DEVRİMİN EVRİMİ OLUR MU? YA DA MEVSİMİ? (Gün Zileli’nin Mevsimler romanı üstüne) Ayşe Başcı

 

Remzi Kitabevi Kitap Gazetesi’nin Eylül 2014 sayısından alınmıştır.

1950… “Garden party”ler, kabarık etekler, blucin, Amerikan usulü açık büfe, ferdi hürriyet, Frank Sinatra, kaçak sigara, “yaşasın sağ”…

 

1960… Bam!

 

1961… Bira, süet ceketler, bıyık, Avrupa komünizmi, kahrolsun ABD, kolektif hareket, sendikalaşma, Türkiye İşçi Partisi, “yaşasın sol”…

 

1971… Bam!

 

1971… Tutuklamalar, Türkiye Komünist Partisi, silah, demokratik sol, kanlı 1 Mayıs, Maocular, TİKKO, “yaşasın devrim”…

 

1980… Bam!

 

Devrim: Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik.

 

Evrim: Zaman içinde birdenbire olmayan, kesintisiz, niteliksel ve niceliksel gelişme süreci.

 

Peki ama devrimin evrimi olamaz mı? Evrim süreç, devrim sonuç mudur? Eğer bir sonuç ise evrimini tamamladığı söylenebilir mi? Bir ülkenin tarihi mi daha kederlidir, bir insanınki mi? Ülkenin tarihiyle insanınki hangi noktada kesişir? İnsan günün kararlarını nasıl verir, nasıl bir hesap öder sonrasında? Devrim tek midir? Somurtkan mıdır? İstediğimiz kadar gerekçelendirelim, sorgulayalım, kabullenelim, kaybedilen dostların acısı geçer mi?

 

Pek çok soru var. Bir kısmının yanıtını kendimce biliyorum. Bir kısmını ise bilmiyorum. Üstelik bilmek ya da bilmemek konusunda bir iddiam yok. İddialı olabileceğim tek şey, son sorunun yanıtı. Onu adım gibi biliyorum.

 

Gün Zileli de çok iyi biliyor olmalı kayıpları ki “Mevsimler” insanı vuran bir roman olmuş. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitap bir devri değil, bir neslin yaşadığı üç ana devri ele alıyor. Üstelik başkahramanımız Gediz, her bir devri hem içindeyken hem de ona dışarıdan bakarken sorguluyor.

 

Türkiye’nin yakın tarihini az çok bilen herkes; darbeler, işkenceler, gözaltında kayıplar, örgütlenmeler, sürekli bölünmeler, devlet eliyle böldürtmeler hakkında fikir sahibidir elbette. Ama ya duygular? Sahte kimlikle kaçıp saklanmak zorunda kalmamış biri, bilmediği bir evde, kulağı kirişte uyumaya çalışmanın getirdiği duyguyu hissedebilir mi? Her şeyini geride bırakıp izbe bir mahalleye sığınan kişinin kalbindeki titremeyi, evinin sıcağında oturup haberleri seyreden biri anlayabilir mi? En yakın arkadaşının ölümünü yaşayan insan acısını nasıl ifade edebilir?

 

Duyguları paylaşmak çok zor. Çünkü duyguların bire bir anlaşılması ve hissedilmesi imkânsız.

Olduğu kadar. Yetebildiğimiz kadar. Acaba devrim de hep bu anlayışın kurbanı mı oldu? Olduğu kadar. Olmadığı noktada bölünürüz. Yetebildiğimiz kadar. Yetemediğimiz noktada parçalanırız.


“Mevsimler”i okurken aklımda en sık patlayıveren düşünce balonu buydu doğrusu. Temelde bu kadar insanca olan isteklerin, son derece basit beklentilerin, yine insan faktörü yüzünden böylesine dinamitlenmesini başka türlü açıklayamıyorum. Gediz nasıl açıklıyor peki? Bana kalırsa o da başaramıyor.


İlk gençliğinde Menderes dönemi burjuvazisi içinde eğreti duran Gediz, sonrasında hayatını devrime adıyor. Orada eğreti durmuyor, yürekten benimsiyor devrimci ilkeleri. Ama devrim, insana değil, belirli kişilere hizmet etmeye mi başlıyor yoksa? O zaman başka seçenekler çıkıyor karşısına. O’cular, bu’cular, şu’cular. Her biri farklı “abi”lerden beslenen, aynı noktayı hedefler gibi görünüp tartışılır güzergâhlardan giden yollara sapıyor. Bazen aynı anda birkaç yola birden giriyor. Birinde ajan, diğerinde nefer. Ama hangisinde? Ajan olduğuna sırt mı çeviriyor? Nefer olduğunu koşulsuz mu kabulleniyor?


Dostlar yolda düşüyor. Hapishaneye ya da mezara. Hatta kimsesizler mezarlığına.


Bir kadına âşık oluyor, o da yarı yolda bırakıyor. (Zaten farklı fraksiyondandı Gediz, boş ver!) Yoksa aşk ile devrim bir arada olmuyor mu? Gün Zileli her fırsatta “aşk ve devrim” diyor. O halde Gediz’in ya aşkı yarım ya da devrimi. Sadece Gediz’in mi? Belki Türkiye’nin de öyle…


Bach ile Ruhi Su’yu aynı anda sevmek im­kânsız mı? Bordeaux şarabıyla demi kaçmış çay bir arada bulunamaz mı? Devrimci gülmez mi? Devrim gerçekten de kendi çocuklarını yer mi?


Yazımın neredeyse yarısının sorularla dolu olduğunun farkındayım. Ama Gün Zileli’nin “Mevsimler”i insanı bu sorulara mecbur bırakıyor. Dört mevsime bölünen ana öyküdeki hiçbir mevsim insanın içini açmıyor. İlkbahar bile… Çünkü hep bir kaygı var. 1970’te de bugün de… Okurken de yaşarken de… Kitap kasvetli değil. Dünya öyle ama.


Kitabın mevsimlere bölünmüş olması sizi yanıltmasın. Kış bölümünde kış mevsimi anlatılmıyor örneğin. Bir kıştan daha uzun süreye yayılıyor olaylar. Aynı bölüm içinde bahar da geliyor, sıcak yaz günleri de. Ama yürekler üşüyor. Diğer bir deyişle, Gün Zileli’nin kurgusu, ne ömrü anlatıyor ne de mevsimleri. Ömrümüzün içindeki mevsimlerin olaylara göre değişimi bu olanlar. Üstelik mevsimler, ilkokulda ezberletilen sırayı da takip etmiyor. Yaz, İlkbahar, Kış, Sonbahar…


Bu işte bir terslik mi var? Hayır, bizim durduğumuz yerde bir terslik olmasın sakın? Bizim pazartesilerimizde, kasımlarımızda, çarşambalarımızda ya da yazlarımızda… Devrimci olsun ya da olmasın, hayallerimizin yıkıldığı mevsimi bir düşünelim mesela.


Ya da yorgunluktan tükendiğimiz mevsimi.


“Mevsimler”in kurgusu sağlam, diyalogları akıcı, konular kesintisiz. Okunduktan sonra kolay kolay akıldan çıkmıyor. Gediz’in yaşadıklarının kıyısından bile geçmemiş biri olarak beni o mevsimden bu mevsime atıyor.


Son söz de Zileli’den:


“Güm… güm… güm… Kanepeden kalktı, ayaklarının ucuna basarak kapıya doğru yürüdü. Kulağını dayadı. Dinledi. Kapının öbür yanında soluk alıp veren biri vardı. Elini tokmağa uzattı. Yavaşça çevirdi. Yüzüne bir sis bulutu çarptı. Çok ilerilerde, puslar içinde kaybolmuş güneşin ışıkları iyice zayıflayarak ona kadar ulaşıyordu. Ayaklarının altında sonsuz bir uçurum uzanıp gidiyordu, gri bir hiçlik.”


Mevsimler”, Gün Zileli, 355 s., İletişim Yayınları, 2014



  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI