Demirtaş’ın Alkışı

Jiyan sitesinden alınmıştır.

Ağustos Tepesi

Em City

Demirtaş’ın Erdoğan’ı alkışlaması üzerine yazmak için Demirtaş’ın açıklamasını bekliyordum, nihayet geldi. Şöyle diyor Demirtaş:

“Salonda iki Cumhurbaşkanı adayı vardı, biri kazandı. Biri de bendim. Rakibim kazanmış kürsüde yemin ediyordu. Salonda hiç kimse alkışlamasaydı dahi ben alkışlardım. Erdoğan’ın kişiliğini alkışlamak değil, yüzde 52 oy veren iradeye duyduğum saygının ifadesi. Alkışlanması gerekiyordu, o iradenin. Adaletsiz olduğunu biliyoruz ama O’na oy verenler, aptal, gerizekalı ya da hırsız değil halktır ve halk ayakta alkışlanır. Halkın iradesi ayakta alkışlanır. Ben yapmasaydım benim kişiliğime, siyaset anlayışıma ters olurdu.”

            Halk demiş. İrade demiş sonra. Milli irade değil de halk iradesi. Burası epeyce önemli. Bir gerçeklik arz ettiğinden değil. Suniliği ölçüsünde önemli. Milli dese hafazanallah sağcı olur. Halk diyor. Çünkü biliyorsunuz halk acılarla yoğrulmuştur. Ezilir falan, inanılmaz şeyler. Halk deyince daha bir sol olur. O yüzden halkın iradesinden bahsediyor Demirtaş. Halk demesi çok güzel olmuş o açıdan. Halk diyerek kendisini milli görüşten ayırmış önce. Ama dur hele, daha neler var. Halk oldukları için aptal, gerizekalı ya da hırsız değil bu kitleler. Sömürülüyorlar neticede. Biz onların güzel taraflarını görebilen bir siyasetiz.

            Şimdi, Sayın Demirtaş. Siz çok daha iyi bilirsiniz. Ama benim de dilim döndüğünce fikirlerim, öğrendiklerim var bu hususta. Halk dediğiniz, homojen saydığınız bu kitle,  aslında sınıflı bir topluluktur. Bir soyutlamaya kalkarsak (hazır kalkılmışı var) burjuvaziden ve proletaryadan oluşur. Bu soyutlama elbette bir fikir vermek amaçlıdır. Meridyenler gibi. İkiye bölünmüş yeni bir homojenliği kastetmez. Sınıflı toplum düzeni olan kapitalizmin dinamikleri, burjuvazinin proletaryayı sömürmesiyle sermaye birikimi sağlamasına imkan verir. Sermaye, sermayeyi üretir. Ancak sermayeyi üreten işgücüdür. Bu sebeple burjuvazi, ortaya koyduğu ilk sermayenin proletarya tarafından devamlı büyütülmesi sonucu proletaryaya hükmeden konuma gelir. Bu soyutlamanın kilit noktası şudur: bu düzenin kaymağını burjuvazi yese de proletarya da burjuvazi kadar bu düzenden sorumludur. Eğer ahlaki bir argüman sunacaksak proletarya da kirlidir. Birbiriyle eşitsiz fakat uyumlu çalışan bu sınıflardan halk diye söz ediyorsanız, durun hele. Halk bu düzenin doğrudan müsebbibidir. Bir sürü teori vardır bu hususta, neden proletarya bu düzeni üretmeye devam eder diye. Tarihsel zorunluluk diyeni var, haz diyeni var. Ya da çok sevdiğinizi söylediğiniz Gramsci gibi rıza diyeni var. Önemli değil burası. Önemli olan, proletaryanın bu düzeni değiştirebilecek potansiyel bir gücü olması. Potansiyel ama. Harekete geçmiş değil. Bir sosyalist olarak tanımlıyorsanız kendinizi, bu potansiyel gücü harekete geçirme hususunda adımlar beklerim sizden. Çünkü potansiyel güç demek kinetik teslimiyet demektir. Kalkıp da teslimiyetin, -potansiyel bir gücü olsa da teslim olmuş- proletaryanın iradesine methiye düzecekseniz zahmet etmeyin.  O iradeyi halk iradesi diyerek güzel göstermeyin. Sizin bahsettiğiniz şey, adıyla sanıyla milli irade. Kendisi %52 civarlarında seyrediyor ve muhalefet sıralarından gelecek pohpohlamalara da hiç ihtiyaç duymuyor.

Alkışlamasaydım siyaset anlayışıma ters olurdu demişsiniz. Sizin siyaset anlayışınız rıza göstermiş bir topluluğun rızasını yönlendirmek midir yoksa rızaya saldırmak, rızayı ortadan kaldırmak mıdır? İyi düşünün Sayın Demirtaş. Görüyorum ki sizden daha fazla önem atfetmişim kıymetli yarışınıza. Ben sizin cumhurbaşkanlığı adaylığınızı, sizin de seçimden önce ifade ettiğiniz gibi, bir umut olarak nitelendirmiştim. Yok canım, öyle parlamenter sistemdir, demokrasidir falan bunlara inandığımdan değil. Ama biliyordum ki benim gibi insanlar var. Benim gibi insanların bir kısmı oy vermedi. Bir kısmı ise sizin temsil ettiğiniz ilkelere değil de “değişim umuduna” ihtiyaç duyduğu için oy verdi. Radikal demokrasiye gönülden bağlı olduğumdan, inandığımdan falan değil de emperyalizm dışında, devlet dışında, millet dışında, tek adam dışında bir siyasetin mümkün olduğuna inanan insanlar olsun diye size oy veren bir kitle vardı. Bizi ikna edin diye değil de daha fazla televizyonlarda görünün, bugüne kadar mevcut siyasetin dışını düşünmemiş bir insanın kafasında bir soru işareti yaratın diye o vermiş bir kitle vardı. Meğer bir yarışmış bu. Siz katılmışsınız ona. Kaybedince de, çok büyük zarafet göstermişsiniz, kalkıp alkışlamışsınız rakibinizi. Belki Mersin’in bir dağ köyünde dededen MHP’li bir ailenin küçük yaşta evlendirilmiş iki çocuk annesi bir kadınına umut olmuştunuz. Ama var olun. Ona, kaybettiğinde kalkıp alkışlamayı öğrettiniz. Ne güzel oldu o alkış öyle. Çok sulu oldu. Çok ajite koktu biliyorum. Ama biliyorum ki seçimden önce sorulsaydı size: “Mersin’in bir dağ köyünde dededen MHP’li bir ailenin küçük yaşta evlendirilmiş iki çocuk annesi bir kadınına umut olmak için mi adaysınız?” diye, bütün temiz kalpliliğinizle “Elbette” derdiniz.  Meğer siyasetten anladığınız, zorbalığa karşı direniş değil, sınırları önceden belli demokrasi tiyatrosunun güzel bir tiradıymış. Oyun bitti, perde kapandı, alkışladınız.

Küstahlık mı ediyorum? Evet. Fazla mı ileri gidiyorum? Evet. Ama siz de beni anlayın Sayın Demirtaş. Ben mecliste Recep Tayyip Erdoğan’ı alkışlayan bir adaya değil Diyarbakır’da TOMA’nın sırılsıklam ettiği fakat yine de işaret parmağını kaldırmış meydan okuyan bir sosyaliste oy verdim. Yiğit Karakan’ın (@kalashniqov) dediği gibi gözlerindeki Kürt çocuğunu asla kaybetmemiş bir insana oy verdim. Lütfen rızayı değil, direnişi alkışlayın. Eğer içinde darbe görmezseniz. Sahi bir de o var. Rıza göstermiş kitleye karşı Mevlana’yı oynarken direnenlerin içinden hoşa gitmeyen unsurlarla aranıza mesafe koymuşluğunuz var. Keşke o halkın iradesini de tereddütsüz alkışlayabilseydiniz Sayın Demirtaş. Ah şu CeHaPe zihniyeti öyle değil mi?

“İlk turda Erdoğan’ı o kürsüye çıkaran CHP yönetiminin tartışılması lazım. Ben üzerime düşeni yaptım, oyumu, heyecanı artırdım. CHP ve Parti yönetimi biraz çalışsa o gün o tarihte yemin töreni olmayacaktı. Kendileri özür dilemek yerine, Demirtaş seçtirmiş gibi kıyamet koparmalarına gerek yok. CHP yönetimi benimle uğraşacağına bizimle birlikte demokratik mücadeleyi nasıl güçlendirecekleri tartışmasını yürütseler daha faydalı olur. 12 yıldır AKP’yi güçlendiren CHP’nin bu muhalefet tarzıdır, bu şekilde mızıkçılık yaparak bu noktaya getirdiler. Erdoğan’ı Erdoğan yapan, O’na fırlatılan kitapçıktır. Halk iradesini alkışlayarak muhalefet yapmalıyız. Yoksa 50 sene daha ülkeyi yönetir, hata yapa yapa, hırsızlı, katliam yapa yapa. O nedenle yeni bir siyaset tarzı getirmeye çalışıyoruz.”

Bir de böyle demişsiniz Sayın Demirtaş. AKP’yi AKP yapan CHP. Onu iktidar yapan CHP’dir buyurmuşsunuz. Bu sözlerinizden tek bir anlam çıkartabiliyorum: “AKP’ye karşı rızayı üreten CHP tarzı muhalefettir. CHP tarzı muhalefet rızayı üretmesi açısından kötüdür. Fakat halkın rızası alkışlanmalıdır. CHP kötü, halkın rızası iyi.” Kusura bakmayın Sayın Demirtaş, benim kafam bu kadar bastı bu sözü yorumlarken. Elbette solun tarihi, iktidar eleştirisi tarihidir. Parlamentonun kendisi ise bir iktidar organıdır. Ve bu açıdan kötü muhalefet tarzları sonuna kadar eleştirilmelidir. Kötü muhalefetle sonuna kadar mücadele edilmelidir. Ancak bu eleştiriyi parlamentonun, iktidar aygıtının içerisinden yapan bir parti lideri olarak bunu iki kere düşünmeniz gerekir. Bana umut verip, beni iktidarın rıza aygıtı demokratik seçimlere  oy vermeye götürüyorsanız, sizin de bu rıza üretiminde payınız olduğunu unutmamanız gerekir. Ve her an tetikte olarak, iktidarı üreten dile ve eyleme mesafe almanız gerekir. Alkış, yanlıştı. Onu savunmak, iki kere yanlıştı. Kendinizi aklarken, iktidarın beslendiği anti-CeHaPeciliğin kolaylığına yaslanmak, üç kere yanlış. Belki de AKP’yi iktidar eden CHP’nin muhalefet tarzı değil de AKP’nin gerçekliğine inandırdığı “her kötülüğün kaynağı CeHaPe” mitidir. Baykal döneminde tutan o formülasyon çoktan öldü. CHP’nin hükümet olma ihtimali, darbe, Kemalist yargı vesayeti vs. gibi ihtimaller azaldıkça, onlara duyulan korku artıyor. Ve iktidar en çok bu ihtimalden korkuyor. CHP’nin hükümet olma ihtimali, darbe, Kemalist yargı vesayeti ihtimalin bittiğinin anlaşılmasından. Bu dili her geçen gün yineleyerek AKP’nin söylemine ve iktidarına yardım ettiğinizi söylersem ne olur Sayın Demirtaş? Sizin “CHP zannettiğiniz şey” (AKP’nin rıza üreticisi) olmaya başladığınızı iddia etmiş olurum. Korkutucu, öyle değil mi? Belki içinde bulunduğunuz harekette bu lafları en az hak eden isim sizsiniz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce bu tongaya da hiç düşmediniz. Ama ilk hatanızda bu dile sarılmanız, hiç olmadı Sayın Demirtaş.

Son olarak iki nokta var değineceğim. İlki sadece sizinle değil içinde bulunduğunuz Kürt Hareketi’yle ilgili. “Alevinin, Kürt’ün, kadının, LGBTİ’nin, emekçinin yanında olan siyaset anlayışı” gerçeği yansıtmıyor. Emekçi (proleter demek istiyorsunuz sanırım) bu saydığınız kategorilerden birisi değil. Proletarya bir sınıftır, diğerleri kimlik. Kimlik siyasetine sos olsun diye kullanacaksanız bu kavramı, hiç sözünü etmeyin daha iyi. Kusura bakmayın lakin –Zizek’in çok doğru bir tespitle- “Fukuyamacı sol” dediği kategoride siyaset yapıyorsunuz. Ve buradan -büyük bir talihsizlikle- özgürlük değil barış hareketi filizleniyor. Benim tavsiyem denginizle barışın, muktedirle özgürlük için savaşın. Yani Gezi’de direnmiş ulusalcı gençle barışın; ona (ve elbette size) saldıran polisle, hükümetle, devletle savaşın.

İkincisi Howard Zinn’in hatırlattığı gibi itaat de aktivizmdir. Pasif, saf ve temiz bir kitle, bir topluluk yok. Nötr bir kutup yok. Savaşacaksak proleter tutumlara karşı da savaşacağız: rızaya, itaate, kutsallara karşı. Yoksa kapitalizm karşıtlığından dem vurmakla olmuyor mücadele. Saroj Giri’nin dediği gibi: “Bugün artık anti-kapitalist olmayan var mı!” Kapitalizm’in içerdiği anti-kapitalizmle bu değirmen dönmez Sayın Demirtaş. İtaat aktivizmine karşı alkış değil mücadele. İtaate karşı mücadele. Başka bir yol yok.

“Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil. Bizim sorunumuz sivil itaat. Bizim sorunumuz dünyanın her tarafındaki insanların kendi devlet liderlerinin dikte ettiği şeylere itaat etmiş olması ve savaşa gitmesi, milyonlarca insan işte bu itaat nedeniyle öldürüldü. Bizim sorunumuz dünyanın her yerindeki insanların yoksulluk, açlık, aptallık, savaş ve zulüm karşısında itaatkâr olması. Bizim sorunumuz hapishaneler adli suçlularla dolup taşarken, büyük hırsızların ülkeyi yönetmesi ve insanların bütün bunlara

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI