O.Gürsel/Gezi ve Sol Muhalefet Üzerine Düşünmek (2) 

 

                                               “Gezi’nin önümüze … göz kamaştırıcı bir ufuk olduğunu …                                        etrafımıza bu ‘olay’ın açtığı bu ufuktan bakmanın daha                                              doğru ve daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.” (1)

 

Var olan Sosyalist Muhalefet bir sonuç olarak “gösteri siyasetinin” içinde yerini almıştır. Hiç bir zaman arzulamamış olsa da gelinen yer itibariyle durum bu.

Son yirmi-otuz yılda ne düşünsel, ne kitlesel, ne Tin’sel ilerleme kaydetmiş.  Niceliksel çöküş bir yana 19. yy Sosyalizmini savunmak için geçen yüz yılı tahrif ederek yazmak zorunluluğu hissediyor! İdeolojik savunma ezberi son 20 yılda ortaya saçılmış “insanlık suçlarıyla” yüzleşmeyi önlüyor. Sistem için öylesine zararsız hale gelmişler ki; bu haliyle demokratik devlet imajı için korunması gerekli “yapılar” olduğu öne sürülebilir.

Bu koşullar içinde…

 

“Kahrolsun bağzı şeyler!”

Neler mesela?

Ş. Argın Gezi İsyanı analizine dayalı önerilerde bulunuyor.

“…sol’un önündeki temel görev ‘devrim stratejileri’ geliştirip takip etmek değil, ‘direniş taktikleri’ arayıp bulmak… Solun temel hedefi ‘kitleselleşme değil öncelikle ‘kamusallaşma’ olmalıdır… sol kamusal dert ve tasaları kendine vesile değil, mesele edinmeli.” Bu arada yazarın ‘kamu’ sözcüğü ile “tek bir ruh tarafından hareket ettirilen tek beden” (2) tanımını anımsatalım; bu tanımlama ile yazar “hareketin” bir Tinselleşme pratiğini de içermesi, ya da hareketin bir Tinsellik içinde yer alma ihtiyacını ifade ediyor olmalı.

 

“Sol toplumun vicdanı olmak… yerine kendi vicdanının sesini takip etmeli… ‘kamunun temsilcisi olmaya çalışmak yerine, onun bir parçası haline gelmeye… bizatihi ‘kamu’nun teşkil ve teşkilatlanmasına adamaya hazır olmalıdır.” Bu tür bir “görev alma” elbette örgütlenme biçimini ve örgüt içi insani ilişkileri de değiştirmeyi gerektirecektir.

 

“… bu tür hareketleri ‘apolitik’ olarak niteleme, solun, özellikle de radikal solun … sergilenen ‘siyasal itaatsizlik’ tavrını görememesine yol açıyor. … derdi…esasen ‘kamusallaşmak’ olan bir solun bu türden eylemlere bayrakları, flamaları ile değil kendi … bedeniyle katılması…” öneriliyor. “Yer’siz davranışlar” samimiyeti, sahiciliği, güveni yaralar. Bu “hareket, birlik” topyekun davranacak refleksler kazanarak “demokratik sistem içinde ‘kontra demokratik’ eylemler marifetiyle devlet egemenliğine karşı halk egemenliğini canlandırmanın ve harekete geçirmenin yollarını aramalı…” (3)

***

Bu ülkede “gündemdeki” sorun kendi “dünyasında” henüz üretim-tüketim-bölüşüm  ilişkilerini, iktidar-tahakküm-özgürlük sorunsalını çözememiş bir Sosyalist Devrim değildir. Kaldı ki Sosyalizmin bizzat kendisi “devrime” uğramak zorundayken. İhtiyacımız olan şey “ne idüğü belirsiz” bir sosyalist iktidar da değildir; aksine iktidarı zayıflatan, güçsüzleştiren siyasal ilişkilere ihtiyacımız var; Gezi de aynı şekilde bir İktidar zorbalığına haddini bildirmek üzere patlamıştır. Sonuçları ile böylece “etkin bir siyasi güç” olunabildiği kanıtlanmıştır.

Hiyerarşik, asık suratlı, kavgacı siyaset, bu insani negatif ilişkiler bu tür bir “siyasi” birlikteliğin “gönlüne, ruhuna” aykırıdır.

 

Dindar ve olmayanların, kadın ve erkeğin, Türk ve Kürdün, cinselliği farklı olanın, birbirleri üzerinde hakları ve birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Dinsel Tinsellik bu gerçeklik üzerinden “uyumlu” bir toplum arıyorken tahakküm de üretiyor; biz ise bu “doğal” bilgi üzerinden özgürlük üretmek zorundayız. Gezi isyanı bunun mümkün olduğunu gösterdi.

Tek sorun kapitalizm değildir; kapitalistik mülkiyet ilişkilerinin yaraladığı, yozlaştırdığı insanlar “üretim ilişkileri” değişir değişmez, “eskiye” ait davranışsal alışkanlıklarını hemen terk etmeyecektir. Nasıl ki feodal kültürün içinde “burjuva-kentli” kültür gelişmişse, günümüz kapitalist/Neo-Liberal kültür içinde de bencillikten uzaklaşma gayreti ile tabiata, kentlere sahip çıkan bir kültürel süreç beslenebilir. Bu “yolda olmak”, bu yolda mesafe almak için ortak mücadele alanlarında, mekanlarında karşılaşan insanlar arasında, insani-siyasal-kültürel-örgütsel ilişkilerde rekabet ve hiyerarşi taşımayan gelenekler yaratmak vazgeçilemezdir.

 

İktidar hayali bile insanları, örgütleri katılaştırıyor. İktidar arayan her insanın sahiciliği kayboluyor. “… Gezi’nin … ‘iktidar alanı’nın tamamen dışında konumlandığını, tüm gücünü de buradan aldığını düşünüyorum.” (4)

Örgüt, parti içi iktidar olma, koruma süreçleri de insani kirlenmeleri koşulluyor. İlkesiz ittifaklar, yüzüne gülümseyip kuyu kazmalar, insani acımasızlıkları besleyen, bulaştıran, alışılan “minik kötülükler”, çok büyük “kötülükleri” besliyor; iktidar mücadeleleri, “vaad edilen” dünyaya ait inandırıcılığı en başından tüketiyor. Bu yapılar, “iddialarına” aykırı tahakküm ilişkileri üretiyor; “Özgürlükçü Tinsellikten” uzaklaşıyorlar. Korkunç bir çelişki içinde “yok etme/değiştirme” iddiası taşıdığı Tahakküm-sömürü hayatının aynını, kendi içinde yeniden, yeniden üretiyor; çıkış ideallerinin o kadar uzağına düşüyor ki bulunduğu konumu savunma adına samimiyeti yitirmiş “ruhsuz” bir dil’e sığınıyor. (*) “Oysa Gezi’nin ‘post politik’ duruşu ve tavrı esasen tam da bu geleneksel politik kültüre karşı çıkar… (abç) sadece politik sisteme değil onun içinde yer aldığı politik kültüre de itiraz eden bir hareketin (abç)… ‘kontra-politik” olarak nitelendirilmesi çok daha yerinde olacaktır.” (5)

 

T. Bora da Gezi İsyanı analizinde benzer umudu ve kaygıyı dile getiriyor. “Bir kazanım olarak iktisap edebilecek mi? Bir ‘devrimde devrim’ olacak mı; insanları dönüştüren bir deneyim, muhalefetin, politikanın, demokratikleşme ve özgürleşme mücadelesinin dönüşmesine (abç) katkıda bulunacak mı? Yoksa yetersizliğini, darlığını açığa vurduğu yapılara (abç) yeni moral ve kadro kaynağı temin etmekten ibaret mi kalacak?” (6)

 

Devrim’i mümkün kılacak Devrim için…

Gezi İsyanı “genlerinde, “şifresinde” bize Devrim yapacak Devrim imkanlarını göstermiştir.

Artık işçi sınıfının Devrimci olmadığı görülmektedir! Soma katliamı sonrası bile sesi çıkamamıştır. İşçi sınıfı adına Devrimci Politika “ütopik sosyalizm” kategorisine dahil olmaktadır.

Gezi bileşenleri olarak; tüm çalışanlar, tüm mülksüzler, sigortadan alacakları emekli maaşı ile yaşayacak olanlar ve bu maaşı da alamayacak olanlar, tüm işsizler, özgür, neşeli bir ülkede yaşamak isteyen tüm gençler, taşeron sistemin ucuz işçileri olacak üniversiteli delikanlılar, Neo-Liberal kapitalizmin önünde sonunda tüm ülkeyi vahşi bir orman hayatına döndüreceğini anlayanlar, Din ticareti yapan Dincilerden olmayan dindarlar, anadilde eğitimi “kutsal” hak görenler, emeğe ve kutsallara saygı duyanlar, kadın ve çocuk şiddeti-istismarına öfke duyanlar… Bir ORTAK MUHALEFET ÇATISI altında, BİRLİKTE MUHALEFET neşesiyle Devrimi mümkün kılacak “kültürel bir Devrim” için yola çıkılması gerekiyor.

Cephe değil!

Cephe “zamanında ve gerektiğinde” saldırma, iktidar amacıyla da kullanılabilir; oysa bu yapı yalnızca bir “savunma tahkimatı” içindir! Her bireyin varsa, ait olduğu siyasi yapısının-örgütünün ‘iktidar’ mücadelesi ile bu yapıdaki varlığı, iktidar oluncaya dek çelişmeyecektir!

Bizi-kendimizi iktidarın kötülüklerinden korumak için; salt savunma amaçlı bir ORTAK MUHALEFET!

Biliyoruz ki boynuna hangi tabelayı asarsa assın tüm iktidarlar, önünde sonunda gücünün sınırlanması gereken “egosal hastalık” yuvaları olacaktır.

 

—————————————————————————————————————-

1. Şükrü Argın. Gezi’nin ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol. Agora kitaplığı.  sf 9

2. agy sf XVII

3. agy sf 84-85

4. agy 46

5. agy sf 30

6. Aktaran Ş. A. agy sf 21

 

(*) Ruhu olan dil’e örnek…

 

Meksika Kenti…

Geldik.

İşte buradayız.

Biz, Ulusal Yerli Kongresi ve Zapatistalar, hep birlikte sizi selamlıyoruz.

Erkek kardeşlerim, kız kardeşlerim

Yerli, işçi, çiftçi, öğretmen, öğrenci, ev kadını, şoför, balıkçı, memur, emekçi, işportacı, sokak çetesi, işsiz, gazeteci, dindar, homoseksüel, lezbiyen, transseksüel, sanatçı, militan, entelektüel, eylemci, denizci, asker, atlet, meclis üyesi, bürokrat, erkek, kadın, çocuk, genç, yaşlı.

Ulusal Yerli Kongresi’nin erkek ve kız kardeşi, Meksika’nın yerli halkları…

Biz burada olmamalıydık.

Bunu duyduktan sonra, benim arkamda olanlar eminim ki beni ilk kez kızgınlıkla alkışlamak isteyecekler. Bu nedenle tekrar ediyorum:

Biz burada olmamalıydık.

Burada olması gerekenler, yerli Zapatista komünleri, onların 7 yıllık mücadele ve direnişleri, sesleri ve yüzleridir.

Zapatistalar, erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, Zapatista Ulusal Özgürlük Ordusu’nun dayandığı temeller, yürümemizi sağlayan ayaklar. Konuşmamızı sağlayan ses, bizi görünür kılan yüz, bizi yönlendiren akıl.

Burada olması gerekenler, başkaldıranlar, onların inatçı gölgeleri, sessiz dirençleri, canlanan anılarıdır.

Başkaldıranlar, EZLN’nin sıradan neferleri olan kadın ve erkekler, halklarımızın yüreğinin bekçisi olanlar…

Sizi görmeyi, sizi duymayı ve sizinle konuşmayı hak edenler onlardır.

Biz burada olmamalıydık.

Ama buradayız.

Yerli kardeşlerim

Yerli olmayan kardeşlerim

Biz bir aynayız. Burada, görmek ve görülmek için, bizi görmeniz, kendinizi görmeniz ve ötekinin kendisini bizim görüntümüzde görmesi için biz buradayız. Buradayız ve biz bir aynayız. Gerçek değil, yalnızca bir yansıma. Işık değil, yalnızca yansıyan ışık. Yol değil, yalnızca birkaç adım. Rehber değil, bizi sabaha çıkaracak sayısız yollardan biri.

Meksika kentinin kardeşleri

Biz “biziz” dediğimizde, aynı zamanda “biz değiliz” ve “biz olmayacağız” demek istiyoruz. Yukarıdakiler paradır ve onun için konuşanlar bu sözleri dikkate alıp dinlemeli ve ne olduğuna dikkatlice bakmalılar ki, baktıklarının neyi istemediğini görsünler. İşte bunun için.

Amacımız iktidar ya da iktidar sahibi olmak değil. Bir yol ve bir söz dayatmak değil. Asla böyle olmayacağız.

Biz, yalnızca aşağıdan gelebilecek olan adaletin, yalnızca birlikte kazanılabilen özgürlüğün, her zaman ve her aşamada mücadelesi verilen demokrasinin, yukarıdan gelmesini aptalca umut edenlerden değiliz. Biz böyle olmayacağız.

Biz, yeni birtakım sözcükler ardına kendini gizleyen kaypak bir hesap değiliz, biz sonsuz savaş özlemindeki sahte bir barış değiliz, biz, önce “üç”, sonra “iki”, sonra “dört” ya da “hepsi”, ya da “hiçbiri” diyenlerden değiliz. Böyle olmayacağız.

“İyimser” ve “sağduyulu” gibi davranıp her şeyi geçiştirmeye çalışan ve gittikçe gülünçleşen bir iktidarın “sabah pişmanlığı” değiliz. Böyle olmayacağız.

Biz onların mikrofonu değiliz.

Bütün seslerin arasında bir sesiz.

..

Biz bir yankı olmaya devam edeceğiz, biz bir ses olmaya devam edeceğiz.

Biz bir yansıma ve çığlığız ve her zaman öyle olacağız. Biz bir yüze sahip olabilir de, olmayabiliriz de, silahlı ya da silahsız, biz Zapatistalarız ve sonsuza dek böyle olacağız…

Biz asiyiz ve asi olacağız. Herkesle birlikte olmak istediğimiz için olacağız. Savaşsız, bir yer ya da bir yol olarak. Çünkü toprağın rengi böyle buyuruyor:

Mücadelenin birçok yolu ama yalnızca tek bir yönü var: Toprağı örten tüm renklerle birlikte bir renk olmak. …

Onlar, bir gösteri seyretmek için ve hatta dinlemeden duymak için burada olduğumuzu söylüyorlar. Bizim az olduğumuzu, bizim zayıf olduğumuzu, bir fotoğraftan, bir anekdottan, bir manzaradan, son kullanım tarihi yakın, kolayca tüketilen bir üründen daha fazla bir şey olmadığımızı söylüyorlar.

Meksika kenti…

Biz buradayız. Toprak renkli asiler olarak buradayız ve haykırıyoruz:

Demokrasi! Özgürlük! Adalet!

Meksika

Biz buraya size ne yapmanız gerektiğini söylemeye ya da size belli bir yol göstermeye gelmedik. Sizden saygı ve alçakgönüllülükle yardım istemeye geldik. Toprağın rengini taşıyan bizler bu bayrak altında onurlu bir yer edinmeden güneşin doğmasına izin vermeyin.”

Toprağın rengi
11 Temmuz 2008 Cuma
Meksika Kenti…

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI