Kaan Arslanoğlu / Birgün’den Cumhuriyet’e, soL’dan Aydınlık’a 20 maddede sol sansür sarmalı

 

1- Sol sansür genel olarak sansürde olduğu gibi sadece bizlerin, yazarların sorunu değildir değerli okur. Yazarlar, düşünce insanları, sanatçılar sansürden çok çekiyorlar, ama bizler onu aşmanın bir şekilde yolunu buluyoruz. 10 kişiye ulaşabilecekken 1 kişiye ulaşıyoruz, yine ulaşıyoruz. Asıl mağdur sensin. Sol sansür genel olarak sansürden farklı değildir zaten, onun içindedir, mekanizması ve sağcı yapısı aynıdır. Bundan en çok sen zarar görüyorsun. Bilgi alma hakkın gasp ediliyor, düşünce ufkun daraltılıyor, bilincin hapsediliyor.

2- Herhangi bir somut durumda sol sansürün herhangi bir çeşidini eleştirdiğinizde size söylenen klişe, hiç değişmez şudur: “Solla niye uğraşıyorsun, sağla uğraşsana. Zaten şurada kaç kişiyiz…”Sol sansürcülerin bu beylik kalıbı, sansürün başlangıcıdır zaten, sansürdür başlı başına. Etkilidir de. Sol kitlenin öfkesini size çevirir. Etkilidir de, bu sahtekarlığa boyun eğecek miyiz? Korksak yazar olmazdık. AKP’den önceki iktidarlara, açık faşist rejimlere korkmadan muhalefet ettik, AKP faşizmini de ilk teşhis edenlerdeniz, ortaya çıktığı andan beri karşı koyduk. En yoğun tutuklama aylarında neredeyse hiçbirine ideolojik yakınlık duymasak da Ergenekon vb. sanıklarından yana tavır aldık. Pek çok yayın organında pek çok yazımız çıktı, eserler verdik. Yandaş medya tekelinin ahlaksız özüne ve biçimine daima dikkat çektik… Yine de sol sansürü eleştirdiğimizde bant kaydından aynı lafı edeceklerdir. Çünkü sol sansür sağın sol içindeki koludur, sağın sol elidir, ağzımızı sağ sansür kadar sol sansür de kapatır.

3- Sol sansür böyle bir sansürün varlığından habersiz bir sol kitleye ihtiyaç duyar, bu kitleyi yoksa yaratır. Veya sansürün az çok var olduğunu bildiği halde önemsemeyen duyarsız bir kitleye gereksinim duyar. Aslında çoğu “iyi niyetli” bu tipte okurun savunması şöyledir. “Ben de biliyorum birçok eksik olduğunu, yanlış da yapılıyordur… Ortalama bu ne yapalım, elimizdekiler bunlar. Bir Birgün, soL, veya Cumhuriyet olmasa daha mı iyi olurdu?” Hayır daha iyi olmazdı. Yine de Birgün’ün, Cumhuriyet’in varlığı iyidir. Ama sizler sansüre karşı tavır alsanız ve bunlar da daha az sansür yapabilse, işler çok daha yolunda gitmez miydi? Bilgi ve fikir akışının kasten engellendiği yerde sol gelişir mi? Cevap şudur genelde: “Amaan, zaten on bin – yirmi bin en babası 55 bin satıyor, öyle de olsa aynı, böyle de olsa aynı…” Öğrenilmiş çaresizlik. Sansürü yabana atmayın. Sansür meşru görülmeseydi veya azaltılsaydı.. aşağıdaki maddeleri bir inceleyin, belki de siyasette şimdikinden çok farklı şeyler konuşacaktık.

4- Sansürün ön koşulu sansüre göz yuman, sansürle beslenen bir yazarlar topluluğu yaratmaktır. Sansür korkusu boynu eğik, eyyamcı bir yazarlar sürüsü yarattı. Bunlar yanı başlarındaki insanlar sansüre uğrarken, bunlar kendi gazeteleri pek çok önemli olayı, olguyu, bilgiyi okurlarından gizlerken ses çıkarmadılar. Kendi kendilerini sürekli sansür ettiler. Böyle bir aydın-yazar topluluğundan öncü rolü beklenebilir mi, bu insanlar halka örnek olabilir mi,  fikir üretebilir mi? Mevcut düzey akıllı ve bilgili insanlarca malum zaten. Ama sansür cemiyeti yazarları sansüre boyun eğen vasat akıllı, vasat bilgili sol okur kitlesinin himmetine güveniyorlar. Sizlerin özgür, açık, ileri fikirli mücadele insanları, sol-sosyalist, hatta Marksist kuramcılar zannettiğiniz pek çok insan defalarca örneği yaşandığı, belgelendiği şekilde sansür çocuklarıdır. (Belki de neredeyse hepimiz…)

5- Sansürün ilk hali yazdırmama halidir. Bazı haberler yazılmaz, bilgiler verilmez, bazı yazarların görüşleri hiç yer bulmaz, gönderilen bazı yazılar çoğu zaman hiç yanıt verilmeden basılmaz. Kendi yazarlarının hassas kabul edilen noktalara girmelerine izin vermez sol yayın organları. Bu sansürün en basit halidir. Örneğin sol basında birçoğu Marksist eğilimli insanlarca çıkarılsa da sol yapıların sınıfsal profiline en ufak bir imada bulunulamaz. Sermaye düzenine her günkü “sol” desteğimiz irdelenmez. Sendikalardaki bürokratik liderlik eleştirilemez. Meslek odalarının düzenle sıkı bağları, hatta iktidarla girdikleri ekonomik ilişkiler ifşa edilemez.  Sağlıktaki çıkar odaklarının (hükümet yanlısı değillerse) bahsi geçmez. Sporda şikenin üstüne gidilmez. Örneğin sanat-edebiyat alanında sağ veya -sol, hükümet yanlısı veya muhalif… ama pastayı birlikte paylaşan bir şebeke vardır. Bunun başındakiler bellidir, ayakları bellidir. Ama hemen her sol gazetede bunların yandaşları köşeleri tuttuğundan böyle bir rezalet deşifre edilemez. Ödül kumpasının üstüne gidilemez. Taylan Kara bu konularda Birgün’e birkaç yazı gönderdi, hiçbiri yayımlanmadı, mailler attı, bazılarına cevap bile verilmedi. Sadece Nihat Genç örneği bu gazetelerin ipliğini pazara çıkartacak başlı başına bir rezalettir. Nihat Genç’in kitapları sol basında tanıtılmaz, övülemez, yerilemez.

Aykırı kabul edilen bilgi ve fikirler sürekli geri çevrile çevrile bıkkınlık yaratıldığı için onlara zaten bir yığın bilgi-düşünce ulaşamaz. Bir eğilimdeki sol yayın organları başka eğilimlerdeki sol yapılara da sıkı bir sansür uygularlar. O yüzden solda kimse “başkasının” yayınını okumaz.

6- Sansürün acil siyasi gündem takibi hali aslında diğerinden de ağır bir haldir. “Bu kadar önemli olayların ortasında şimdi bunun sırası mı!” sansürü de diyebiliriz. Solcu politikin “önemli” olayı hiç bitmez. Siyasi gündemde o gün hangi hadiseler var, gazeteler neredeyse tüm yazarları bunun peşindedir.  Bir maden kazası oldu, işçiler mi öldü? O birkaç gün sistem ve iktidar suçlanarak kaza ve iş cinayeti birçok yorum eşliğinde aktarılır. Tamam, ne var bunda diyeceksiniz. O gazete tıpkı suçladığı iktidar gibi bu konuyla bir hafta ilgilenir, sonra tamamen unutur. Ta ki yeni bir katliam yaşanana dek. Katliam yaşanmasa da pek çok iş kolunda aynı risk her gün devam etmektedir. Ama gazete ve yazarları kendilerince çok daha önemli “ulu büyük üst siyaset” konularına geçmişlerdir. Ve bu büyük siyaset konuları her zaman neredeyse her gün haberlerin ve yazarların ağırlıklı temasıdır. Ne herhangi birinin iş kazaları veya başka bir temel sorun konusunda herhangi bir çalışması vardır; ne de daha önemlisi o gazeteyi destekleyen partinin, sendikanın, meslek örgütünün bu konuda ciddi, sürekli bir emeği. Dahası da var ne yazık ki, bazen bu konularda ciddi emek verenlerin işleri de baltalanmaktadır. Yüzlerce hayati sorundan hangisi o gün ortaya çıksa, bu “üst siyasetin” yalnızca bir peçetesidir, o gün sümkürülür ve atılır. Verilen haberin tantanası içinde temel gerçeğin üstü örtülür, karartma başarılıdır. Nedir üstü örtülen: Biz solcuların çoğunluğu hayatın içinde, çalıştığımız alanda, oturduğumuz semtte düzenin muhalifi değiliz. Haberler öyle verilir ki, öyle yorumlanarak verilir ki, yayın ve onu çıkaranlar, o yayının yandaşlarının varsa bir eksiklikleri hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Öngörüleri sürekli yanlış çıkan, hiçbir biçimde müdahale edemediğimiz, üst siyasetle meşgul olmak sol duyguları oyalar, bir şey yaptığımız sanısı uyandırır ki, gerisi önemli değildir.

7- Sansürün sınıfsal hali: Sansür açıktır ki, yoksulun, ezilenlerin, işçilerin en alt tabakanın en çok zararınadır, bunu onlar fark etmese de.  Bizim sol örgütlerimiz, yayınlarımız “ezici” ağırlıkta burjuva-küçük burjuva sınıfındandır. Çoğu zengin değildir, ama fakir de değildir, düzenden şikayetçidir, ama düzenden en az yararlananlar da değildirler. (Cumhuriyet gibi gazetelerin büyük sermayeyle de doğrudan bağları vardır, birçok durumda onların çıkarlarını savunan haberlere yer verilir.) Bunlara genel olarak liberal diyebiliriz, düzenle göğüs göğüse bir çatışma içinde olmadıkları, buna niyetli olmadıkları için. Kızmayın ama böyle, hepimizin durumu neredeyse böyledir. Bu da ayrı tarz bir sansür getirir. Liberal çevre sansür yapar mı dersiniz, Avrupa’ya bakın en hasını, en güzelini onlar yapar. Radikal gazetesi az mı sansürcüydü? Bu bir sınıf çıkarı meselesidir, sınıf çıkarınız böyle dediğinizde bunu küfür görürler, imasını bile sansür ederler.

8- Bizim derdimiz birileri yazmasın değildir. Bu demagojiyi kınamalıyız. Kendini sol-sosyalist kabul eden, hatta etmeyen, bilgisi fikri olan herkes sol yayın organlarında yazsın, fikri olmadan da yazıyorlar zaten, eleştirimiz buna değil. Şu yazmasın, bu yazı yayımlanmasın diye bir savımız yok. Sadece ortadaki büyük adaletsizliğe dikkat çekmek istiyoruz. Onlar bir sayfa yazar, siz ona bir satır cevap veremezsiniz. O konuda fikriniz bilginiz on kat geniş olsa dahi. Onların işine gelmeyecek şekilde bir şey yazamazsınız. Bir kere kaçırsalar, ikincisini önlerler.

9- Maddelerin arasında bir öneri yapalım ve soru soralım. Onca sol-sosyalist lider ve yazar var. Her gün her biri muazzam reçeteler veriyor, korkunç halk kurtarışlarına uçuyor. Bunlar sıradan vatandaşla, bir işçiyle, esnafla, ev kadınıyla konuşmuyorlar mı hiç? Onları iknaya çalışmıyorlar mı? Millete şöyle örgütlenin böyle mücadele edin diyeceklerine, kendi ikna ettikleri veya edemedikleri sıradan insanlarla ne konuştuklarını anlatsalar ya. Onlar ne sormuş, ne fikir beyan etmiş; ona ne cevap verebilmişler bakalım, hep birlikte bakalım, güzel olmaz mı?

10-Sansürü eleştirirseniz neyle karşılaşırsınız? Şunlarla: önce yok sayma, duymazdan gelme. Eleştirenlerin yüzde doksanından çoğunu böylece bertaraf edersiniz. (Buna ayrı bir madde ayırdık.) Eğer eleştiren biraz daha dişliyse ve sesi duyulmaya başlamışsa, olguyu hemen kişiselleştirirsiniz ve o şahsı veya şahısları itibarsızlaştırırsınız. Bunun için etkili yollar da şunlardır: Şahıs tutarsızdır, ün peşinde koşmaktadır, konudan bir çıkarı bulunur, kuyruk acısı söz konusudur, yalancıdır, kifayetsiz muhteristir, beceriksiz meymenetsizdir vb.. Özetle, bir “saman adam” yaratırsınız ve vasat okurunuzu ona saldırtırsınız.

Hatta bunlardan bazıları bizim mütevazı sitemize kadar giriyorlar, bizi de sansürcülükle suçluyorlar. “Sansürü eleştiren sen! Sen de sansürcüsün!” Jdanov oluyoruz, Doğan Hızlan oluyoruz. Bırakın karşı fikirleri, aşağılamaları bile yayımlıyoruz oysa.

Kişisel olarak sayılamayacak kadar çok sansürlendim. Ama sansüre katkı anlamında muhakkak benim de kabahatlerim olmuştur. Olayı kişiselleştirip buralara takılmayın, sansürü ve ona suç ortaklığı yapmayı ayıplıyorsanız.. bunu tamam, bana da söyleyin, ama asıl iktidar sahiplerine, kendi iktidarlarınıza, kendi popüler yazarlarınıza yönelin.

11-Sansürün en yaygın şekli bizim insan olarak bilişsel düzeyimizin sefaletinden ileri gelir. Ne yazık ki çok yaygın bir sorun. Halkın büyük bir çoğunluğu kitap, gazete, internet yayını izlemezken, izleyenler hiç parlak durumda değil. Sansürün cognitive (bilişsel) hali. Bir şeyi kısa yazdığınızda okurların yarıdan çoğu tam anlamıyor, uzun yazdığınızda ya okumuyor, ya kafası karıştığından yine anlamıyor. Üç kuruşluk aklımız var, internette çoğu yazıyı atlaya zıplaya okuyoruz, sonra bunun üstünden fikir üretiyoruz. Bu sansür fizyolojik bir sansür. İnsanlar cümle anlamıyorlar. Kavramları karıştırıyorlar. Bu bütünüyle zeka yetmezliğinden kaynaklanmıyor hem de. Çünkü okurken kafaları başka yerde, çünkü ön yargıyla okuyor birçoğu sizin dediğinizin tam tersini anlıyor, çünkü kafalarında kalıplar var… Artan bilgi sağanağı bu keşmekeşi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Buna karşı yapabileceğimiz şey sürekli tekrarlamak, daha açık ve daha çeşitli anlatmak. Yine de olanak kısıtlı… Bundan yararlanansa kendine uygun hazır bir kitleyi seçip ona uygun mezmurları yineleyen yazarlar, yayınlar…

12- Yukarıdaki maddeden aynı zamanda “sansürün ticari hali” diye böyle bir madde çıkıyor. Yayın organları “müşterilerine” ters gelecek şeyleri yayımlamıyorlar, dahası kendilerine ilan veren kuruluşlar lehinde yayına giriyorlar.

13- “Suskunluk suikastı” kavramını yanılmıyorsam ilk Yalçın Küçük Hocadan duymuştum. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cöntürk Türkçede ilk kullananlarmış. Bizde kalburüstü yazarların büyük çoğunluğu suskunluk tetikçisidir. Yalçın hocanın bizzat kendisini, ondan başlayın yüzlercesinin tavrını irdeleyin. Kolay kolay hiçbir sol örgütün adı iyi anılmaz, açık destek verilmez. TKP için iyi bir şey dediklerini hiç duydunuz mu mesela? Kendileri başlatmamışsa hiçbir tartışmaya girmezler. Hiçbir yeni, genç veya yaşlı iyi yazarı desteklemezler, bunlardan söz etmezler. Bizim birçok büyük liderimiz, gazetecimiz, yazarımız için bahsedilecek kendileri dışında kimse yoktur. Kendileri gündeme getirmemişse bir tartışma hakkında tek laf etmezler. Gündemleri büyük sorunlarla yoğundur.

Suskunluk suikasti yerine “yeni sinsiyet” kavramını da kullanabiliriz pekala. Sanat anlayışını kendime yakın bulmasam da edebiyattaki sansüre ve şebekeleşmeye karşı mücadele veren Zafer Yalçınpınar’ın ileri sürdüğü bir terimdir ki, durumu tüm yönleriyle daha iyi yansıtmaktadır. Suskunluk suikasti lafından bir yarar görmedik, bir başkasını niye denemeyelim?

14- Kendi gazetesini eleştirememe, kendi gazetesindeki başka yazarlarla olumlu yönde küfürsüz de olsa bir tartışmaya girememe sansürün bir başka halidir. Hem o yayına ve hem de yayının tüm yazarlarına ve söylediklerine sahtecilik katar ve bu sahtecilik bilinç ötesi bile olsa algılanır, yayılır. Demek istediğim şudur ki, bunu pek az kişi fark etse de büyük bir okur kitlesi yavaş yavaş kendi samimiyetini, gerçeklik duygusunu yitirir.  

15- İşin ideolojik arka planı elbette tartışmaya açıktır. Bazıları sol sansürün kaynağını Marx’a kadar indirir, bazıları asıl başlatan Lenin’dir der. Bugünün bu ağır sansür sorununa bir yarar getirecekse ve getirdiği ölçüde tartışılabilir. Yoksa soldaki çok keskin ayrılıkları bir de bu derinleştirecekse, sansüre karşı ortak tavrı o da ayrı bir şekilde erteletir.

16- İdeolojik ön kabullerin getirdiği sansür de ötekiler gibi bulaştığı her çevreyi çürüten, yozlaştıran bir sansürdür. Kemalizm, Marksizm, Komünizm, Kürt Özgürlükçülüğü vs.. Dünyaya hangi ideolojik ön kabulden yaklaşıyorsanız ve aynı zamanda bunu bir bilimsel kabul değil inançsal kabul durumuna getirmişseniz (büyük çoğunluk için geçerli) artık bu konudaki her tartışma çabasını, hatta her karşı imayı bir küfür olarak algılamaya başlarsınız ve onu sansür etmeye kalkarsınız. Sansürün asıl ideolojik temeli, insanın gelişmemiş egosunun, ideolojileri din gibi inanç boyutunda yaşamasındadır.

Buralarda yazanlar kendilerinin nesnel bilgiyi temsil ettiğine inanırlar, karşısındakiler ise eşit haklarla tartışılmayacak, sesi kısılması gereken batıllardır. İdeolojileri böyle öngörmektedir. Bu ön kabul ve buna uygun yayın çizgileri nesnel bilgiye en büyük düşmanlıktır.

17- Örgütsel çıkarın getirdiği sansür, “örtme” “kapama” “karartma”, abartılı haber, yanlış haber, gerçeğe uymayan ve giderek gerçeği küçük düşüren abartılı başlıklar, ajitasyon dilinin habercilik ahlakına karışması, siyasal öngörüyü gaz verme güdüsünün yönetmesi, tüm bunların çorbaya çevirdiği mantıksız makaleler vb… örgüt denetimindeki yayınlarda az veya yoğun oranda karşılaştığımız bir gerçekliktir ki, bunun eleştirisi örgüte hakaret kabul edilir ve doğrudan sansür altına girer.

18- Küçücük insanbu sitesini yönetirken bile zor durumda kalıyoruz bazen. Sıfır sansür uygulamaya çalıştığımızda kötü niyetlilerin saldırıları bir yana (onlar bizi daha az rahatsız ediyor) kimi zaman dostlarımız bize sataşıyor, hatta işi gücü bırakmış bizimle uğraşıyorlar gibi geliyor insana ya da yazarlar birbiriyle kavgaya tutuşuyor, içinden çıkılmaz bir küçük kaos ortamı yaşanıyor. O zaman şöyle bir korku geliyor: “Bazı yazarlarımızı ve bir kesim okuru kaybedeceğiz galiba!” Veya “Yanlış fikirlerin yaygınlaşmasına mı hizmet ediyoruz?”. İşte o zaman Kemal Okuyan dostumuza hak veresim geliyor. (Kemal’le en çok tartıştığımız konuların başındaydı). Kemal, dengeyi çok daha geniş bir kitleye seslenen yayın organında kurmaya çalışıyordu: Ateşlenen her tartışma beş altı bin kişilik bir kitlede kopmalara neden olabilirdi. Korkusu buydu sanırım.

Ama hayır, ideolojik anlamda yukarda saydığım nedenlerden kaynaklanan sansürcü değilseniz, bu panik hali kısa sürer. Tartışırsınız, kavga da edersiniz, çoğu zaman da kopma olmaz… Olacaksa da böylesi sağlıklıdır. Aslında aksine böyle tartıştığınızda hem fikren hem sayı olarak gelişirsiniz. Gerçek “elle tutulur, somut” insan olup olmadığınız, sözünüzle özünüzün bir olup olmadığı izleyenlerce ancak böyle anlaşılır.

19- Solun başarısızlığına sebep etmenlerin başında bence iki şey geliyor. Solun sınıfsal yapısı (burjuva çıkarcı karakteri) ve bununla iç içe bir olgu olarak sansür… Sansürü zayıflatma, bu başarısızlık, bu yozlaşma sarmalına karşı belki bir ivme yaratabilir. Yineliyorum, bu bizlerin kişisel derdi değildir, bizim gibi yazarlar büyük kitle bulmak isterler, ama bunun için yanıp tutuşmazlar, olmasa da umursamazlar. Sansür yarattığı sahtelik, samimiyetsizlik havasıyla başlı başına bir başarısızlık nedeni sol için. Yoksa adını andığım veya anmadığım yayınlar başarılı olsunlar, yandaş medya karşısında daha güçlü olsunlar, buna ancak seviniriz. Ne var ki bu sinsiyet, bu çıkarcılıkla çok zor görünüyor. O halde onları adamakıllı sarsmak gerekiyor.

20- Takdir sizindir. Ama lütfen bu yazıyı değerli buluyorsanız onu yaygınlaştırın. En son noktadaki “mükemmel” okur, “hımmm, hiç fena yazmamış…” deyip başka konuya geçen okur olmayın lütfen. Af edersiniz, ama bu böyle: Bizler sansürün yazar çocuklarıyız, sizler de sansürün okur çocuklarısınız. Sansür asıl senin eserin. Bu durumu değiştirmek için bir şeyler yapalım.  Sorunun önemli olduğunu düşünüyorsanız destek verin. Son sözü sizler söyleyeceksiniz. Ey tekil okur, bizzat sen söyleyeceksin. Saygıyla.  

Kaan Arslanoğlu

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI