O. Gürsel / GEZİ İSYANI ÜZERİNE … (1) Gezi bir serap mı, vaha mı?

 

Marksizm ağır yaralı; elbette iyileşecek! Ama ciddi bir rehabilitasyondan geçmek zorunda. Bazı “doku” nakillerine gereksinmesi var!

Leninizm, Maoizm Marksizm gövdesinde çiçeklenen kadim umutlardı; ne acı meyvelere dönüştüler. Şimdi bu “acı meyveler”, özlediğimiz özgürlükçü hayatın hangi “dokularına” nakil edilebilir; yoksa yalnızca başarısız bir geçmişin bilgisi olarak mı kalmalılar? Elimizde kalan mı bu! Böyle olmuyormuş’un saf deneyimi.

 

Yine de elimizde kalan bir “Sosyalizm” var! Bir zamanlar “ütopik”, “bilimsel”, “sovyet” ön adlarıyla yazılmıştı “nüfus kayıtlarına”. Şimdi pek anılmıyor; silindiler. Bu “çıplak” bekleyen Sosyalizm, binlerce yılın mülkiyetçi sistemleri üzerine kolayca eklemlenmiş  Kapitalizm yanında bebek sayılır. Bu “bebek” önüne, arkasına “uygun” adlar bekliyor.

Konuşmayı iyi beceriyor! Son 150 yıldaki “acıklı” sesler, onun “gaz sancısı” ile ortalığı inleten çığlıklarıydı. Yalnızca “sevenlerinin” hoş görü ile karşıladığı.

Anarşizm! “Siyah” bebek! İlgilenilmemiş, umursanmamış; cin gibi, elmas karası gözleriyle erken konuşmuş olsa da kulak verilmemiş!

İki kardeş bunlar; tüm insanlığın kardeş, akraba olduğu orta Afrika’dan kuzeye doğru yolculuğun öncesinde olduğu gibi… Bu iki “bebeğin” kardeş olduğunu anlamak için yaşanılacak ne çok hayatlara, düşünsel ne çok itişip kakışmalara ihtiyaç olacak, kim bilir?

Göremeyeceğiz!

Otonomcu, öz yönetimler kapitalist-emperyalizmin Neo-Liberalizm çölünde birer vaha mı? Çölde susuzluktan geberirken vaha ile serap aynıdır! İçildiğinde anlaşılacak gerçeklik. Su mu, kum mu?

 

Gezi İsyanı, bir vaha alanıdır! Serap değil…

Bu ülke için Gezi İsyanı “eski dünya”ya ait, bilinen Sosyalist muhalefetin gömüldüğü cenaze töreni sayılmalı! Yaşanılan hayatın bir yanı ile “ölülerin hükmünde” olduğu gerçeğini görmezden gelmeden, kimi ölülerin mumyalandığını da anımsatarak ekleyelim; her “beyin ölümü” gerçekleşen hemen gömülmüyor; dokularının nakli için makinede bekletiliyor!

O gecenin sabahında yakılan çadır ateşleri, “üzerinden geleni gideni” çok Avrasya Köprüsü ülkemizde yaşayanlara yol gösteren bir aydınlık sağlayacak mı? Belki önümüzdeki bir kaç on yıl için “Nasıl bir muhalefet yapılmalı’nın” yanıtlarını mı taşıyor? Sentetik çadır kumaşları ile birlikte, son 150 yılın dogmatik “ilerlemeci” tarihsel haritası da yanmışken.

Sosyalist ideoloji çırılçıplak! “Geleneksel Sosyalist”  ideolojinin sözcükleri, kurulan cümleler, “kitlesiz”, kimsesiz. Kendini söz olarak çoğaltmak için yaşıyor sanki. Kimse Diktatörlük istemiyor! Proletarya dahil! “Bu hareketin esas yönelimi, bütün siyasal örgütlere olan güvensizlikten kaynaklanıyor ve temelde haklıdır.” (1)

*

Neolitik devrimden sonra, insanlığın ikinci büyük devrimi, Bilim-Endüstri sıçrayışında, makineler ve elektriğin parlak ışığı ile gözleri kamaşmış 19. yy sosyalizminin insan-insanlık Tin’ine körleşmesine haksızlık ediyor olabiliriz; ama geçmiş, haksızlık etme riski göze alınmadan eleştirilemez. Bu eleştiri-köklü “revizyon”, “insanlığın” son otuz-kırk yıldır Kapitalizm/Neo Liberal Kapitalizm karşısında tam bir “acz” içinde yaşadığı göz önüne alındığında “yetersiz”  kalmaktadır; öncelikle “iyi ruh” taşıyan, “geleneksel” Sosyalist siyaset içinde tıkanıp kalmış çok insan için. Gezi İsyanından “hayati” dersler çıkartmak için hala “kaybedilecek” uzun bir zamana ihtiyaç var görünüyor!

 

19. yy Sosyalistleri ve 1917 devrimini yapanların, Devrim öncesi ve Devrim sırasında tam da içlerinde taşıyorken inkar ettikleri Tin gerçeğinin inkarı ile kolaylaştırılmış Stalin vahşeti, tam da bu nedenle kaçınılmaz oldu! Şahsen tüm “kötülüklerden” sorumlu tutulamayacak “zavallı” Stalin, sonuçta yalnızca ülkesinin, çağının Sosyalistlerine değil geleceğin Sosyalizmine de en büyük kötülüğü, Tin’i öldürerek yaptı. Bu “cinayet” sonucunda “kimsesiz” kalmış Sosyalist Tinsellik, son 80 yıldır yaşayabileceği yeni gövdeler arıyor! Ezilenden, mazlumdan, insan acısını dindirmekten yana bir Tinsellik, elbette “zalim sosyalistlerde” ve katlettiği bedenlerde de kendine yer bulamazdı!

Kaçınılmazdı; kendi Tinselliğini katletmiş ve “Ruhsuz” kalmış Sosyalizm, milliyetçi ve/veya Dinsel tinsellikten medet umar hale geldi. O yıkık, dökük “aristokrat” konağının kimi odalarına Dinsel, Milliyetçi tinsellikleri kiralamaya çalışıyor; yeter ki iktidar olsun; sonrası malum; onları sırayla kurşuna diziverir! Ve kendi sosyalizmini kurar! Bilinen Mafya Şefleri sosyalizmini…

“Sol örgütlerin yöneticileri genellikle gerçeği ifade etmekten korkan bürokratlardır ve üstelik bu korkaklığı kendi üyelerine de aşılarlar… nice militanın örgüt içinde fikir ya da itiraz beyan ederken bir fare kadar korkaklaştığı bilinen bir gerçektir.” (2)

 

“Geleneksel Sosyalizmin” hakir gördüğü, kendinden kovduğu “Tin” bu ülkede nerede yaşayabilirdi; 1977 1 Mayısında olan biteni görmüş bu parkın ağaçlarından başka!  Zulüm ve aşağılanmadan acı çeken Tin, o sabah, Neo-Liberal vahşiliğin zavallı makine adamlarının alçakça saldırısı ile uyandırıldı! “İsyan” etti! 1 Mayıs 77’deki İktidar Vandalizm’ini anımsamıştı; “uyandı” ve milyonlarca gövdeye sirayet ediverdi! Öylesine pervasızdı ki! Doğası gereği görünmüyordu ama oradaydı! Neredeyse elle tutulacaktı; olur da tutulsaydı, kuşkusuz CMUK’nun hangi maddesi ile ağırlaştırılmış müebbet yiyecekti!

*

Bu Tin, yazık ki Ş. Argın’ın da güzelim yazılarında adıyla kendine yer bulamıyor. “Çokluk”, “kamu” gibi “itici” adlarla anılıyor; yazarın dilinin ucuna geliyor ama yazılmıyor!

“Tek bir ruh tarafından hareket ettirilen bu bedenin Gezi’de vücuda geldiğini ve onun tek kelimeyle ‘kamu” olarak adlandırılabileceğini düşünüyorum.”

Çok ihtiyaç olduğunda bile,ancak “Daimon” diyebiliyor.

“Gezi direnişinin dışarıdan…  apolitik görünen… veçhesinin büyük ölçüde söz konusu direnişin ‘daimonik’ doğasından kaynaklandığını… direnişin bu doğası görülemediği için böyle nitelendirildiğini düşünüyorum.”

Tümüyle karşılamasa da ifade edilmek istenileni kolayca iletilebilecek Tin sözcüğünden ısrarla kaçınıyor Ş. Argın. Daimon, “Antik düşünce geleneğinde … yani tanrılar alemi ile insanlar dünyası arasında aracılık yapan ve her iki tarafa da ait olmayan müphem bir varlık…” (3)

Ek 1’de Ş. Argın uzun, uzun bu Daimon” dan söz ediyor. Büyük olasılıkla J. Kovel’in Tarih ve Tin’i ile karşılaşmamış. Çok yazık olmuş.

 

Gezi’de neden gezilmedi; bir İsyan oldu!

Ş. Argın’ın kitabında bu isyan’ı kışkırtan, en tabanda “Liberal Demokrasi” karşısındaki birey zayıflığı, yok sayılmaları, güçsüzlüğü gibi öncül gerçeklikler; Neo Liberal ideolojinin Kent Mekanlarını ruhsuz, alışveriş merkezlerine çevirme, “güvenli” mekanlar olarak “gösteri” alanlarına döndürme politikaları çok iyi anlatılıyor. Yazar Liberal, Neo-liberal süreçlerin koşulladığı süreçlerin bizi nasıl isyanın kıyılarına taşıdığını açıklasa da iyi bir okuma ile İsyan’ın gerçek “özgünlüğünü” anlaşılır kılıyor. Daimonik!

Ve bu adlandırma Tinsellik kavramına tümüyle özdeş! Materyalist-Diyalektik Tinselliğe!

Biliyoruz! Fazla “pozitivist akıl”, insani-toplumsal süreçlerin de, on binlerce yıllık doğa tarihi içinde, milyarlarca ağaçtan “türemiş” ekosistemin aynını bir “Tinsellik” olarak yarattığını görmek istemiyor; “Dinsel inancın/aklın” bu “gerçekliği” çok iyi görmüş olduğu için hala ayakta dimdik durduğunu da!

 

“Sol’da” ikamet eden o “diyalektiksiz” ve “fazla” materyalist akıl, Din ile Tin’in farklılıklarını; bilinen Din’lerin Tin’in yalnızca bir yabancılaşmış hali olduğunu, aşırı pozitivizmin dogmasına kapılmış, anlayamıyor. Olası iktidarının düşmanı gördüğü Tin’selliği ideolojilerden çıkartmaya çalışanlar, Din karşısında hep yenik düşüyor!

Alt yapı-üst yapı diyalektiğini çözememiş; bıktırıcı gevezeliklerle konuşuyor. Oysa hayat hiç bir zaman bilinen düz yazıya, nesre sığmayacak! Bu ve benzeri isyanlar öncelikle Tinsel olduğu için, ancak sahici sanatçıların yapıtlarıyla, müzik ya da şiirlerle anlaşılabilir; elbette o Tin’i de taşıyanlar tarafından!

Malum “düz yazıya” bu inanç nereden geliyor? Bu, bir entelektüel zaaf olmalı! “Ben her şeyi anlar ve anlatabilirim…” Ş. Argın bunu deniyor; başaramıyor; başaramadığını anlıyor; açıklıyor; “Daimonik!”

***

Bir olguya kendi gerçekliğinin üzerinde anlam ve güç vehmedilmesi yanlış vargılara ve üzerinde kurgulanacak siyaseti de trajik yanlışlara sürükleyecektir. Bu bağlamda Gezi İsyanı da “Esasen ‘sayarak saymama’ tavrına, varlıkları üç-beş olarak sayma kibrine isyandır Gezi, nihayetinde.” (4)

Bu en başından da görünür bir gerçeklikti.

Bu insani bir isyandı! Evet, isyan! Ölümlü bir gövde taşıdığını bilen ve sağlıklı bir ruha sahip hiçbir insanın taşımaması gereken kibriyle Erdoğan’a, yalnızca kendi gibi yaşamayan her insana değil, en yakınındaki partili arkadaşlarının bile insanlığını, onurunu, kişiliğini ezmiş bir “başkan babaya”, bir Makyavel “hükümdara”, bir Padişah, bir tiran’a karşı isyan.  Bu eylemler, on yıldır süregelen aşağılanmayı, değersizleştirme ve ötekileştirmeyi, edilmiş nice hakaretleri sineye çekmiş ruhların sonunda dolup, taşması, bu öfkenin İSYAN’ıdır!” (5)

 

Gezi bir “laboratuardır.” “Görünmeyen’in” araştırılacağı…

“…Özgürlük, eşitlik bağımsızlaşma söz konusu olduğunda her                                          şeyi halk ayaklanmalarına borçluyuz. (6)

 

Ş. Argın bu görünmeyene “Daemon” olarak ad verenleri izliyor.

Tin’selliğin, İsyan Ruhunun incelenmesi ve geleceğin siyasasına ışık tutması için 31 Mayıs gecesini izleyen Haziranın ilk bir kaç günü özenle incelenmeli! “… olayın ilk anlarında diyebileceğimiz denli sınırlı bir zaman diliminde beliren o ‘an’da ve o ‘yer’de parıldadığını düşündüğüm bir şeyin ısrarla takip edilmesi gerektiği kanaatindeyim…”(7)

 

Gezi İsyanı en başında da hiç bir siyasal değişiklik yaratmayacak “aşırı bir itirazdı!” Hem çıkış nedenleri ile hem de verili ekonomi-politik koşullar nedeniyle. Askeri bir darbe katalizörü olabilir miydi? Bu “ruh” bunu amaçlamıyordu; ötesi de kendini ilgilendirmezdi! İsyan zorbalığa, kibre, yok sayılmaya, aşağılanmaya, adaletsizliğe karşı taşmış bir “Yeter, Lan” diyordu yalnızca. İsyan, “… esasen sistemi karşısına alan değil, tam tersine bizatihi sistemin karşısına aldığı eylemlerine dayanıyor.” (8)

 

Güçsüzlüğün Gücü

“Yaşadım bir kaç bin yıl, acılara tutunarak…”

 

“Reel Sosyalist” retoriğinde “güç” önemli bir yer tutar. “Haklıyız, güçlüyüz… Tarihsel ilerleme bizi işaret ediyor; kazanacağız! … emperyalizm, kağıttan kaplan…” vs. Gerçeği inkar eden, “gaz veren”, motivasyon içeren iri, iri laflar! Ve gerçek karşısında ricatı kolaylaştıran; 1980 Türkiye’sinde olduğu gibi!

Güç doğrudan örgütlenmiş silahlar, polis, ordu, işkence haneler, basın, yargı vs. ise biz hep güçsüzdük ve güçsüzüz! Ve bu utanılacak olan değildir; kadim Adalet Arzusu, güçsüzlüğün iktidarsız-iktidarını talep etmez mi? Hükmetmek için kullanılacak gücü ne yapsın? Güç arayanlar iktidarların “bendeleri” olsunlar ve öyle de olmuştur!

“Kısacası ve daha önemlisi bizim gücümüz güçsüzlüğümüzde; bunu asla unutmamalıyız.” (9)

 

Biz, köleler, işçiler, mazlumlar, yoksullar en az son beş bin yıldır, egemenler ve zalimler karşısında neredeyse her zaman güçsüzdük; zaferlerimizin ömrü hep günlerle sayıldı! Biliyoruz ki zorba egemenler de her zaman  korktukları kadar zalimdiler; ve hep zulmettiler! Sefil gövdeleri yalnızca yaşadıkları zamana aitti. Olur da bir Tin’sel gurur ve idealizmle yola çıkmış olanlar da ne kendilerine ne de izleyenlerine “mutluluk” sağlayabilir. “Ne kendi etti rahat, ne kimseye verdi huzur!” Bakınız, RTE! Hangi sağlıklı insan onun yerinde olmak ister!

Biz hep güçsüzdük! İnsanlara hükmetmek, işkencelerle çığlıklar attırmak, katliamlar yapma gücü istemedik; bu anlamlarda elbette güçsüzdük! Ama güçlüyüz de!

“Ezilenlerin gücü güçsüzlüğünden gelir! Güçsüzlüğünden, ama haklılığından. Taksim gezi parkında bir avuç çevrecinin zorbalıkla kovulması nasıl da güçsüzlüğün gücüne dönüştü. Bir avuç çevreciye vahşice saldıranlar, o onlarca robokop polis arkadaşına sırtını dayamış, tam teçhizat, kurulu bir “makine adamın”, kendi halinde “güçsüz” bir insana, “kırmızılı kadın’a” o utanç verici saldırısı,  nasıl da “güçsüz insanların” vicdanlarını harekete geçirip, büyük bir insani güce dönüştü! İşte bu Tinsel bir güçtü; kasları, silahları güçsüz ama “Ruh’u” güçlü! Önünde durulamayacak “İnsanlık Ormanı Ruhunun” gücü…” (10)

 

“Bütün bunları kim başarabilir? Hiç kimse! Yani sadece Nemo başarabilir. Hiçliğin gücüne güvenen, yokluğun varlık, namevcutun mevcut üzerindeki hakkını teslim ve talep eden…”  (11)

Madem Sol-Sosyalist muhalefet bu isyanda “taca atıldı!”. Madem son 35 yıldır hak ettiği, başarmak zorunda olduğu muhalefet gücünü sağlayamadı. Madem Sol Sosyalist siyaset isyana hazır insanlardan bile habersiz! Onlara güven veremiyor…. Her şeyi yeniden düşünmek zorunda. Zorundayız. Geçmiş böylesi hezimetler içeriyorsa, bu hezimeti koşullayan “dünyanın zihniyetinden” koparak yeni bir Paradigma içinde yaşaması gerektiğini görmeli; son 10 bin yılı yeniden gözden geçirmek gerekiyor! “Eski Devrim paradigması yeni bir devrimle paramparça olmuş.” (12)

Gezi İsyanı kadınların “muhalefet hareketindeki önemini kanıtladı; “ebedi güçsüz” ama “korkulduğu” kadar “güçlü” olan kadınlar… “Gezi’deki karnavalesk kalabalık maskülen değil esasen feminen bir ruh ve bedene sahipti.” (Ş. Argın) “Örneğin genç ve orta yaşlı kadın nüfusu diyebilirim ki, erkek nüfusuyla eşitti, hatta belki daha fazlaydı. Ve bu kadın nüfusu, barikatların en önünde de erkek nüfusundan geri kalmıyordu.” (13)

————————————————————————————————————-

(2) Gezi ve Sol muhalefet üzerine düşünmek

————————————————————————————————————-

(1) Gün Zileli. Haziran Günleri. Gezi Notları 1. Baskı 2014 sf 48)

(2)agy sf 196)

(3) Şükrü Argın. Gezi’nin ufkundan: Liberal Demokrasinin Krizi, Kamusallık ve Sol. (Agora kitaplığı. 1.basım. 2014) sf 61

(4) agy. sf 72

(5)31 Mayıs-1 Haziran….. http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1115

(6) (Aktaran) Ş. Argın agy. sf 4

(7) agy. sf 21

(8) agy. sf 46

(9) agy. sf 46

(10) Gerçek İhtiyaç Din mi Tinsellik mi? (3) O. Gürsel 17.7.2013 İnsanbu.com)

(11) Ş. Argın. agy. sf 86

(12) GZ. Haziran Günleri sf 56

(13) agy. sf 83

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI