! Son iki yüz yıla dek, avcı ve toplayıcı toplumların daha da basit “yemekleri” olduğunu biliyoruz; son 5-7 bin yılın “ana menüsü” de çok basittir! Zorba Krallar, Dinsel Kurallar, Tarım ve yağma toplumları üzerinde kendini yineleyen sosyal-siyasal kültür….

Dawkins’in andığı “kültürel çorba” ancak son bir kaç yüz yıl içinde “pişirilmiş” ve son 100 yıl içinde oldukça “sulandırılmıştır!”  Hayvan hayatı gözlemcisi Dawkins, bu işinden edindiği alışkanlıkla benzer yöntemi insanlık tarihine de uyguladığı için, toplumsal süreçlere anakronik yaklaştığının farkında değildir. Doğu ve Batı’ya ait çok farklı “çorbalar” Modernite içinde karıştırılmıştır!

***

“Evrim” denildiğinde öncelikle Biyolojik evrim akla gelir. Biyolojik evrim de on binlerce yıl önce tamamlandı. (***) “Çağdaş insanın evrimini anlayabilmek için geni evrim konusundaki düşüncelerimizin tek temeli olarak almaktan vazgeçerek başlamalıyız… “(4) Dawkins, “çağdaş insanın evrimi” derken hem “türsel” evrim, hem de “kültürel-toplumsal” gelişme koşullayıcılarını aynı  “tencereye” koyarak “çorbasını” karıştırıyor!

Gerçekliğin çoklu örgütlenişini anlatmaya çalışmak yerine, Popüler olmayı yeğlemiş yazar, insanın zihinsel, psişik, toplumsal kültürel süreçlerinin “yaşayan köklerine” bakmıyor. “Meme örnekleri, ezgiler, fikirler, sloganlar, giysi modaları, çanak, çömlek yapımı veya kemer inşaası yöntemleridir.” (5) Ne tuhaf örnekler… Ne örnek olamayacak seçimler. Örneğin şimşek çaktığında bir bebeğin annesinin yüzünde gördüğü korku-dehşet-acz-yakarı dolu ifade; bu sırada ağzından dökülen dua, yalvarma, umut sözcükleri… Ya da bir yıldırımın korkunç bir patlamayla koca ağacı devirmesi veya öldürdüğü insanların kabilede uyardığı paniği,  belki çıkan korkunç bir yangınla da “kilitlenmiş”, yere kapaklanıp “bağış” dileyen, dua eden halkını gözleyen, babasının kendini de sertçe iterek secdeye zorlamasından çocukların belleğine kazınanlar… Bir gün hırsızlık yapan bir kabile üyesinin acımasızca dövülme sahnesinde seyirci çocukların belleklerinde kalan anılar; dövenlerin yüzlerinden taşan ifade, dövülenin davranışı, seyircilerin sesleri, mimikleri… binlerce fotoğraf ve her birinde düşünsel-duyusal şifreler…… Dawkins’in örnekleri “karanlık çağlarımızı” değerlendirme, anlama  çabasından ne kadar uzak, umursamaz…

*

Dawkins bir spekülatör! “Tıpkı genlerin sperm ya da yumurtalar yoluyla bir bedenden diğerine atlayarak gen havuzunda kendilerini çoğaltmaları gibi, memler de geniş anlamda taklit denilebilecek bir süreç yoluyla bir beyinden diğerine zıplayarak kendilerini mem havuzunda çoğaltırlar.” (6)

İnsanın belleği ne zaman “üretici” hale geldi? Kaba taşları yontma, ateş yakma, toplumsallaşma, konuşma ve bellek! En başa dönersek, “öykünme-yineleme-benzeme” arzusu yalnızca insan doğasının nörolojik-psişik ayrılmaz bir parçası değil aynı zamanda toplum olmaya, hayatta kalmaya, tür varlığını sürdürmeye hizmet ettiği için de özellikle geliştirilmiş, zenginleştirilmiş, biçimlendirilmiştir. Karmaşık değildir; çorba değildir! Nettir! Gelenekler, töreler, “iyi” ve “kötü” keskin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır!

Yazar’ın “Mem Havuzu” tanımı, insanlık tarihine yabancılaşmış bir zihnin ifadesidir!  Önce doğayı-nesneleri değiştiren, kendilerini de bir toplumsallaşma ve doğa ilişkisi sürecinde evrimleştirenlerin yüz binlerce yılda yaptıkları ve içinde “batmadan” yüzdükleri “Kültürel Havuzun”, “Mem havuzu” olarak adlandırılması, insanı toplumsal-tarihsel sürecin dışına çıkartmaktır; bir yabancılaştırma söylemidir.

            İnsan/ insanlık kendi kültürünün hem efendisi hem de kurbanıdır!

“Mem Havuzu” insanın-toplumun-tarihin dışına çıkartılırsa, onu değiştirmemiz de olası değildir; dışımızdadır çünkü! Yazarın “mantığının” kaçınılmaz sonucu, nasıl ki kimi genler, sakat bebeklerin doğmasına yol açıyorsa,  “sakat Mem’ler” de her zaman sakat bireyler üretecektir! Bazı toplumlar “sakat yaşamaya” mahkumdur; bu “mem havuzu” teorisine göre!

 

*

Dawkins, “Mimezisi”/ öykünmeyi de “beyinden beyine atlama” olarak betimliyor. Gelenekler neden gelenek olur ki? Bu insanın doğasına uygun olsa da toplumun da zaten yapmaya çalıştığı bir şeydir. “Mem’lerin” “beyinden, beyine sıçradığını” söylemek, kabile hayatı içinde yaşanılan gelenek-töre- ilişkilerinin, ritüellerin toplumu bir arada tutmasına ait hayati “inceliklerini” ihmal eden bir mantıktır. “Toplumsal Öykünme” karakterinin, bebeklik-çocukluk döneminde toplumun kültürel dünyasının taşıyıcıları ebeveynler veya yakın çevreden parça, parça edinilmesi ve bu her bir parçanın “Mem’ler” olarak tanımlanması insanlık tarihini karikatürize eder. insanlığın tarihsel-kültürel doğasını ve yaşama kavgasını, kültür-toplum olmanın acılı sürecini duyurtmaz; anlaşılmasını sağlamaz. Hayat değiştiğinde bu “öykünme” hallerinin de zamanla değişeceği gerçeği ile bu “teori” çöker.

*

Bu soru ile Dawkins’in insanın sosyal evrim tarihini umursamadığını sanki itiraf eder.   “Tanrı fikrini düşünün. Mem havuzunda nasıl ortaya çıktığını bilmiyoruz.” Verdiği yanıtlar Ortodoks bir Marksist’in vereceklerinden de ruhsuzcadır! “Mem havuzundaki tanrı meminin hayatta kalma değeri büyük psikolojik çekiciliğinden kaynaklanır. Varoluş hakkındaki derin ve tedirgin edici sorulara yüzeysel ama makul bir yanıt sağlar. Bu dünyadaki adaletsizliklerin sonraki dünyada düzeltilebileceğini öne sürer. .. Tanrı, sadece, insan kültürünün sağladığı çevrede, yüksek hayatta kalma değeri veya bulaşma gücü olan bir mem şeklinde yaşar.” (7) Demek Tanrı memi yalnızca “psikolojik olarak çekici!” Yazarımız elinde çekici olan bir “hayvan davranış bilimcisi!” Bir antropolog olsa bu cümleleri kuramazdı.

***

Bir kaç yüz bin yıl önce insanlaşmaya başlamış yaratık, taş yontarak, alet yaparak, avcılık ve toplayıcılık üzerine kafa yorarak “istemeden” geliştirdiği, “büyüttüğü” beyni ile giderek “o güne dek tanımadığı” bir “korkunç” dünyaya da uyanmaya başlamıştı. O kemik kutusundaki et yığını “son zamanlarda”, kendine “neden” diye bir soru soruyordu!

Düşünmeye başlamıştı! “NEDEN!” Bu kelimeyi kullanmadan…

Güneş neden doğar ya da doğmaz? Karanlık nedendir? Bu bebekler neden oluyor? Az önce burada koşuyordu; şimdi hareketsiz ve soğumuş! Neden? Ateş neden sıcak, neden yakıyor? Yağmur neden yağar; gökyüzünde de hayvan sürüleri mi var, nasıl da koşuyorlar; bu mavi kıvılcımlar neden ağaçları yakar, bizi öldürür? NEDEN?

Yaşadığı dünyada olup bitenlere, yol açtığı sonuçlara olgulara-oluşlara bir “neden” sorusu yapıştırmaya başlamıştı.

Doğasına ait arzu ve çelişkileri, doğa-varlık-toplum arasındaki karmaşık ilişkilere bir yanıt aramaya çalışıyordu! Hem de dilsiz; dili olmayanın düşüncesi de olmazken! Salt neden-sonuç odaklı; sınırlı bir bellek taşıyan bir gözlemcinin yorumları on binlerce yıl birikti, birikti. Korkunun ağır bastığı bir psişe güdümünde en az 50, belki 100 bin yıl bu “neden” sorusuna yanıtlar üretti. Verdiği yanıtlar “saçma” da olsa, sonuçta on binlerce yıl işine yaradı ki, böylece bu günkü uygarlığın alt yapısı meydana geldi!

Ve Dawkins bu günümüz uygarlığını yaratan “toplumsal öykünme” yeteneğinin, “Mimetik Arzunun” birikmiş “kültürünü”, toplumsal tarihin dışına çıkarıyor; ona “Mem Havuzu” diyor! Bu anılan bir “Mem Havuzu” değil; bir durgun su birikintisi değildir; insanlığın ve insanların içinde yüzdükleri, sürüklendikleri bir nehirdir! “Yüzme bilmeyenlerin” boğulduğu; “çöllere” sapan kolların kuruyup, buharlaştığı, ovalarda bereketli topraklarda sakinleşen….

*

İlksel insanın tanrısı, son üç bin yılın “üretilmiş” tanrısı gibi değildi! Gerçek tanrı’ydı! Tabiat’tı! Bir fikir hiç değildi. Yağmuru-karı yağdıran, ağaçları yaprağa, meyveye boğan, ölmeye, yaşamaya karar veren, “dürüst”, böbürlenmeyen, insanı köle yapmayan, hırsızlığı, cinayetleri, iktidar manyaklığını ayıplayan sahici bir “tanrıydı” o!  Vahşet çıplaktı ve nedensiz değildi; bir “zorunluluktu!” Tanrı’nın bir fikir olması için yüz bin yıl geçti. Son 3-4 bin yılın Tanrısı bir “fikir tanrıydı!”; çıkışında “adaletsizlikleri” önleyeceği düşünülen “fikir”, zamanla sınıflı-mülkiyetçi toplumların adaletsizliklerini meşrulaştıran bir “fikir” oldu! Hayat bir “fikri” yarattı; o “fikir” de yaşanılan hayatı doğruladı!

Bencil Gen… Organize Kromozom

Dawkins’in “Bencil gen” tanımı, evrimsel biyolojiyi “bakterileşmiş insanın” bakışına uygun hale getiriyor! Örneğin “gen’ler”, kendini kopyaladığını sanırken çok hata yapmaktadır! Örneğin kadınlarda % 20 ye varan düşük nedenlerinin çoğu bu “kopyalama” hatalarından kaynaklanır!

Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun rastgele mutasyonlar yoluyla  zamanla değişmesi anlamına gelir. Genlerdekimutasyonlargöçler veya çeşitli türler arasında yatay gen aktarımları sonucu türün bireylerinde yeni veya değişmiş özelliklerin (varyasyonların) ortaya çıkması, evrim sürecini yürüten temel etmendir. Evrim, bu yollarla oluşan değişimlerin popülasyon genelinde daha sık veya daha nadir hale gelmesiyle işler.”

“Kopyalayıcı” proteinler, virus, bakteri gibi tek hücrelerde başladı ama giderek “asalak-symbioz” birleşmeler, “birleşen” hücreler ile dokular, organlar oluştu. Ve mutasyonlar! Birleşen ve değişen genler, gen takımları, kromozomlarda birleşen binlerce gen!

Gen’ler birleşti, kompleks canlılar oldu; sonra tür’ler… Primatlar… Türler birleşti, topluluklar, sürüler oldu. Basitten karmaşığa, tek’ten çokluğa, parçalı yapılardan örgütlenmeye… Evrim biyoloji sürecini “kendini kopyalama” bencilliği değil, “birleşme ve organize olma/işbölümü” belirlemiştir.  Gerçek bir “Gen bencilliği” hakim olsaydı bakterilerden bugüne gelinemezdi!

Diğer yandan günümüzde insan yalnızca biyolojik evrimin değil, aynı zamanda en az son 10 bin yılda yaptığı kendi kültürel doğasının da ürünüdür. “Mem” konusuna girerken Dawkins açıklama gereği duyuyor. “Söyleyeceklerimin bu kitabın önceki bölümlerini yazmış olan benden geliyor olması şaşırtıcı olabilir. ( Bencil Gen konusunda yazdıklarına değiniyorOG); ancak… Çağdaş insanın evrimini anlayabilmek için geni evrim konusundaki düşüncelerimizin tek temeli olarak almaktan vazgeçerek başlamalıyız ” (8) Tutarsızlığının farkında; her bölümde teorisini değiştirmeye hazır. Gen’ler bencilse, “insan-hayvan” nasıl evrim geçirsin; nasıl oluyor da hem de “hayatta kalma” genlerini bile etkisizleştirecek “gelenekler” var edebilsin!

SONUÇ

Bilimi “popüleştirerek” popüler olma arzusu ile, Bilimi derinlemesine kavrayanların “uzman olmayanlara” da anlaşılır sadelikle aktarabilme yeteneği arasında uçurumlar vardır.  Dawkins bu “uçurum yakalarında” bir köprü olmayı değil, “sıçrayarak” atlamayı seçmişse de başaramamış, karanlıklara yuvarlanmıştır. Hem biyolojik hem sosyal evrim gibi iki farklı uzmanlık alanını  350 büyük boy kitap ile anlatmaya çalışırken, asıl uzmanlık alanı “hayvan davranışlarına” ait belki yüzlerce sıkıcı örnek vererek iddialı sloganımsı iddialarını unutmuş, gitmiştir.

Belki “sosyal kalıtımın”, “Toplumsal Öykünmenin” sanıldığından çok daha baskın; “genler” kadar etkili olduğunu söylemeye çalıştı. Belki “istemeden” de, kimi toplumların “üstün gen”, “üstün Mem’leri” ile “doğal üstün” olabilecekleri teorilerine böylece ciddi bir katkı sunmuş oldu. Alanı olmayan konuda “aşırı-zorlama”  yorumlar yaptı!

Ama bir antropolog ve bu alanın uzmanı R. Girard bu konuyu “basitçe” açıklıyor; popüler olma arzusunu bilimsel yöntemlerin önüne geçirmeden!

            “Kısacası mimetik arzu bizi insan yapan, bize alışılmış ve hayvansal açlıklardan uzaklaşma ve hiç yoktan yaratılamayacak olan kendi öz kimliğimizi oluşturma olanağı veren şeydir. İşte bizi uyum sağlamaya yetenekli kılan, insana kendi öz kültürüne katılması için bilmek zorunda olduğu her şeyi öğrenme olanağı veren mimetik arzunun bu özelliğidir. İnsan bunu icat etmez, kopya eder.”(9)

—————————————————————————————————————–

—————————————————————————————————————–

 

(*) “Marksizm ve pozitivizm insan ve toplum konusunda bizi fena halde yanıltmış arkadaşlar… Şöyle ki: İnsanın birçok “iyi” ve “kötü” özelliği onun genlerinde, kromozomlarında var. Bu yüz binlerce yıl önce doğal seçilimle bize işlenmiş. Örneğin “kardeşlik” duygusu, “dayanışma”, “paylaşma”… Bunlar genlerimizde var. Birbirini öldürme güdüsü, yalan ve aldatma yeteneği vb. Bunlar da genlerimizde var. “Din ihtiyacı, inanma içgüdüsü, veya başka deyişle Tanrı Modülü”… Genlerimizde var. Dini bir kültürel, bir sosyo-ekonomik olgu sanan Marksizm o yüzden durmadan duvara tosluyor. Ben hayatımda olgulara dindar veya ateist olsun, inanç mantığıyla bakmayan tek kişiye rastlamadım… Marksizm … en temel meselede, insan ve toplum meselesinde insanın asıl maddi, asıl materyal özelliklerini, genetiğinden kaynaklanan doğasını bize kültürel bir olgu gibi sundu, bize ekonomik sistemin sonucu gibi sundu. Olay tam tersidir… İnsan doğasıdır asıl maddi olan, esas olan, milyonlarca yıllık maddi gelişimin, milyonlarca yıllık evrimin ürünü olan. Gösterilebilir, kanıtlanabilir, somut olan. Biz doğanın bu temel yasalarına uyduruk ideolojilerinizle kafa tutamayız…” (K.A. 20 Eylül Gün Zileli Yorum)
 (**) Yazık ki bu “keçi boynuzu” tadındaki bu kitap koca bir gevezelik! 350 sayfa ve büyük boy. Yazar, bir hayvan davranışları bilimcisi olarak yüzlerce sayfa hayvanlara ait örnekler veriyor; insanlar hakkında “yargılar” üretiyor. Bu kitabaı yalnızca incelenen hayvanlar okuyabilselerdi daha mı yararlı olurdu?

(***) İnsan için Biyolojik Evrim tamamlanmış olmalı. Evrim, doğa ile olan mücadele içinde gerçekleştiğine göre. Doğadan kopmuş insan, Doğa Tarihinin de dışına çıkmıştır. Gen mutasyonları ve belki coğrafik farklılıklardan kaynaklanmış örneğin “süt” vb. sindirim sistemi enzimleri ayrı bir konu…

——————————————————————————————————————-

1. Gen Bencildir. Richard Dawkins. sf 340. 1. Baskı. Kuzey Y.  2014

2.agy. sf 333

3. agy. sf 212

4. agy. sf 211

5. agy. sf. 212 Dawkins insanın zihinsel, psişik, toplumsal kültürel sürecinin “köklerine” bakmıyor. “Meme örnekleri, ezgiler, fikirler, sloganlar, giysi modaları, çanak, çömlek yapımı veya kemer inşaası yöntemleridir.”

6. agy. 213

7. agy. 211

8. agy. sf 211

9. Kültürün Kökenleri Rene Girard sf 50 Dost Y. 2010

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI