Nazi Yenilgisinde Üç Temel Faktör: Halk, Irkçılık, Ordu

 

Nazi yenilgisinin nedenleri günümüzde hâlâ tartışılmaktadır. Kimileri, bunu Hitler’in hırslarına ve yanlış stratejilerine bağlama eğilimindedir. Kimileri, “batı demokrasilerinin” izlediği stratejiyi övmeyi tercih eder. Kimileri de bu yenilgiyi “büyük önder” Stalin’in “dahiyane” politikalarına bağlar. Sonuç olarak bunların hepsi, sadece devletleri ve orduları dikkate alan statik beyinlerin yorumlarıdır. Halk faktörünü çok az tarihçi dikkate alır, alanların büyük kısmı da bunu yardımcı bir öğe olarak değerlendirir ancak.

 

Vasili Grossman’ı bir savaş muhabiri olarak adım adım izlediğimizde Nazi yenilgisinin nedenlerini daha iyi anlamamız mümkün olmaktadır:

Savaşta Bir Yazar-Vasili Grossman Kızıl Orduyla  1941-1945 (Yayına Hazırlayanlar: Antony Beevor-Lyuba Vinogradova, çev: Sabri Gürses, Can Yayınları, 2013).

 

Halk Faktörü

 

Stalin’in aynı zamanda askerî bir “deha” olduğu efsanesini bir yana bırakmak gerekiyor bir defa. Stalin, tarihte eşi görülmemiş bir diktatör olabilir ama bundan, onun aynı zamanda bir siyasi ve askerî deha olduğu sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Hatta genellikle tersi doğrudur. Total diktatörlerin tarihteki bütün örnekleri, kötü siyasi ve askerî liderlerdir genellikle. Çünkü siyasi ve askerî alanda doğruya en yakın kararları vermek, ancak kolektif bir önderlik kurmakla, danışmakla, fikir alıp vermekle, karşı fikri dikkatle dinlemekle, halkın tepkilerini ve duygularını dikkate almakla mümkün olabilir. Diktatörler ise bunun tersini yaparlar ve bu yüzden de genellikle duvara toslarlar.

 

Nitekim, Nazi’lerle yaptığı anlaşmanın “dahiyaneliğine” ve geçerliliğine kendini fazlasıyla inandırmış olan Stalin, Nazi saldırısının hemen öncesinde ve hatta saldırı başladıktan sonra bile yapılan uyarıları ve verilen istihbaratı hiçbir şekilde dikkate almamış ve dolayısıyla saldırının ilk aylarında Sovyet tarafının ağır kayıplar vermesine neden olmuştur. Başından itibaren direnen, Stalin değil, halk olmuştur. Kitabın yazarların yargısı da bu yöndedir (Kitabın yazarlarından yapılan alıntıları italik, doğrudan Grossman’dan yapılan alıntıları bold-italik vereceğim):

Stalin, kandırılabileceğine inanmayı reddetmiş ve seksen defadan fazla uyarıldığı halde, hepsini geri çevirmişti. Ortaya çıkan gerçek, Sovyet diktatörünü o kadar sarstı ki öğle vaktinde yapılacak telsiz duyurusunu Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov yapmak zorunda kaldı. Sovyetler Birliği halkı, ‘çelik’ adını taşıyan bu liderden daha dirençli çıktı. Lider sarsıntı geçirirken halk, cepheye gitmek üzere gönüllü sırasına giriyordu.” (s. 29)

Sovyet halkındaki, düşmana teslim olmama bilinci gerçekten olağanüstüydü ve son tahlilde Nazileri yenilgiye uğratan bu halk faktörüydü. Grossman cepheden yazıyor:

Köylerdeki konuşmalar. Her türlü. Kötü. Samimi. Bugün de gür sesli genç bir kadın haykırdı. ‘Gerçekten boyun eğiyor muyuz Alman’a? Böyle bir utanca izin verecek miyiz?’” (s. 49)

Kızıl Ordu’daki askerlerin kahramanca direnişi de halkın direnişidir aslında:

Bizim insanlarımızın büyük kahramanlıklarını kim anlatacak? Kim dünyada görülmemiş bu hareketin destanını yaratacak, uykusuz, gece gündüz süren ilerleyişin destanını?” (s. 273)

Eğer bu korkunç, ağır savaşı kazanırsak halkın içinde böyle yüce kalpler olduğu, hiç pişmanlık taşımayan ruhlar, yüce ve dürüst insanlar, işte bunun gibi ihtiyar kadınlar var olduğu için, bu Tulalı ihtiyar kadının, bize yemeğini, ışığını, odununu, tuzunu veren yoksul ihtiyarın yaptığı kadar yalın, cömert bir şekilde, büyük bir içtenlikle ‘yakınları için’ canlarını feda eden oğulların anneleri sayesinde olacak bu zafer. Topraklarımızda bir avuç kalsalar bile, onlar kazanacaklar.” (s. 75)

Halk bir yandan direniyor. Bir yandan da geleceğe ilişkin iyimser umutlar besliyordu. Yazarların yorumu:

Savaşın sonunun görünmesi Kızıl Ordu askerlerinde olduğu gibi, birçok sivilde de iyimserliğe yol açmıştı. ‘Faşizmin yenilmesiyle birlikte’ diyorlardı kendilerine, ‘Stalin, gizli polis NKVD’yi ve Gulag kamplarını dağıtacak.’ Stalingrad siperlerinde de bu tür konuşmalar duymuştu Grossman ve anlaşılan onların umutlarını paylaşıyordu.” (s. 275)

Vasili Grossman, Stalin yönetiminin sürekli yalan ve dayatılmış ihanetlerinden ne kadar bunalmış olsa da, sıradan Rus askerlerine ve Büyük Kurtuluş Savaşı’nın akıl almaz fedakârlıklarına olan inancını asla kaybetmedi.” (s. 355)

 

Savaşın belirleyici faktörlerinden birinin halk olduğunu saptamakla birlikte, bu halkın direnişindeki yanılgı unsurlarını da saptamakta fayda var. Sonuç olarak, Nazilere karşı direniş, bir anti-faşist direniş olmakla birlikte, aynı zamanda bir yurt savunmasıydı. Yani halktaki kadim yurtseverlik ve milliyetçilik duygularını harekete geçirmişti. Nitekim, Stalin, bu duyguları ustaca kullanmasını bilmiştir. II. Dünya savaşından önce Enternasyonal marşının yerine Rus çarlık generallerine övgüler düzen yeni Rus ulusal marşının kabul edilmesi bunun net göstergelerinden biridir. Diğer yandan, halk, direnebilmek için kendi hayalinde efsaneleştirdiği bir takım idollere ihtiyaç duyar. Stalin idolü bunların en başında gelir. İkinci dünya savaşı sırasında Stalin figürü, Sovyet halkının muhayyilesinde hem korkulan hem de hayranlık duyulan, ulaşılmaz baba figüründen farksızdır ve bu baba figürü, beğenelim beğenmeyelim Sovyet halkının direnişine manevi bir katkı sağlamıştır.

 

Irkçılık Faktörü

 

Nazilerin ülkeleri istila etmesi, sadece istila ile sınırlı değildi, bu aynı zamanda istila edilen topraklarda yaşayan halklara karşı ırkçı bir saldırıydı.

Nazilerin ırkçı doktrinine göre bir milletler hiyerarşisi söz konusuydu. En altta Yahudiler yer alıyordu. Üstelik Yahudiler kesinlikle yok edilmesi gereken bir halktı. Bu yüzden, Nazilerin istila ettikleri ülkelerde yaptıkları ilk iş, Yahudileri gettolarda toplamak, kollarına sarı üçgen işaretini takmak ve ardından da onları ölüm kamplarına ve gaz odalarına sevk etmekti. Yahudilerden sonra Çingeneler geliyordu. Çingeneler de Yahudiler gibi, yok edilmesi gereken “aşağı” bir halktı.

Bunların ardından köle ulusların hiyerarşisi başlıyordu. Polonyalılar bu köle halkların en başında geliyordu. Slav halklar da köleleştirilmesi gereken halklardı. Ama Slavların içinde de belli bir hiyararşik düzen vardı. Ukraynalı Slavlar Rus Slavlarına göre bir üst basamakta yer alıyordu örneğin.

Latin ve Anglo-sakson halklar da ari ırka göre birkaç basamak aşağıda yer alıyordu ve baskı altına alınmaları gerekiyordu.

Hitler, istila ettiği ülkelerde halkların arasındaki çelişkileri de değerlendirmesini biliyordu. Örneğin Ukraynalılar, Yahudilerden nefret ediyorlardı. Bu nefretin temelinde epeyce eskilere uzanan tarihi kökler olduğu gibi, 1920’li ve 1930’lu yıllarda yaşanan büyük açlık kırımından, mantıksız bir şekilde Yahudilerin sorumlu tutulması da vardı. Aynı zamanda Ukraynalılar, ülkelerini baskı altında tutan Stalinist rejimden nefret ediyorlardı ve bu yüzden Nazilerle işbirliğine hazır bir ruh hali içinde görünüyorlardı. İşte yazarların anlattıkları:

Ukraynalılar topraklarında bir uzaklaşıp bir yakınlaşan içsavaşın ve en çok da Stalin’in zengin köylüleri yani kulakları ezme ve çiftliklerin kolektifleştirilmesini dayatma politikasının başlattığı korkunç kıtlıkların acısını çekmişti. Birçok Ukraynalı bu yüzden Alman birliklerini kurtarıcı olarak karşılamaya hazırlanıyordu. Grossman daha sonra Berdiçev’deki Yahudilerin, aralarında annesinin ve arkadaşlarının da olduğu insanların yakalanmasında Ukraynalı gönüllü polislerin de önemli bir rol oynadığını ve onların katledilmesine yardımcı olduklarını öğrenecekti.” (s. 59)

Onun için en büyük şok, bölgedeki Ukraynalıların bu dehşet verici olayda önemli bir rol oynamış olduğunu keşfetmekti. Bunların büyük kısmı Alman yetkililer tarafından destek polisi olarak görevlendirilmişti, onlara tüfek, siperlikli şapkalar ve beyaz kol bantları verilmişti. Almanlar, onları Yahudilere işkence etmek konusunda cesaretlendirmiş, sonra da toplama ve idamlar sırasında onlardan yardım almıştı.” (s. 265)

Grossman birçok Ukraynalının, 1920 ve 1930’larda yaşanan Stalinci baskı ve kıtlıkların intikamını aldığını, bunun için Yahudileri günah keçisi olarak kullandığını fark etti.” (s. 265)

Bu böyle olmakla birlikte, Hitler’in ırkçılığı, halkları birbirine kırdırma konusunda, bir noktadan sonra ayak bağıydı. Ukraynalılar, onun gönüllü silahlı birlikleri olmaya razı olduğu halde, Slav kökenli bu halkın Alman üniforması giymesi fikrinden tiksindi ve böylece Sovyetler Birliği içinde Ukraynalıları bir savaş gücü olarak kullanmaktan gönüllü olarak vazgeçmiş oldu. Zaten bir süre sonra Nazilerin zulmünün kendilerine de yöneldiğini görüp hayal kırıklığına uğrayan Ukraynalılar, Nazilere direnen partizan müfrezelerine katılma eğilimine girdiler. Yazarlar anlatıyor:

Çok sayıda Ukraynalı , Almanları ekmek ve tuzla karşıladı gerçekten, birçok Ukraynalı kız da Alman askerleriyle neşeyle cilveleşti. Bu olayı istatistik terimlerle değerlendirmek zor; ama Abwehr adlı Alman Ordu İstihbarat Servisi’nin Kızıl Ordu’yla mücadele etmek üzere bir milyon Ukraynalıdan oluşan bir ordu kurulacağını belirtmiş olması ilginçtir. Slavların, Wehrmacht üniforması giyerek mücadele ettiğini düşünmekten bile dehşete kapılan Hitler, bunu sertçe reddetti.” (s. 61)

Canımızın sıkılması ve içimizin yanması pahasına ırkçı temizliğin bazı acı sahnelerini de aktarmak zorundayım:

Kiev Yahudilerine önce değerli eşyalarını bırakmaları, sonra da çırılçıplak soyunmaları söylendi. İnfazlar iki gün sürdü. Bu bölge daha sonra başka Yahudilerin, Çingenelerin, Partizanların ve Komünist Parti üyelerinin katledilmesi için kullanıldı. Toplam olarak yaklaşık 100 000 kişi öldü orada. 1943 Ekim’inde bölgeye gizlice giren Sovyet yurttaşları, Almanların cesetleri yakarak katliamın izlerini ortadan kaldırmak üzere bölgeyi kordon altına aldığını bildiriyordu.” (s. 260)

Ve Grossman’ın kaleminden Treblinka katliamından sahneler:

Burada, tanıkların ifadesine göre, korkunç sahneler yaşanmaya başlıyor. O yüce annelik, karıkocalık, evlatlık duygusu insanlara birbirlerini son kez göreceklerini fısıldıyor… SS ölüm psikiyatrları bu duyguların hemen bastırılması, kesilmesi gerektiğini biliyor. Ölüm psikiyatrları, dünyanın bütün mezbahalarında etkili olan bu yalın yasaları biliyor.” (s. 299)

Kadın barakasında berber var, çıplak kadınların saçları makineyle kırpılıyor, ihtiyarlardan perukları alınıyor. Korkunç bir psikolojik an bu, bu ölüm tıraşı, berberlerin anlattığına göre, kadınların gerçekten de banyoya götürüldüklerine en çok inandıran şey. Saçlarını kaybeden genç kızlar bazen, ‘Şurası düzgün olmadı, düzeltir misiniz?’ diye rica ediyorlardı. Genellikle saç kesiminden sonra kadınlar sakinleşiyordu, neredeyse hepsi barakadan yanına bir parça sabun ve bir havlu almış olarak çıkıyordu. Bazı gençler ağlıyor, güzel saçlarına üzülüyorlardı. Neden tıraş ediliyordu kadınlar? Onları kandırmak için mi? Hayır, bu saçlar Almanya’ya lazımdı. Hammaddeydi bu… Deniz Harp Bakanlığı’nda… şiltelerin , teknik araç gerecin içini doldurmak, denizaltılar için halat… örmek için kullanılıyordu.” (s. 300)

Yaşayan ölülerin soyulmasının son sahnesi gelip çattığında, Almanlar kurbanlarına karşı davranış tarzlarını keskin bir şekilde değiştiriyorlar. Yüzükler kadınların parmakları kırılarak çıkarılıyor, küpeler kulak memeleri koparılarak alınıyor… Son yılların acımasız pratiklerinden çıplak insanın bir anda direnme gücünü kaybettiğini, kendi yazgısına karşı mücadele etmeyi bıraktığını, giysisiyle birlikte yaşam içgüdüsünü de yitirdiğini, yazgıyı talih diye kabul ettiğini biliyoruz.” (s. 301)

Çiçeklerle ve çamlarla sınırlanmış, yüz yirmi metre uzunluğunda, iki metre genişliğindeki, idam yerine açılan düz bir geçide sokuyorlardı onları. Bu geçidin iki yanında tel örgü vardı ve kara üniformalarıyla nöbetçiler ve gri üniforma içinde SS’ler omuz omuza duruyordu. Yola beyaz kum serpilmişti ve kollarını kaldırarak önden yürüyenler , taze çıplak ayak izleri görüyordu: kadınların küçük ayak izleri, küçük çocukların, ağır yaşlı adımlarının izleri… onlar da şimdi yeni gelen dört binin yürüdüğü gibi yürüyordu; bu dört binden iki saat sonra yine, ormandaki demiryolu istasyonunda sıralarını bekleyen binlerin geçeceği yol buydu… Treblinka cehenneminin var olduğu 13 ay boyunca insanlar nasıl yürüdüyse öyle yürüdüler.” (s. 302)

Böylesi bir gaddarlığın çok uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Böylesi büyük ırkçı katliamlara başvuran, insana dair her şeyi bu kadar fütursuzca ayaklar altına alan ve yok edilenlerin hıncını üzerine çeken Nazilerin yenilmesi, yıkılıp gitmesi kaçınılmazdı.

 

Ordu Faktörü

 

Bu, çelişkili bir faktördür. Kızıl Ordu, hem bir yandan Sovyet halklarının Nazizme karşı kahramanca direnişinin örgütlü, silahlı bir büyük güçte cisimleşmesini temsil eder, hem de direniş cephesindeki en olumsuz faktörü. Evet, bu büyük silahlı güç, partizan mücadelesiyle el ele verdiğinde Nazilere gerçekten de en ağır darbeleri indiren bir güçtür ama aynı zamanda kendi içinde bir zulüm ve zorbalık aracıdır ve direniş cephesine zarar veren her türlü baskının, infazın, tecavüzün de kaynağıdır. Nasıl mı? Görelim.

Daha doğrusu esasen kahraman asker ve subaylardan oluşan Kızıl Ordu’nun kendisini değil de, bu ordunun içine Stalin tarafından yerleştirilen NKVD denilen Stalin’in özel aygıtını ele almak gerekir. Bu aygıt, Kızıl Ordu’nun içinde bir kıyma makinesi gibi çalışıyor ve “disiplin adına” Kızıl Ordu asker ve subaylarını biçiyordu.

Savaştan kaçmak için kendini yaralayan askerleri doğrudan idam mangalarının önüne götüren de bu aygıttı:

Askerler zaman zaman savaştan kaçmak için safça bir çabayla sol ellerini kurşunluyordu. Bu tip yaralar, koşullar ne olursa olsun otomatik olarak kendine zarar vermek ve böylece savaştan kaçmak çabası olarak kabul edildi. Bunu yapan asker, NKVD Özel Dairesi (daha sonra SMERŞ karşı-istihbarat) tarafından idam ediliyordu. Kızıl Ordu’nun birkaç cerrahı eli tümüyle keserek , Özel Daire yeni hastanın yaralarını kontrol etmeden önce hastanın hayatını kurtarmaya kalkışıyordu.” (s. 44-45)

Yedi Özbek kendi kendini kasten yaralamıştı. Hepsi de kurşuna dizildi.” (s. 166)

Kızıl Ordu içindeki etnik azınlıklara karşı, özellikle de Orta Asya’dan gelenlere karşı kibirli tavır takınmak ‘Sovyet kardeşliği’ fikrini içerikten yoksun hale getiriyordu. Rakamlar yok, fakat askerden kaçma ve kendi kendini yaralama vakalarının oranı, Orta Asya’dan gelen askerler arasında daha yüksekmiş gibi görünüyor.” (s. 232)

NKVD’nin ordu içi infazlarının toplam sayısı olağanüstü boyutlara varmış, bir ordu tutacak asker ve subay sayısına ulaşmıştı:

Rus askerî kaynaklarına göre, savaş sırasında verilen cezalardan 422 700 kişi öldü.” (s. 95)

Engelleme kıtalarının biçtiği askerlerin sayısı herhalde bu rakamın dışındadır. Bu, Kızıl Ordu’da eski bir gelenekti. Kronstadt ayaklanması sırasında Kronstadt’a saldırıya geçen Kızıl Ordu askerlerinin kaçmasını ya da geri çekilmesini önlemek için de saldıran birliklerin arkasına Çeka mensuplarından ve Kursantsy (Harbokulu) öğrencilerinden oluşan “engelleme birlikleri” konmuştu (bkz: Paul Avrich, Kronstadt 1921, çev: G. Zileli, Versus, 2006, s. 130). Şimdi aynı yöntem genel bir uygulamaya dönüşmüştü:

“… NKVD ve Komsomol engelleme kıtaları askerlerin kaçmasını önlemek üzere kullanılıyordu.” (s. 154)

Sovyet acımasızlığı, kendi askerlerini saldırıya zorlamak söz konusu olunca, Almanlarınkinden geri kalmıyordu. Stalin’in 227 No’lu emri – ‘Bir adım bile geri atılmayacak’ – her ordu komutanına (her biri 200 kişiden oluşan) üç ilâ beş silahlı (engelleme) kıtası oluşturarak kaçmaya çalışan herhangi bir askeri vurmak, böylece ‘savaş korkaklığını’ önleyecek ikinci bir hat sağlamak üzere talimat veriyordu.” (s. 158)

Stalingrad Savunması, en ağır disiplinle sertleştirilmişti. Beş aylık savaş içinde 13 500 asker idam edildi.” (s. 158)

Bazı Sovyet generalleri üst rütbeli astlarını vurmaktan bile çekinmiyordu; ama geçmişte asker, subay ve astsubayların asker dövmesi Çarlık ordusunun en nefret uyandıran özelliklerinden biriydi.” (s. 159)

Sadece Kızıl ordu içinde değildi bu uygulamalar. Aynı zamanda Almanlara esir düşmüş olanlara da doğrudan “hain” muamelesi yapılıyordu.

Cephede Alman hizmetli yoktu, o yüzden bu iş için Rus kadınların alındığını ya da çalışmaya zorlandığını düşünmek mümkün. Stalin’in kişisel emriyle bunlara, Almanlara silah zoruyla hizmet etmiş olsalar bile, hain gibi davranılacaktı.” (s. 173)

“… keskin nişancılar düşmana herhangi bir şekilde yardım eden bütün sivilleri, çocuklar da dâhil, öldürme emri almıştı.” (s. 200)

Öyle ki, Nazi saflarını terk edip teslim olan Romen askerleri bile sorgusuz sualsiz öldürülüyordu.

Kahverengi üniforma ve Balkan koyunu derisinden şapka giyen Rumen birliklerin modern donanımı, liderleri ve tanksavar silahları yoktu. Kısa süre sonra tüfeklerini atıp ‘Antonescu kaputt!’ [Romanya diktatörü Antonescu’ya ölüm] diye bağırdılar, ama teslim olmak onları kurtarmadı. Binlerce esir bir anda kurşuna dizildi ve donmuş yollar yenilmiş bir ordunun kalıntılarıyla kaplandı.” (s. 205)

Bu da bir şey değil. Zaman zaman, işgal edilen bölgelerde partizan savaşı verenler bile NKVD ve SMERŞ’in gadrinden kurtulamıyordu:

Almanlar geri çekilmeye başlayınca, işgal edilen topraklardan gelip Kızıl Ordu’ya katılan kılıç artıkları ve sivillerin sayısı artıyordu. Vatanı işgal edenlerden intikam almaya çağırdıkları için propaganda açısından politruk’ların işine yarıyorlardı, fakat birçoğu da NKVD ve SMERŞ tarafından asker kaçağı ya da muhtemel hain diye tutuklanıyordu.” (s. 232)

Hatta SMERŞ ve NKVD görevlileri bazı Alman komünistlerini casus diye tutukladılar. Stalinist bakışla, partizan olup Nazilere karşı mücadele etmemiş olmaları onlardan kuşku duyulmasını gerektiriyordu.” (s. 343-344)

Savaş kahramanlarına reva görülen muamele ise, Sovyet yöneticilerinin aslında Kızıl Ordu’nun gerçek kahramanlarına hiç de saygı göstermediklerinin bir kanıtıydı.

Savaştan sonra sakat kalan Kızıl Ordu gazileri konusunda Sovyet yetkililerinin gösterdiği akıl almaz ilgisizlik, korkuların boşa olmadığını gösterdi. Kollarını bacaklarını kaybedenler semaver olarak anılıyordu. Savaştan sonra toplanıp Kutup bölgesindeki kasabalara gönderildiler ki, Sovyet başkenti sakat gazileri görerek rahatsız olmasın.” (s. 245)

Bizde de, hakkında soyut planda çok sayıda övgüler düzülen “Mehmetçik”in, gerçeklikte “bitli piyade” diye aşağılanarak Ankara’da Kızılay, İstanbul’da Beyoğlu gibi semtlere çıkmasının yasaklandığı hatırlanmalıdır.

Ve Kızıl Ordu’nun tecavüz vakaları. Grossman, Nazi istilasının başlarında Nazi ordusunun tecavüzlerinden söz eder:

İşgal altındaki köylerden gelen genç kızlar paçavralar içinde, yüzlerini külle ovmuşlar.” (s. 98)

Yazarlar tamamlar:

Alman askerlerinin dikkatini çekmemek için yapılıyordu bu.

“Alman kadınları aynı önlemleri 1945 yılında, Kızıl Ordu’nun elinden kaçarken yapacaktı.” (s. 98)

Kızıl Ordu askerleri, yalnız Alman kadınlarına değil, daha önce Naziler tarafından Almanya’ya kaçırılan Rus kızlarına da tecavüz etmekten geri kalmadılar:

Fakat bu talihsiz kızlara, Almanya’ya ulaşan Kızıl Ordu askerleri hiç de şefkat göstermedi, birçoğuna tecavüz edildi.”  (s. 234)

Nazilerin yenilgisinden ve Kızıl Ordu’nun Alman topraklarına girişinden itibaren Kızıl Ordu artık bir işgal ordusudur ve öyle davranmaktadır:

Grossman kısa süre sonra Kızıl Ordu askerlerinin yabancı topraklarda değiştiğini gördü. Cephe hattındaki birlikleri ideal göstermeye, suçu geri birliklere, levazım ve nakliye birliklerine atmaya çalıştı. Fakat kusursuz diye anlattığı tankçı birlikler, genellikle en kötü yağmacı ve tecavüzcüler oluyordu.” (s. 328)

Grossman:

Öncüler gece gündüz alevler içinde, kutsal ve temiz, ilerliyor. Arkadan gelenler tecavüz ediyor, asilik edip yağmalıyorlar. Focke-Wulf Fabrikası’nda, Almanların Voroşilovgrad, Harkov ve Kiev bölgelerinden getirdiği 250 genç kızımız çalışıyordu… Kurtarılan Sovyet kızlarının şikâyetlerine göre, bizim askerlerimiz onlara tecavüz etmiş. Bir genç kız ağlayarak şöyle dedi bana: ‘Babamdan bile yaşlıydı, çok yaşlıydı.’” (s. 328)

Grossman oraya varınca Stalingrad’da hayranlık duyduğu 8. Muhafız Ordusu’nun yağmaya ve kadınlara tecavüz etmeye başlamış olduğunu gördü. Savaştan sonra Grossman, kızına, Kızıl Ordu’nun ‘sınırı geçer geçmez kötüleştiğini’ itiraf etti.” (s. 332-333)

Grossman yazıyor:

Alman kadınların başına korkunç şeyler geliyor. Okuryazar bir Alman, birtakım Kızıl Orduluların, karısını ‘ziyarete’ geldiğini, anlamlı jestler ve kırık dökük Rusça sözcüklerle bugün kadına on kişinin tecavüz ettiğini anlatıyor. Kadın orada.

“Açık pencereden gelen kadın çığlıkları…

“Bir ambarda bebekli bir anneye tecavüz ettikleri anlatılıyor. Akrabaları ambara giriyor, onu bir süre bırakmaları için yalvarıyorlar; çünkü aç çocuk ağlıyormuş.” (s. 333-334)

Ağlayan bir sürü genç kadın. Bizim askerlerimiz acı vermiş onlara.” (s. 347)

 

Aslında galip gelmek, mağlubiyetlerin en büyüğüdür.

 

Gün Zileli

2 Eylül 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI