Kaan Arslanoğlu/Irmak Zileli’nin “Eşik” romanı, Doğu Perinçek – Gün Zileli, solcular iyi midir kötü mü? Solun onmaz hastalığı: Sansür

İnsanbu sitesinden alınmıştır

 

Solun yerinde saymasına neden olan açmazlarını, tutarsızlıklarını inceleme çerçevesinde bu üçüncü yazı. Solun birçok yanlışını solculardaki, özellikle sol-sosyalist liderlerdeki psikopatolojiye bağlamıştım daha önce. Ardından da solcuların siyasi zekasının düşüklüğü sorununu ele almıştım başka bir yazıda. Şimdi de solcular iyi midir, kötü müdür sorusuna yanıt arayacağız. Üçleme böylece tamamlanacak. Daha önceki iki yazının bağlantıları makalenin sonunda.

Konuya Irmak Zileli’nin “Eşik” romanını irdeleyerek gireceğiz. Roman temasıyla son derecede uygun ve kışkırtıcı, bana da makale için esin kaynağı oldu. Irmak Zileli otobiyografik –biyografik bu romanında babası Gün Zileli ve dayısı Doğu Perinçek’ten uzun uzun söz etmekte, onların bilmediğimiz özel yanlarını göstermekte. Ülkenin en tanınmış sol liderleri nasıl çocuk büyütür, o çocuk bu sol liderliği nasıl görür?

Romana geçmeden sonucu özetleyeyim. Solcular birer insan olarak ve insan grubu olarak sıradan apolitik insanlardan veya sağ görüşlülerden daha mı iyidirler? Bahsettiğim birinci yazımda sıradan insanlardan daha psikopatolojik olduklarını açıklamıştım. Bunun hem olumlu hem olumsuz yanlarını, neden-sonuç sarmalını… Bahsettiğim ikinci yazımda, solcuların siyasi zekasının sağcılarınkinden düşük olduğunu açımlamaya çalışmıştım. Peki bu son kategoride durum nedir?

Genel-evrensel insani değerler açısından solcuların sağcılardan veya apolitik insanlardan biraz daha iyi durumda olduklarını söyleyebiliriz. Fakat kabul ettikleri sosyal ve siyasi değerler, o bakımdan bilinç düzeyleri ve sosyal iddiaları, kıyaslandıkları öteki gruplara, kişilere göre daha yüksek ortalama gösterirken, bu hafif üstünlüğün ciddi bir anlam ifade etmediğini (bilimsel tabirle arada anlamlı bir fark bulunmadığını) söyleyebiliriz. Başka deyişle, savlarındaki bunca iyiliğe karşın, birer insan ve birer grup olarak çok daha iyi konumda bulunmaları beklenirdi, bu önemli farkı göremiyoruz diyebiliriz.

İnsanın kötü yanları ağır basar, solcu da insandır, dolayısıyla solcu da kötüdür. İşin özeti budur. Bundan sonraki bölümler tezin açımlanması ve ispatıdır. En sonunda da, bu  gerçeklikten hareketle artık ne yapılabilir sorusuna cevap aranacaktır.

Irmak Zileli’nin eşiği

Zor mücadele koşullarında sosyalist lider kadrodan bir anne babanın evinde bir çocuk büyüyor: Eylül. Toplumu değiştirmek isteyen bu ana ve baba çocuklarını da kendi ilkelerine uygun yetiştirmek istiyorlar, bunun için ellerinden geleni yapıyorlar. Yakın aile çevresi ve dayı da katılıyor çabaya!

Babanın kaçak duruma düşmesi, sık sık ev değiştirmeler, bununla kalmayıp anne ve babanın isimlerini de değiştirmeleri… Küçük bir çocuğun zor kavrayacağı, güç uyum sağlayacağı olaylar, ortamlar. Yaş büyüdükçe pek çok ailede yaşandığı üzere aile doğrularının çocuğa öğretilmesi ve yine pek çok ailedeki gibi bunun dayatmaya dönüşmesi… Aile dibine kadar siyasi oldu mu bu öğretinin siyaset ve ideolojiyle de iyice bulanması, sapına kadar çocuğa yedirilmesi.

Anne ve baba, babayla dayı arasında giderek tırmanan çatışmaya önce yakından tanıklık zorunluluğu, sonra her bir tarafın bu çatışmalarda kesin kendinden yana taraflık beklentisi, beklentiden öte zorlaması…

Doğru bir insan olacaksanız bu büyüklerin gösterdiği mutlak doğrularla doğru olacaksınız, solcu olacaksanız onların gösterdiği çizgide solcu olacaksınız. Başka türlüsü mümkün değil, baskı ve manevi zor ardından geliyor.

Çocuk ergenliğe giriyor, anlayış artacağına artan çatışmalarla birlikte duygu sömürüsü de artıyor. Siyasette özgürlüğü savunan despot mu despot iki adamın baba ve dayının ortasında pinpon topuna çevrilmiş bir yeni yetme. İyi romancı her şeyi dürüst ve olabildiğince nesnel anlatan yazardır. Irmak Zileli iyi bir romancı. Tüm bu dinamiği, tüm bu çatışmaları, çelişkileri ayrı ayrı bütün karakterlerin içine girmişiz gibi duyumsatarak mükemmel anlatıyor.

Sonunda Eylül eşiği atlıyor ve bir yol seçeceksem bu yol kendi seçtiğim yol olmalı, tarzım kendi tarzım olmalı, diye kararını veriyor, o kararı ödünsüzce uyguluyor.

Şimdi bu aile “kötü” bir aile mi? Ortalama ailelerden daha kötü değil, ortalamanın hayli üstündedir hatta iç ilişkileri, değerleri bakımından. Solcu aileler arasında kötü bir örnek mi? Hiç değil. Solcu ailelerin çoğunda bu veya başka bakımlardan çok daha kötü dinamikler söz konusudur. Bu anlatılan baş karakterler kötü insanlar mı? Siyaseten yaptıklarını bir tarafa koyarsak sıradan insanlardan daha kötü değillerdir, daha iyidirler bile.

Ama problem şu: Bu kadar üst düzeyde bilinç gösterilerine, yüksek ideallere, havalarda uçan iri söylemlere karşın insanların bire bir ilişkilerde ne şekilde davrandıkları belirler insani kalitelerini. Toplumu değiştirme iddiasındaki kişilerin, en yakınlarına veya arkadaşlarına veya daha geniş çevreden insanlara o söylemlere uygun davran(a)mamaları, “siyaset başka o iş başka” denip geçiştirilecek şey değil. Bu olgu özellikle sol siyaseti çürüten etmenlerin başında gelir ve eğer çok siyaset meraklısıysanız söyleyelim, asıl siyaset burada başlar.

Sorun o dayıda, o anada, o babada mı sadece? Hepimiz, neredeyse istisnasız böyleyiz. Birimiz bir noktada onlardan daha iyiysek, başka bir insani ilişki boyutunda onlardan da kötüyüz. Söz arasında, romandaki anneye benim kanım ısındı, onu basbayağı olumlu birey olarak gördüm, yazar ne der, baştan maksadı neydi bilemem.

Amma velakin, geçmişteki ve şimdiki konumları ne olursa olsun, bilhassa baba ve dayı, Türkiye’nin, siyaseti yaşamında merkez alan aktif solcusunu çok iyi temsil etmektedirler romanda. İkisinin de sosyopatisi çok iyi resmedilmiş. Başkalarının görüş ve tutumlarına karşı umutsuz bir empati noksanlığı, derin bir hoşgörüsüzlük, tek yanlı bakış. Bir problem çıkmışsa en önce kendini aklama ve hızla başkalarına hücum etme… Biri Stalinci, öbürü Stalin düşmanı. Ama tutum kabul ettirmekteki zorlayıcılıkları, hoyratlıkları birbiriyle yarış ediyor. Hayattaki Stalinciler ve Stalin düşmanları gibi. Halden anlamama patolojik boyutta. Tipik sol-sosyalist liderlerde olduğu gibi.

Bu bir iyilik kötülük kavgası mı?

Temel insani evrensel değerler açısından sol ile sağ arasında belirgin bir “iyilik- kötülük” farkı bulunsaydı işler hayli kolaylaşırdı.

Solun şimdiki gibi laflar üstünden değil işler üstünden yürüdüğü ve o nedenle geliştiği belli zamanlarda bu fark belirginleşiyor nitekim. Böyle gelip geçici zamanlar yaşanıyor. Solcuların “idealist” insanlar olarak tanındığı yıllarda.

Yine de sol düşünürler bu kavgayı esas anlamda bir iyi- kötü kavgası olarak nitelemiyorlar genelde. Burjuvazinin aristokrasiye karşı mücadelesinde eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganıyla ortaya çıkıyor sol. Buna cumhuriyetçilik ekleniyor, aydınlanmacılık ekleniyor, bağımsızlık, demokrasi, en sonunda da sosyalizm. “Biz iyiyiz, onlar kötüdür” demiyor çoğu teorisyen, bunu ana davanın bir yan etmeni olarak görüp gösteriyorlar en çok. Örneğin Marksistler bu bir sınıf meselesidir, sistem meselesidir diyorlar.

Ama teoriler en çok aydınları kandırmaya yarıyor. Aydınlar kendilerini kandıra kandıra mevcut sistemin restorasyonu dışında bir işlev göremez hale geliyor. Örneğin Türkiye’de veya Avrupa’da hangi sosyaliste sorsan Marksist! Nerede o zaman işçi sınıfın? Niye Marksistlerin ezici çoğunluğu (o çevrelerde ters bir laf ettin mi eziyorlar gerçekten, mecaz değil) işçi değil, burjuva? Niye bu gerçek hiç değişmiyor?

Tarih, evet sınıf mücadelelerinin tarihidir ama, aynı zamanda milletlerin mücadelelerin tarihidir ve aynı zamanda en az bunlar kadar güçlü bir hakikat: İnsan karakterleri, kişilik grupları arasındaki mücadeledir tarih.

Toplumları geliştiren-ayakta tutan, doğru, düzgün, verimli çalışan, mantıklı kurallara uyan, ahlaklı yaşayan, ahlaklı bakan bir kitledir. Siz bu kitlelere sadece “Bu bir sınıf kavgasıdır, hadi sosyalizme” deyip yanaşamazsınız, hiçbir yerde bu böyle olmamıştır zaten. Bu kitle cahil de olsa, sizden yetkin aydın da olsa kendi gibi insanlardan hoşlanır, onlara güvenir. Haydi sosyalizme diye bağırıp önlerine çıkan, ama düzgün çalışmayan, düzgün yaşamayan, sözünde durmayan, yalandan sakınmayan, iki saat toplumcu yirmi iki saat bireyci insanlardan kaçar.

Sözün kısası bizim teorisyenler ne kadar kandırmaya çalışsa da insanları, sosyalist güçler bir başarı sağlayacaksa, gerçek bir sosyalizm olacaksa, bu ancak iyileri kazanarak ve “iyilik”le mümkün olacaktır. İyilik hakim değilse ne o düzen sosyalizmdir, ne o düzen için mücadele etmeye bir gerek bulunur. İyi baskın değilse ne özgürlük vardır, ne eşitlik…

O zaman “iyilik” nedir, bunu tam karşıtı olan “kötülük”le açıklamaya çalışalım sol pencereden.

Solcuların kötülükleri

Şu yakıcı gerçeklerin sol kanatta bugüne dek neden tartışılmadığını ve ciddi biçimde sorgulanmadığını bir teorisyen lütfen açıklasın bizlere ve ikna etsin insanları. Önemsiz midirler? Bunları tartışmak solu zayıflatır mı? O yüzden mi her gündeme getirilişlerinde vasatın küfürleri, baştakilerin ağır sansürü ile hasıraltı edilirler. Yoksa bu “kapatma” “örtme” midir solun asıl kötülüğü, asıl prangası?

Solcular neden ölümü hiç hak etmeyen, hatta siyasete ilgisiz bu kadar çok insan öldürmüşlerdir? Evet, sağ iktidarlar ve sağ politik güçler çok daha fazlasını öldürmüşlerdir, ama nüfustaki oranlarına ve iktidarda kalma sürelerine baktığımızda sol katliamlar hiç de yabana atılmayacak toplamdadır. Lütfen hemen Stalin’in katliamlarından söz etmeyin. Stalin’e küfretmekle başka birçok cinayette kendimizi aklayamayız. Örneğin sosyalist partilere, yeşillere oy veren Avrupalı solcu insan, Irak’taki, Libya’daki, tüm dünyadaki katliamlardan sorumludur. Hele Türkiye solcuları hiç kurtaramaz kendini. Kürt savaşı nedeniyle savaşan güçlerden hangisinin yanında yer almışsanız sizler de yine binlerce haksız cinayeti onaylamışsınız demektir. Sözün özü, biraz cesareti olan solcu “savaşta bunlar olur” diyerek rahatlıkla ilgisiz insanları, hatta kendine muhalif solcuları öldürür. Bu kadar cesareti olmayanlarsa başkalarının öldürdüklerinden kendine pay çıkarır, kıvanç duyar.

Mücadele içinde bu kadar ölüm olacak, arada masumlar da ölecek, diyen vicdanı kayışa dönmüş solcu ile, madenci ölümü işin fıtratında var diyen kaşarlanmış diktatörün insana yaklaşım mantığı arasında temel bir fark yoktur.

Solcu yalan söyler mi? İftira eder mi? Haksız yere rakibini karalar mı? Yapar, siyaseten yaygın şekilde bunları yapar, kendi kişisel yaşamında da her gün yapar. Aksi davranan istisnadır. Siyasi başarı için biri üç göstermek caizdir, olanı gizlemek su içer gibi icra edilir, olmayan da rahatlıkla uydurulur. Zannedilir ki halkı inandırmak için, militanlarını diri tutmak için bire üç katmak gerekir. İktidarın kötülüklerini de abartılı anlatmak gerekir. Bu hep böyle süregeldiğinden hemen herkeste yalana karşı bilinç altı bir refleks uyanır ve iktidarların olduğu gibi anlatıldığında yeteri kadar iğrenç bulunacak yönleri algılanmaz hale getirilir.

Sol-sosyalist örgütlerde ve devletlerde halkın işçilerin veya aydınların arasından gelip yönetici konuma yükselenlerin büyük bir bölümü içinden çıktıkları çevreye yabancılaşmakta mıdır? Evet, yaygın olarak. Bencillikleri birçok şeye engel olmakta mıdır? Büyük çoğunluğu için elbette. Bu durum niye kanıksanmıştır ve bunun sonucu konuştuğu gibi yaşamamak, konuştuğu gibi çalışmamak niye bizlerin en alışıldık karakteri haline gelmiştir?

Solcuların büyük çoğunluğu bireysel anlamda çıkarcı değil midir? Çıkarcıdırlar. Parayı severler, harcamayı, kendi rahat ve mülklerini çok severler, kendi ailelerine, çocuklarına fazla düşkündürler ve onların ikbali için sık sık ilkelerini çiğnerler, birçoğunda kayda değer bir ilke de yoktur zaten. İlkeleri varsa genel geçerdir, başkalarının uygulaması içindir; o ilkeler kendi kapılarına geldiğinde “burada öyle biri oturmuyor” diye savuşturulan münasebetsizlerdir. Bencillik hayatta kalma güdümüzden kaynaklı genetik bir kodumuzdur. Bencilliğin kakavanca inkarı, çevremizde on binlerce örneğini gördüğümüz çok daha tehlikeli solcu bencilliklerine yol açar. Bencillik insanın temel karakteridir sözüne karşı çıkan solcuya dikkat. İşte en sinsi çıkarcı odur. Bencillik denen yüzsüz ve saldırgan hayvanı denetim almak, önce onu tanımak, hangi tür dizginlerle gemlenebileceğine kafa yorup o doğrultuda icraat yapmakla mümkündür.

Daha ileri sosyalist kadrolar ve liderler bu bakımlardan daha özgeci görünürler. Bülent Ecevit’in mütevazı yaşamını örnek verebiliriz buna, gerçi o sosyalist değil ama solcudur ve tipik örnektir. Böyle dürüst yöneticiler bile siyasi başarı için çevrelerine bir yığın çıkarcı toplar ve dizginleri kendi elinde tuttuğunu sanırken bataklığa uçar. Sosyalist siyasi liderler kişisel ahlakın sol çevrelerde fazla tartışılmasını istemezler. Çünkü bunu yaptıklarında taban ve kadro kaybedeceklerini düşünürler. Bilirler ki dürüst ve fedakar insanlar oranında çıkarcılar da toplanmıştır çevrelerinde. Muhalefetin ne rantı olacak demeyin, her topluluğun, otuz üyeli bir derneğin bile maddi-manevi rantı vardır.

Solda ahlaksızlığın yayılmasının evrensel nedenlerinden biri, kendileri dürüst veya özgeci olsun veya olmasın siyasi liderlerin bu tutumudur. Doğruluk ve düzgünlük konusunda en az güvenilecek kişiler liderlerdir.

Sosyalist siyasi lider bu tartışmadan kaçamadığında iki argümana başvurur. 1- Bunlar bu düzen altında halledilecek şeyler değildir, devrimden sonra çözeriz. (Oysa sosyalist ülkelerde içine düşülen yozluk bataklığı muhalefetteki yıllardakinden çok daha derindir) 2- Doğru çizgide siyasi kavgayı kızıştırırsak bunlar kendiliğinden çözülür. (Doğru çizgide siyasi kavganın kızışması bireysel ahlakı hakikaten kendiliğinden biraz düzeltir. Fakat halkın güven duymadığı, doğru ve dürüst insanların güven duymadığı siyasi yapılar da bu kavgayı kızıştıramaz).

Sosyalistler neden birbirlerini sevmezler, liberallerin kendi aralarında gösterdiği dayanışmayı bireysel veya grupsal olarak sosyalist güçler neden çok seyrek olarak sağlayabilir soruları hiçbir ciddi cevap bulmamıştır. Birbirini sevmeyen, birbirine küfreden, göz göre göre iftira eden, hatta fırsatını bulduğunda öldüren bu grupları halk niye sevsin? Solcular grupsal ve bireysel olarak nefret derecesinde birbirinden hoşlanmazken, genel olarak solu niye yüceltirler, hamasi sol güzellemelerine neden bayılırlar? Çünkü orada kimlik kaygısı vardır, kişi solcu olmayınca ne olacaktır; orada kitle vardır, muhalefette de bulunsak bunun hatırı sayılır maddi-manevi getirisi vardır.

Sol liderler biraz palazlanınca kendilerine biat etmeyen hiçbir gence yaşlıya geçit vermezler. Sol siyasetin vazgeçilmez kaidesi haline gelmiştir bu. Sonra aynı liderler nasıl “iyi”yi örgütleyecektir? Biraz popülerleşen sol-sosyalist yazar bire bir çıkar ilişkisi görmedikçe neredeyse başka hiçbir yazardan söz etmez, kendinden başkasını büyük görmez. Nasıl yayacaktır bu yazarlar, şairler erdemleri?

Bakın kardeşler, bu ülkede aklı başında herkesin midesini bulandıran şikeler dönmekteydi; sonunda siyasi oyun, entrika, neyse ne, bir şeyler oldu, şike belgesiyle, fotoğrafı, kaydıyla mahkum edildi. Kim sahip çıktı şikecilere? Neredeyse tüm sol, Aydınlık gazetesi ve üstüne üstlük TKP! Ne için? Siyaset için, az bir okur ve oy için. Bu kurnazlıklar başarı getirmekte midir? Hayır, çünkü o sağcılığı işin erbabı daha iyi yapmaktadır.

Devam edelim: Sosyalist ülkeler solcuların, devrimcilerin ya da sıradan insanların iltica etmek isteyeceği cazibe merkezi haline niye gelmemiştir hiç? Böyle bir akım ve çekim gücü ortaya çıksaydı, kapitalizm dünya ölçeğinde beş on yıldan fazla dayanamazdı. Bu kadar net! Lütfen “bunun nedeni ekonomiktir” demeyin. Tamam, peki onu da kabul edelim, bu ülkelerin insanları sevgi ve mutlulukla birbirine bağlansaydı, ekonomi de görülmemiş ölçüde gelişmez miydi? Ayrıca, her şey ekonomiyse, her şey refah ve tüketimse zaten sosyalizm iddiamızı kaldırıp atalım. Niye bu ülkeler sıradan insanın gözünde ileri kültür, ileri dayanışma ve şefkat merkezleri gibi durmuyordu da, kavga, çekişme, karabasan ve katliam merkezleri algısı kuvvetleniyordu? Lütfen “burjuva medyasının kara propagandası” demeyin, siz de yapıyorsunuz propaganda, yaptık hep, birlikte yaptık. Ne oldu? Birçok ülkede başı sıkışan devrimciler burjuva propagandasının etkisine kapılarak mı hep Batı’ya kaçtı, sosyalist ülkelere pek az iltica yaşandı?

Ve bir de, sanılanın aksine solcuların büyük bölümü bağnazdır, yeni ve farklı haberlere, fikirlere kapalıdır. Fikir ve bilgi korkağıdır çoğu. Liberalinden sosyal demokratına, sosyalistinden ulusalcısına böyledir. Çıkarına uygun düşmeyen bilgiyi görmezden gelir veya sansür eder. Daha kötüsü sansürü, sol yayın organları ve örgütleri yoluyla organize hale getirir.

Peki çözüm ne, yol ne?

Solculuk içi boş, solculuğa da yaramaz bir kavram artık. Çoktandır bu böyle. Bir zamanlar “Ben solcu değilim, sosyalistim, Marksistim” diyordum. Sonra anarşizme yakınlık duymaya başladım. En sonunda birkaç yerde dile getirdiğim şöyle bir formüle vardım: “Ahlakçı bir anarşizmle Marksizmin doğrularını birleştirmek gerek…”

Epeyce saçma bir önerme olduğunu şimdi iyice fark ediyorum. Marksizm bence geçerliliğini yitirmiştir. Bu konuda uzun bir yazı yazdım. Onun da bağlantısı yazı sonunda. Kısaca özetlersem, Marksist olmak artık hiçbir şey ifade etmiyor, binlerce çeşit Marksist var hiç abartısız. Bir kişinin Müslüman’ım demesi ne kadar şey ifade ediyorsa, Marksistliği de o kadar belirsiz bir şey ifade ediyor. Çünkü bin çeşit Müslüman var. Faşist Müslüman var, komünist Müslüman da, şeytan gibi Müslüman var, melek gibi Müslüman da. Ayrıca Marksizm işçi sınıfını temel alan bir çalışma ve güç ister. Hani, kimde var işçi sınıfı? Ya, işçi sınıfını kısmen örgütlemiş Marksistler neler yapmışlar vaktiyle? İnsani değişim anlamında kayda değer pek az şey. Tüm bunlar sol, Marksist, komünist çevrelerde neyi beraberinde getirir: İşte böyle derin çelişkiler görülemesin, tartışılamasın diye örtmeyi, kapamayı, sansürü, fikir korkaklığını, bilgi düşmanlığını.

Dünyadaki Marksistlerin neredeyse tamamının kuramsal olarak savundukları ile sınıfsal konumları ve yaptıkları arasındaki derin uçurum insanlığın gerçeklik bilincini tahrip ediyor. Komünizm adı da öyle. Aklı başında sıradan insana tanımlandığı şekliyle hiç olmamış, olmayan ve olmayacak bir kültürün koduyla giderseniz sahteciliğin çetin duvarına sizler de tuğlalar katarsınız. Komünist kardeşler, kusura bakmayın, dünyadaki büyük yalan imparatorluğunun bir prensliğini de siz kurmuşsunuz (bizler kurmuşuz); sonra yalanın egemenliğinden yakınıyoruz?

Anarşizm de öyle: Ahlakçı anarşistler var, ahlakı tümden reddeden anarşistler var, liberal anarşistler var (büyük çoğunluğu aslında böyle) sosyalist veya komünist anarşistler var, dinci anarşistler de var.

Ursula K. Le Guin’in “Mülksüzler”ini bir daha okumak gerek. Ben öyle yaptım. Devletsiz toplum ütopyasında devletin nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor, vasat çoğunluğun nasıl bir, lidersiz, diktatörsüz “vasat despotizmi” yarattığını anlatıyor.

Kaldı ki konuya evrimbilimsel yaklaşırsak insan toplumunun bir çeşit devletsiz (ilkel de olsa bir yönetim hiyerarşisi anlamında) , lidersiz, otoritesiz yaşadığı hiçbir döneme rastlamıyoruz. Bu bizim doğal seçilimle gelen en az 200 bin yıllık genetiğimizin sonucu. Bundan sonra da lidersiz, otoritesiz bir yaşam kurabileceğine dair hiçbir bilimsel ipucu bulunmuyor.

Üstelik “izm”ler derin karakter farklılıklarını hiç mi hiç dikkate almazlar. Sorumluluk duygusu yüksek, çalışkan ve kuralcı, büyük ihtimal utangaç ve içe kapanık bireylerin sıkı denetime ve sorumluluk ahlakına dayanan “sıkıcı” sosyalizm ütopyası ile; sosyalizmi, komünizmi gevşeklik, havailik gibi gören, muhtemelen neşe dolu bir insanın rahat, ama her yanı ayrı bir “arızayla” dağıldı dağılacak sosyalizm ütopyası nasıl bağdaşacak?  Anarşizm için de aynı şey söz konusu.

Anarşizmi de böyle geçersek elimizde ne kalıyor?

Elimizde hayli büyük bir deneyim ve bilgi birikimi kalıyor ki, bu güne kadarki bütün dine düşman ama kendileri dine dönmüş öğretileri kaldırıp atmak bu yüzden fazla cesaret istemez.

Peki bunları yazıyoruz da, belli bir kitleyi ikna edip bu yolda mücadele etmelerini sağlamak için mi yazıyoruz? İyi olurdu, ama bu çok çok düşük bir olasılık. İnsanlar felsefi-bilimsel yazılarla ikna olmazlar, aydınlar da olmaz. Kimseyi değiştiremezsiniz.

Fakat ileri bilgi ve düşüncelerin ısrarla yinelenmesi, toplumlarda yavaş yavaş bir birikim yaratır, gelecek liderlerin daha doğru bir çizgide gelmesine yardımcı olur. Evrimbilimsel yaklaşıma göre (benim anladığım kadarıyla ve benim yorumumla) daha doğru bir çizgiye daha geniş yığınların iknası ve bu yolda siyasi başarı kazanılması bir liderlik işidir.

Böyle bir akıl düzeyinde ve güven uyandıracak karizma ve icraatta bir lider veya birkaç lider veya bir grup kadro çıktığında siyasi anlamda yeni bir sıçramaya geçilir. Bu da çoğu kez kendiliğinden ortaya çıkar, birtakım teorik makalelerin birden bire kışkırtmasıyla değil. Artık burada kastettiğimiz lider “gerçek lider”, “büyük lider”dir.

“Gerçek” lider, “büyük” lider de büyük olasılıkla pragmatistin teki çıkacaktır. Deminden beri saydığımız kötülüklerden birçoğunu o da yapacaktır, kötülükle değişik derecelerde uzlaşacaktır bir yandan iyiliği örgütlerken. Büyük lider birleştirilebilecek en geniş gücü saptadığı optimal (en uygun) noktalarda birleştiren kişidir. Bizim “doğru” veya “iyi” tavrımız hem onu desteklememizi, hem onu eleştirip onunla mücadele etmemizi gerektirebilir. Çünkü hayatın çok katmanlılığı içinde siyaset de çok katmanlı ve çok boyutludur, çok sayıda güç ve görüş söz konusudur, liderlik bu hengameyi yönetme, yönlendirme cambazlığıdır.

Ve o liderlik ortaya çıktığında bir öncekilere göre daha doğru yolu kendiliğinden bulacaktır. Bulabildiği ölçüde de başarı yakalayacaktır, ama hiçbirinin başarısı kalıcı ve tam doğru olmayacaktır. Bu bir süreç meselesidir, durmaksızın yenilgileri, ara sıra zaferleri içerir.

Peki o liderlik ortaya çıkana dek ne yapacağız?

Araştırmaya, düşünmeye, tartışmaya ve bunlar ışığında hayat içinde bin bir türlü edim, etkinlik ve eyleme, örgütlülüğe devam…

Birkaç noktayı yine de açıkta bırakmadan.

İşçiler, emekçiler, yoksullar nerede: Marksistlerin sandığı gibi ne işçileşme, ne işçiler tek başına sosyalizmi kurabilir, herhangi bir soruna kesin çözüm getirebilir. Bugüne kadar yapılmış devrimlerin neredeyse tamamında işçiler destekleyici güç konumunda kaldı, Ekim devrimi gibi birkaç devrimde başka güçlerle birlikte belirleyici oldu. Sosyalist devrimlerin neredeyse tamamında milliyetçilik öne çıktı, küçük burjuvazi ve köylülük öne çıktı. O bakımdan bundan sonraki devrimlerde de emperyalizm karşıtı bir milliyetçilik (yurtseverlik veya ulusalcılık da diyebilirsiniz) damarı bulunmak zorunda. Türkiye’nin buradaki şanssızlığı ülke topraklarında yaşayan başka bir ulusal gücün de aynı zeminde at koşturmasıdır ki, sosyalistlerin milliyetçilikten yararlanmasını karşılıklı olarak adamakıllı zorlaştırmakta.

İşçi öncülüğünde, büyük oranda işçi ağırlıklı bir sosyalist hareket zorunluluğu yoktur sonuç olarak. Fakat sosyalist hareketin ezilenleri, yoksulları, işçileri kapsamak, onlar içinde çalışmayı yine de ilk plana almak zorunluluğu ortada durmaktadır. Başka deyişle Marksist gözle bakmasak bile bir sosyalist hareket hiç değilse yarı yarıya işçi yoksul tabanına oturmuyorsa o hareketin sosyalistliği kuşkuludur. (İşe bakın ki, Marksistim diyenler böyle dertlenmiyor hiç, tasa Marksizmi terk edenlere düşüyor yine!)

Neden sosyalistliği kuşkuludur, hatta iddiamızı daha ileri götürelim, “böyle bir sosyalist hareket olamaz” diyelim, küçük burjuva ve beyaz yakalılara dayanan sosyalist örgütler ne kadar iyi niyetli de olsalar bir süre sonra (veya bence başından itibaren) sosyalizme küçük burjuva çıkarlarını, bakış açısını, yaşam tarzını sokmakta ve sınıfsal belirleyicilik işte tam bu noktada (sınıfsal belirleyicilik kuramı Marx’ın dünya kültürüne en büyük katkısıdır) devreye girmekte. Gariptir ki sınıfsal belirleyicilik en çok küçük burjuva-orta burjuva Marksistler üstünde kendini göstermekte!

Sonuç itibariyle yoksullarla, işçilerle düşüp kalkmayan bir sosyalist hareketin onların hayatından, sorunundan, dilinden anlaması mümkün değildir, işçiler her ne kadar devrimlerde öncü veya ana belirleyen olmasa da ana ayar vericidir. Türkiye’deki örnekleri görüyoruz: İşçi sınıfı çalışmasını esas almayan ve bunu başaramayan sol örgütler tamamen hayattan kopuk bir cemaat yapısına, buna uygun ideolojiye, laftan ibaret bir büyük siyasete saplanmaktadır. Bütün büyük sorunlardaki hassasiyetleri (işçi örgütlenmesi, sendikalar, meslek örgütleri, cumhuriyet, laiklik , Kürt meselesi vb.) burjuva çıkarlarına dayanan zengin solculuğundan etkilenmedir. İşçilerden sakınma ile dinden korkma aynı kaynaklıdır. Neredeyse hiç tartışılmayan, bahsi ağır bir sansüre tabi klişeler eğer sıradan vatandaşa, aydına veya işçiye uymuyorsa onlar yanlıştır, klişeler değil; o zaman dön geri. Partine, derneğine, kahvene çekil kendi kendini ajite et, ara sıra da bir eyleme katıldın mı siyasi mücadele tamama ermiştir… Demiyoruz ki, bu yapılar içinde kendi alanında temiz ve halkçı bir uğraş veren çok sayıda insan yok. Vardır, ama genel tarz bu olunca o çabalar da insanları siyasetten soğutan “ulu büyük üst siyaset” içinde buharlaşıp gitmekte.

Bu sorunları da ortaya çıkacak gerçek siyasi liderlik çözecek ve o çıkmadığında bunlar böyle sürüp gidecek.

Yine soralım. Böyle bir liderlik ortaya çıkana dek ve hatta çıktıktan sonra ne yapılmalı? Temiz, ahlaklı ve tutarlı bir çizgide herkes kendi işini iyi yapmalı, böyle bir çizgide çekirdek örgütlenmelere gidilerek doğrular savunulmalı, güç ölçüsünde toplumsal harekete katılmalı (doğru bir önderlik olmadıkça çok büyük kitlesel hareketlerin bile fazla bir değeri olmadığı bilinerek, Gezi gibi.), örnek teşkil edecek, filiz verecek model toplumsal çalışmalar hayata geçirilmeli. Bir de bu çalışmalara, siyasi partilere dindarların yoğun katılımı muhakkak sağlanmalı. Başkasının yaşam tarzına karışmayan gerçekten hakkaniyetli ve ezilen tüm dindarlar dostumuz olmalı. Sol güçlenme, sosyalist devrim bu kadar zorken, bu derece kıt insan kaynağına sahipken, devrim gerçekleşse bile sürdürülmesi daha da zorken, dindarların olumlu enerjisinden yararlanmamak niye?

“Ama dine taviz vermek sağcılaşmak değil mi” diyeceklerdir, diyorlar. “Türkiye sosyalistleri daha ne kadar sağcılaşabilir” diye sorun onlara. Halkın neredeyse her kesimine dudak bükerek kendi içkin solculuğumuzda sağ tortudan başka ne kadar solculuk bırakmışız? Yaşamın onlarca koldan gürül gürül akan nehrine katışıldığında anlaşılacaktır sahte temsil siyasetlerinin siyaset olmadığı. Dindarlığa olumlu yaklaşım işçiye, emekçiye, halka olumlu yaklaşımdan başka şey değildir. İşçiye, halka olumlu yaklaştığınız sürece onların zararsız, hiç de fanatik olmayan ve hatta yararlı dindarlıklarıyla da tanışacak, korkunuzu yeneceksiniz.

İdeolojik-felsefi anlamda ise bütün “izm”lerden, “çülük”lerden uzak durulmalı, bunlar nesnel şekilde eleştirilmeli, olumlu yanlarından sonuna dek yararlanılmalı, ama olumsuz bütünlerine karşı inatçı bir ideolojik mücadele verilmeli…

Rehber sadece bilimdir ve sorgulayıcı akıldır. Bilimin başında insanı anlamaya yarayan en önemli araç evrimbilim olmalıdır, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, tarih, matematik, istatistik, biyoloji, fizik vb… Postmodern hurafeciliğe hayır, pozitivist hurafeciliğe de hayır. Tüm akıl ve bilgi güçleriyle insanlığı ve doğayı ortadan kaldıran kapitalizme ve onun yarattığı yıkıcı kültüre karşı mücadele edilmelidir. Onun yaşam tarzına, tüketim tarzına, kültürüne, sinemasına, romanına karşı mücadele. Sosyalist çekirdek hareket doğrucu olmalıdır, ahlaklı olmalıdır, ama tüm doğruları, tüm ilkeleri sorgulanabilir, değiştirilebilir, geliştirilebilir olmalıdır.

Sosyalist devrim tek kurtuluş yoludur ama bu olmadığı takdirde olana dek reformlar için, iyileştirmeler için de mücadele edilmeli. Acıların hafifletilmesi, yaşam koşullarının olumlu yönde değiştirilmeye çalışılması, halkın eğitimi vb. evet reformcu bir yan içerir, ama bazen en büyük devrimcilik budur, bazen devrime de bunlar yol açar.

Diyelim her şeyi yaptık, işçilerin, yoksulların kayda değer bir bölümünü yine kazanamadık. Her şeyi yapsak (şimdi pek az şey yapıyoruz) böyle bir olasılık pekala mevcut. O durumda da madem küçük kaldık, madem aydın hareketi olarak sıkıştık, bari inadına daha kusursuz örnek olmaya çalışalım, inadına peygamberler gibi olmaya çalışalım iddiasını yükseltmeliyiz. Hadi bunu da yapamadık, asıl sorun olan bu sorunların tartışılmasının ve sürekli gündemde tutulmasının koşullarını yaratmalıyız. Bugün yaşanansa çok büyük siyasetin çok büyük sorunlarıymış gibi gösterilen, ama hiçbir şekilde müdahale edemediğimiz için gerçekte bizim sorunlarımız olmayan gündemlerle meşguliyettir. Sosyalistlerin enerjisini, vaktini yok yere çalmadır.

Ağır sol sansür

Tam da bu nedenle sol yayınlar, pek çok aydının pek çok kez şahsen tecrübe ettiği gibi asıl sorunların üstünü örtmeye yarayan birer sansür kalesi. Cumhuriyet’inden Aydınlık’a; SoL’dan Birgün’e durum böyledir. Buralarda yazanlar kendilerinin nesnel bilgiyi temsil ettiğine inanırlar, karşısındakiler ise eşit haklarla tartışılmayacak, sesi kısılması gereken bağnazlardır. Onların bu ön kabulü ve buna uygun yayın çizgileri nesnel bilgiye en büyük düşmanlıktır.   

Buralarda yazanlar istisnasız sansürü kabul ederek yazarlar, başkalarının sansürüne göz yumarak yazarlar, suça ortak olarak, “asıl”, “temel”, “gerçek” sorunları örterek yazarlar. Sendikalardan, işçi alanından tutun, meslek odalarına; medyadan tutun edebiyata sanata, sağlıktan tutun spora, bunlar küçük “sol” çıkar ilişkilerinin üstünde oturup öyle yazarlar. Dolayısıyla “iyi” için mücadele onları da silkelemek zorunda.

Bu sansür sadece belli yazıların, bilgilerin doğrudan geri çevrilmesine dayanmaz. Aykırı kabul edilen bilgi ve fikirler sürekli geri çevrile çevrile bıkkınlık yaratıldığı için onlara zaten bir yığın bilgi-düşünce ulaşmaz. Verilen haberler öyle verilir ki, öyle yorumlanarak verilir ki, yayın ve onu çıkaranlar, o yayının yandaşlarının varsa bir eksiklikleri hiçbir zaman ortaya çıkmaz.  Ayrıca bu oto- sansür, sansür sarmalını benimsemiş, yayının son derece normal gittiğine inandırılmış bir okur kitlesi de yaratılmıştır. O okur kitlesi için o yayın, verilmesi gereken haberleri en uygun yorumlarıyla birlikte veren, olması gereken yayındır. Gündem budur ve yayın bu gündemi takip etmektedir. Bu sol yayınları çıkaranlar ve orada yazanlar sansürü en dar anlamıyla kavrarlar, sadece belli yazıların geri çevrilmesi olarak algılarlar. Bir bölümü böyle bir sorun bulunduğunu kabul eder, ama abartılacak boyutta olmadığını düşünür; bir bölümü böyle bir sansürün varlığını hiç kabul etmez. Hemen hepsi eksiklerine karşın iyi bir şeyler yaptıkları zannındadır, iyi yayın çıkardıkları hayali içindedirler. Ama dar anlamıyla sansürden daha kapsayıcı ve yozlaştırıcı bir sorundur gerçek sansür. Solun belki de en yıkıcı, en çürütücü hastalığıdır.

Daha iyi anlaşılması için bir örnek vereyim: Bir maden kazası oldu, işçiler mi öldü? O birkaç gün sistem ve iktidar suçlanarak kaza ve iş cinayeti birçok yorum eşliğinde aktarılır. Tamam, ne var bunda diyeceksiniz. O gazete tıpkı suçladığı iktidar gibi bu konuyla bir hafta ilgilenir, sonra tamamen unutur. Ta ki yeni bir katliam yaşanana dek. Katliam yaşanmasa da pek çok iş kolunda aynı risk her gün devam etmektedir. Ama gazete ve yazarları kendilerince çok daha önemli “ulu büyük üst siyaset” konularına geçmişlerdir. Ve bu büyük siyaset konuları her zaman neredeyse her gün haberlerin ve yazarların ağırlıklı temasıdır. Ne herhangi birinin iş kazaları veya başka bir temel sorun konusunda herhangi bir çalışması vardır; ne de daha önemlisi o gazeteyi destekleyen partinin, sendikanın, meslek örgütünün bu konuda ciddi, sürekli bir emeği. Dahası da var ne yazık ki, bazen bu konularda ciddi emek verenlerin işleri de baltalanmaktadır. Yüzlerce hayati sorundan hangisi o gün ortaya çıksa, bu “üst siyasetin” yalnızca bir peçetesidir, o gün sümkürülür ve atılır. Verilen haberin tantanası içinde temel gerçeğin üstü örtülür, karartma başarılıdır. Öngörüleri sürekli yanlış çıkan, sürekli başarısızlık getirerek öğrenilmiş çaresizlik yaratan üst siyasetle meşgul olmak sol duyguları oyalar, gerisi önemli değildir. Zannedildiğinden çok daha tehlikeli bir hastalıktır bu.

SONUÇ: Her şeyden önemlisi sosyalistler iyi insanlar olmak, halk katında öyle tanınmak zorundadır. Kurduğumuz veya seçtiğimiz küçük ya da büyük kabilelerimiz içinde “iyi” baskın çıkmalıdır. Bizler de bu sosyalist kabilenin “iyi” mensupları olmalıyız. Çalmayan, aldatmayan, yalan söylemeyen, özverili, sorumlu, merhametli, saygılı, ama direngen bireyler… Her ölümü sorgulayan insanlar olmalıyız. Her haksızlığın hesabını soran. Kadim “iyiliği” temsil eden… İyiliği temsil etmiyorsak ne amacımızın, ne “doğru”muzun hükmü geçer.

Sosyalizm de bir “izm”dir gerçi, baştan söylediklerimizle çelişik gibi durmasın, ama hiç değilse hayli tanımlanabilmiş, örnekleri doğrusu ve yanlışı ile ortaya konmuş, birçok yönden daha somut “izm”dir. İnsanlığın bugüne kadarki kötü sosyalizmlerden (çoğu ortalama kapitalizmden daha iyidir yine de) daha iyisini yapma potansiyeli bulunmakta. Çok çaba harcanırsa, çok emek verilirse…

Peki şu an kavranacak halka olarak neyi önerebiliriz? Bu makalenin yazarı dahil biz “solcular” kötüyüz, en azından bir bölümümüzde kötülük ağır basmasa da kötü yanlarımız çok. O halde önce bunu kabul etmeli, iyi olmaya çalışmalıyız. Akıl = zeka + karakter formülüne uygun davranmalıyız. Aklımızı geliştirmek için kötülüğü sindirmeliyiz. Ve bu nedenle bu sorunu gündemin hep en başında tutmalıyız. Ve aynı nedenle hemen her konuda boynumuzu büken, var olduğu her kurumu içindeki tüm bireyleriyle birlikte çürüten ağır sol içi sansüre karşı, sol “örtme”, “karartma”, “kapamaya” karşı inatla ve kararlılıkla mücadele etmeliyiz.  Sansürü, solun en iri sağcı kolunu kırmalıyız.  (Belirtmeden geçmeyelim, Gün Zileli şu anda sansüre karşı çok olumlu işler yapıyor sitesinde: http://www.gunzileli.com/  )

O zaman belki bir gün “Eşik”i atlarız.

Fakat şundan hiçbir dost kuşku duymasın: Uzun ve hatta orta vadede zafer hakikatındır!

Kaan Arslanoğlu

Bu makalede bahsi geçen önceki yazılar:

Marksizm Uzun Süredir Devrimci Değil

http://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/marksizm-cok-uzun-zamandir-devrimci-degil-kaan-arslanoglu/205

Sosyalistlik Bir Tür Deliliktir. Ulusalcılıkta Sağlam Duruş Neyi Getirir?

http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1239

Solcuların Siyasi Zekası Neden Çok Düşük?

http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1498

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI