İç Yıkım, Dış Müdahale…

 

İki yüz yılı aşkın modern devrimler tarihi bize şunu gösteriyor: Devrimler hem dış müdahaleyle hem de iç yıkımla yenilgiye uğratılır. Ortadoğu’daki son IŞİD olayını ve ABD müdahalesini de bu perspektifle ele almak gerekir.

Fransız Devrimi, daha baştan iki yıkıcı güçle karşılaştı: Dışarıda İngiltere’nin başını çektiği krallık yanlısı muhafazakâr ittifak; içeride ise, bir yandan dışarıdaki ittifakla bağlantılı reaksiyoner direniş, diğer yandan devrimin içinden ortaya çıkan Jakoben diktatörlük. Şurası bir gerçektir ki, Jakoben terörüne gerekçe sağlayan, dış abluka ve iç reaksiyondu, ancak devrime ölümcül darbeyi vuran da bizatihi Jakoben terörüydü.

Sovyet Devriminde de buna benzer bir durum oldu. Dışarıda batılı kapitalist ülkelerin ekonomik ve siyasi ambargosu, içerideki beyaz reaksiyon ile el eleydi ve ülkeyi kanlı bir iç savaşa sürüklemişti. Ambargo ve iç savaş, devrim adına “demir bir el”i gündeme getirmiş ve böylece Bolşevik diktatörlüğü kurulmuştu. Ancak devrimin işini bitiren, ne dış ambargo, ne de içerideki beyaz reaksiyon oldu; bunu sağlayan, devrimi savunma adına kurulan Bolşevik diktatörlüktü.

İspanyol devriminde de benzeri şeyler yaşandı. İspanya Devrimi ilk anda karşısında Mussolini-Hitler faşistleriyle, onların desteğindeki Franko falanjistlerini buldu. Bunların kuşatması, devrimci cephede Stalinistlerin desteğindeki sağ sosyal-demokrat hükümeti yarattı ve Devrim, daha Franko zafer kazanmadan önce bu Cumhuriyetçi hükümet ve onun emrindeki düzenli ordu tarafından ezildi.

Son yıllarda Tunus ve Mısır’da başlayıp Ortadoğu’ya doğru yayılan bir devrimci ayaklanma dönemi yaşanmıştır. Fakat diğer devrimlerde olanlar burada da bir anlamda tekrarlandı. Emperyalist-kapitalist ülkeler, içerideki reaksiyoner güçlerle el ele vererek devrimci halk ayaklanmalarına kısa sürede son verdiler. Böylece direnecek bir devrimci güç ya da “devrimci” diktatörlük de kalmadı. Bu durumda “devrimci diktatörlüğün” boşluğunu, devrimin hedef aldığı eski diktatörlükler doldurdu (örneğin, Suriye’deki Beşar Esat rejimi).

Eski devrimlerdeki formülasyon şöyleydi: Dış kapitalist mihraklar-iç reaksiyoner güçler-“devrimci” diktatörlük. “Devrimci” diktatörlük, dış ambargodan ve iç reaksiyondan yararlanarak kendi egemenliğini kuruyor ve devrimi bastırıyordu.

Ortadoğu’daki farklılık ise şudur: Dış kapitalist mihraklar-iç reaksiyoner güçler-karşıdevrimci diktatörlükler. Devrim bu diktatörlükleri hedef aldığı halde, daha başından yenilen, diktatörlükler değil, emperyalist-kapitalist müdahaleyle ve iç reaksiyon güçlerinin silahlı mücadeleye başvurmasıyla devrimci halk güçleri olmuş, bu durumda geçmişte “devrimci” diktatörlüklerin oynadığı rolü, devrimci ayaklanmanın hedefi olan bu karşıdevrimci diktatörlükler oynamaya başlamıştır.

Emperyalist-kapitalist dış müdahale, geçmişte “devrimci” diktatörlüklere uyguladığı ambargoyu bu sefer karşıdevrimci diktatörlüklere uygulamaya başlamıştır. Keza, içerideki reaksiyoner güçler, eskiden “devrimci” diktatörlüklere karşı yürüttükleri iç savaşı karşıdevrimci diktatörlüklere karşı uygulamaya girişmiştir.

Bu noktada eski devrimlerde olduğundan farklı bir başka nokta daha ortaya çıkmıştır. İçerideki reaksiyoner güçlerden bir kısmı (örneğin IŞİD denen örgüt) emperyalist-kapitalist müdahalenin kontrolü dışına çıkmaya başlamıştır. Kapitalistler, reaksiyonun kendi kontrolleri altında gelişmesini ve örgütlenmesini teşvik ederler, ancak kontrolden çıkmış reaksiyon onları son derece rahatsız eder. Bugün IŞİD’le çatışmalarının ve hatta bu örgütü bugün Suriye’deki diktatörlükten bile daha fazla hedef almalarının nedeni budur.

Şimdiki müdahalelerinin nedeni, IŞİD’i yok etmekten çok yeniden denetim altına almaktır.

Ortadoğu’daki bu savaşta halk güçlerine düşen görev nedir? Elbette Ortadoğu’da reaksiyonun en keskin kılıcı rolünü oynayan IŞİD’le, halka saldırdığı her noktada, Ezidi bölgelerinde, Türkmen bölgelerinde, Şii bölgelerinde, Kürt bölgelerinde, Rojava’da, Kobane’de vb. sonuna kadar savaşmak bir görevdir. Nasıl, II. Dünya Savaşı’nda Nazi canilerine karşı partizan savaşıyla direnildiyse, aynı öyle. Diğer yandan, IŞİD gibi reaksiyon güçleriyle mücadelede ne emperyalistlere, ne onların müttefiklerine, ne de karşı-devrimci Suriye diktatörlüğüne bel bağlayabiliriz. Onlarla müttefik konumuna gelmemeye özen gösterilmelidir.

Hele, hem IŞİD gibi reaksiyoner güçleri destekleyip hem de emperyalist müdahaleye eli mahkûm destek veren Türkiye’deki gibi karşıdevrimci iktidarlarla en ufak bir yakınlaşma ve anlaşma hem emperyalizme, hem de IŞİD reaksiyoncularına destek vermek anlamına gelecektir. Bu tür yakınlaşmaların içinde olanlar, IŞİD’e de, karşıdevrimci diktatörlüklere de, emperyalist-kapitalist müdahalelere de direnemezler.

 

Gün Zileli

26 Eylül 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI