Kapıları çalan benim  kapıları birer birer…

 

Aytekin Yılmaz, Yoldaşını Öldürmek, İletişim, 2014

 

Aytekin Yılmaz’ın 2003 yılında çıkan kitabı İçimizdeki Hapishane-Labirentin Sonu (İletişim Yayınları) kitabını Birikim dergisinin Eylül 2003 tarihli 173. sayısında tanıtmıştım.

Unpopüler davalar geniş kesimlerin dikkatini kolay kolay çekmez. Üstelik Aytekin Yılmaz’ın ele aldığı konu, yani hapishanelerde örgüt içi infazlara maruz kalan kurbanlar konusu devletin ve örgütlerin sessiz konsensüsüyle başından itibaren gözlerden saklanmıştır. Öyle ki, öldürülenlerin yakınları bile, izah edilmesi güç bir “suçluluk duygusuyla” davalarının takipçisi olmaya çekinmiş, örneğin kayıp yakınlarının, cumartesi annelerinin arasına bile katılmamışlardır (katılmaları önlenmiş olabilir mi?).

Ne var ki, kenara köşeye iteklenen, görmezden gelinen, marjinalize edilen, sesi bilinçli olarak kısılan her unpopüler davanın ısrarlı ve inatçı takipçilerinin olduğu da bir gerçektir. Ne kadar görmezden gelinmeye çalışılırlarsa çalışılsınlar, bu ısrarcı ve inatçı takipçiler, oradan, buradan, şuradan başlarını çıkarır, seslerini yükseltir ve davalarını duyururlar. İşte Aytekin Yılmaz, bu ısrarlı ve inatçı dava takipçilerinden biridir.

On yıl önce yaptığı çıkış ne kadar ses verdi bilemiyorum, o sıralar ülke dışında yaşıyordum ama eminim ki, yazdığı kitap davaya bir giriş, bir başlangıçtı ve en azından konuyu açık seçik bir şekilde, yazılı bir kitap formunda kamuoyunun önüne getirmişti. Aytekin Yılmaz’ın Dağbozumu romanı (Doğan Kitap, 2011) aynı konuyu, yani örgüt içi infazları bu sefer hem hapishane hem de dağ ayağıyla ele alıyordu. Bu sefer Aytekin Yılmaz, cezaevi kapısından girdiği andan, çıktığı ana kadar geçen yaklaşık on yıllık sürede, çeşitli cezaevlerinde doğrudan tanık olduğu ya da doğrudan tanık olmasa bile yakinen bildiği infaz uygulamalarını isim isim ortaya koymakta, ayrıca öldürülen devrimcilerin yakınlarıyla yıllar sonra yaptığı konuşmaları da nakletmektedir.

 

Sığınamayanlar

Devletlerarası hukukta “sığınmacılık” diye bir kurum vardır. Bir ülkede bir devletin fazlasıyla baskısına uğrayan bir birey başka bir ülkeye, başka bir devletin himayesine sığınabilir. Bu, 1951 Cenevre anlaşmasıyla dünya çapında yürürlüğe girmiş bir haktır. Peki, kendi örgütünde baskıya uğrayan bir bireyin sığınacağı bir yer, buna ilişkin bir anlaşma var mıdır? Hayır, yoktur. Bu insanların sığınacağı hiçbir yer yoktur. “Dışarıda sıkıştığında kaçıp kurtulabilirsin ama burada öyle bir şansınız bulunmuyordu.” (s. 47)  Tam bir kurt kapanı.

Arkadaşlarına sığınayım dese bu mümkün değildir. Çünkü örgüt onun hakkında her türlü karalama kampanyasını önceden başlatmıştır. Adli mahkûmlara sığınayım dese, bu da mümkün değildir, çünkü adlilerle siyasiler çok net bir şekilde ayrıştırılmıştır cezaevlerinde. Ayrıca, ayrıştırılmasa bile, örgütün eli uzundur, Aytekin Yılmaz’ın Kırıkkale Cezaevi’yle ilgili anlattığı olayda olduğu gibi, örgüt oralara da ulaşır ve adlileri de yarı inandırarak yarı baskıyla o mahkûmun aleyhine döndürmesini bilir.

Diğer örgütlere sığınayım dese, hele bu tamamen imkânsızdır neredeyse, çünkü örgütler arasında “diplomatik”! ilişkiler çok önceden kurulmuştur. Kimse kimsenin iç işlerine karışmayacaktır. Eğer bu ihlal edilirse örgütler arasındaki ilişkilere “anarşi” hâkim olur ve yarın öbür gün diğer örgütler de o müdahale eden örgütün iç işlerine karışabilirler. Bu yüzden en iyisi, kulakları, ağzı ve gözleri kapamaktır.

Canını kurtarmak için son çare olarak idareye sığınayım dese, bu da aşağı yukarı olanaksız bir şeydir, çünkü idare hapishanelerin iç yönetimini tamamen örgütlere bırakmıştır ve örgütleri kışkırtacak her türlü davranıştan kaçınmaktadır. Bir mahkûmun örgütün bütün “iç hapishane” engellerini aşarak idareye ulaşması oldukça zor bir şeydir, kaldı ki, ulaşsa bile idarenin ne yapacağı pek belli değildir. Geri iade etme olayları pek görülmemektedir ama idarenin, öldürüleceğini bildiği kişiyi ufak bir müdahaleyle kurtarması mümkünken parmağını oynatmaması, infaz olaylarını dışarıdan soğukkanlılıkla seyretmesi son derece ilginçtir. Hatta genelde idareyle örgütlerin gizli işbirliğine ilişkin çok sayıda kuşku söz konusudur. Öte yandan, devrimci mahkûmların tercih ettiği bir şey değildir idareye sığınmak. Devrimciler arasında açıkça devlete sığınmak anlamına geldiğinden bu yola kolay kolay başvurulmamaktadır. Hatta idarenin himayesinden yeniden örgüt bölümüne geçenlere ilişkin örnekler vardır (Şerif Mercan –Devrim- örneği, s. 97-105).

“Hapishane  idaresi ise Osman’ın koğuşta bir ranzaya hapsedildiğini, kurbanlık koyun gibi bekletildiğini biliyordu. Sabah ve akşam, günde iki kez sayım yapan gardiyanlar görüyorlardı Osman’ı. Ama buna rağmen hiçbir girişimleri olmadı.” (s. 21)

“Ramiz Şişman idare kapısına dayandığında, gardiyanların kapıyı kapattıkları söyleniyor. İsteselerdi içeri girip müdahale edebilirlerdi. O dönemki devlet, örgüt içi infazlara müdahale etmedi, dolaylı olarak örgütleri desteklediğini düşünüyorum.” (s. 129)

Hapishane idaresi ile örgütler arasındaki zımni anlaşma şöyle işlemektedir: Devlet organları, örgütün baskısından yılanların kendisine sığınacağını umut etmektedir. Aynı beklenti örgütler için de söz konusudur. Onların iddiası da, örgütü terk edenlerin eninde sonunda idareye sığınacağı yönündedir. Kendilerinden ayrılanların bir an önce idareye sığınmasını isterler. Bu yüzden “ne kendilerine ne de idareye yar olan” “bağımsızlar”ın varlığından hiç mi hiç hoşlanmazlar. Devlet de örgütlerle paralel bir şekilde, “bağımsızlar”ı istemez, onlara bağımsız devrimci değil, itirafçılar lazımdır. Bu yüzden bağımsızları itirafçı yapmak üzere sabırsızlanır. Sonuç olarak, hem örgütlerin hem de devletin amacı, örgütlerden kopanların bir an önce devlet işbirlikçisi ve itirafçı olmasıdır. Devlet, itirafçı olmamakta kararlı bağımsızı baskı yoluyla örgüt saflarına, örgüt de aynı bağımsızı devlet safına doğru itekler. Her iki taraf da aynı anda mıknatısın hem çekici, hem de itici tarafı gibi işlev görmektedir. Kendinden olacağını düşündüğünü kuvvetle kendine çekmekte, olmayacağını düşündüğünü de kuvvetle karşıya itmektedir:

“Bayrampaşa örgütü benden kurtularak iktidarının devamını sağlarken, devlet de benim durumumda olanları örgütlerden uzaklaştırarak, onları teşvik ederek devlete sığınma halini oluşturabilmenin hesabı içindeydi.” (s. 63)

Nihayet, ailesine sığınayım dese, bu da pek mümkün değildi. Örgüt, idareyle işbirliği halinde her türlü önlemi almıştı. Mektuplar örgüt tarafından okunuyordu. Görüşlere gözetim altında çıkılıyor ve mahkûma “doğru konuşması” sıkı sıkıya tembih ediliyordu. Özel avukat görüşü diye bir şey de yoktu. Sadece örgütün tayin ettiği avukatla, o da yine denetim altında görüşülebiliyordu. Zaten dışarıdaki aileler de birer dava sempatizanı olarak örgütün ideolojik ve fiili denetimi altında tutuluyordu.

Osman’ın sevgilisi Güler’in ağabeyi Dr. Cengiz’in şu sözleri bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Örgüte yönelik kaygılardan dolayı, aman örgüte, mücadeleye bir zarar gelmesin kaygısı içinde olduk. Yanlış anlaşılacağımızdan, devletin bunu kullanabileceğinden çekindik.” (s. 25)

Dışarıda da zaten ne İnsan Hakları örgütlerinden ne hapishanelerle dayanışma kuruluşlarından bir umut vardı. Bu tür kuruluşlar da ya örgütlerin sıkı sansürü dolayısıyla içeride neler olup bittiğinden haberdar değildi ya da şu veya bu ölçüde haberdar olsalar bile örgütlerin baskısına direnecek yürekten yoksundular veya “işbirlikçi” konumuna düşme korkusu onların da elini kolunu bağlamıştı.

Sonuç olarak, mazlumun da mazlumu, kapıları çalar birer birer ve hepsinden geri döner. Hatta belki bu kapıların çoğunu çalmaya fırsatı bile olmaz. Bazı durumlarda bir kapı kendine açılsa bile (örneğin idarenin kapısı), Şerif Mercan (Devrim) olayında görüldüğü gibi, örgütün devrimciliğine inanmak istediğinden kendi isteğiyle yeniden geri döner aynı kapıdan ve örgüt tarafından infaz edilir.

Bütün kapılar kapalıdır artık.

 

Neymiş bu Çözülmek?

Hapishane içi infazlardaki en belirgin “suç” poliste çözülmektir. Öyle ki, zaten bunun bir adım ötesi, “polis ajanlığı” ya da “objektif olarak polis ajanlığı”dır.

Hoş güzel de, bir kere “çözülme” denen şey, son derece görece ve koşullara bağlı bir şeydir ve bu konuda objektif bir kıstas tutturmak son derece zordur. Örneğin insanın yakalanma şekline, durumuna, kendisiyle birlikte yakalananların verdiği ifadelere, polisin kendisi hakkında bildiklerine vb. vb. bağlı olarak yüzlerce değişken faktör söz konusudur. Havariler’de (İletişim, 2002) TİİKP davası sanıklarıyla ilgili olarak anlattığım ve tartıştığım gibi, bu değişken faktörler insanın durumunun değerlendirilmesinde son derece sübjektif bir durum yaratır. Örneğin, olumlu koşullar nedeniyle çok daha az sorgulamaya uğrayan biri, polise daha az direndiği halde “çözülmemiş” görünürken, çok daha fazla direnen biri “çözülmüş” görünebilir. Bu konuda adaletin terazisini tutturmak son derece zordur.

Ayrıca bu konuda örgütsel kararlar vermek, herkesin kendi vicdani sorumluluğunun ötesinde çok mu zorunludur sanki. Bir kere, bireyleri ağır örgütsel sırlar altına sokup bunları ne pahasına olursa olsun saklamaları yükümlülüğünü veren, bireylerin kendileri değil, örgütlerdir. Evet, bireyler de böyle bir taahhüdün altına girmişlerdir ama bunu sadece iyi niyetleriyle ve herhangi bir işkence deneyinden geçmeden, işkencenin nasıl bir şey olduğunu bilmeden yapmışlardır. Kaldı ki, bireylerin sırtına yıkılan bu derece ağır örgütsel sırlar, evet belki örgütün ihtiyacı olabilir ama devrimin gerçekten ihtiyacı mıdır bakalım? Bana kalırsa, hiç de değil. Örgütün kendini korumaya almasıyla, devrimin savunulması hiç de aynı şeyler değildir. Ama tabii bu ayrı bir tartışma konusudur. Devrimle örgütü özdeşleştirenlerle yapmamız gereken bir tartışmadır bu.

Diyelim ki, bu örgütsel sırların korunması gerçekten de devrimin ilerlemesi için zorunlu olsun, peki böyle bir durumda tek bir bireye (üstelik de hiçbir polis deneyimi olmadığı halde) o kadar ağır örgütsel sırlar yüklemek doğru mudur? Bir düşünün, polisin tespit ettiği bir bölge sorumlusu nelerin ve nelerin hesabını vermek zorunda kalacak, polis tarafından bütün bölgeye ilişkin gizli bilgileri ortaya dökmesi için nasıl aşırı bir tazyike maruz kalacaktır. Bu durumda örgüt, bireye “dayanacaksın” demektedir. Evet ama çok daha az merkeziyetçi bir örgütlenmeyle bu tazyiki “makul” bir seviyeye indirmek daha mantıki değil midir? Hem de bu, örgütü de daha korunabilir bir konuma getirmez mi? Örneğin, polis kendi deneyimiyle anlasa ki, yakaladığı en üst örgüt yöneticisinden bile, işkenceden canını çıkarsa alabilecekleri son derece kısıtlıdır, o zaman yapacağı işkencenin dozunu ona göre ayarlayacak ve alabildiği kısıtlı bilgiyi aldıktan – ya da alamadıktan – sonra kendini işkenceyle daha fazla yormayacaktır. O zaman da kimse “ihanet” psikozuna girmeyecek, “çözüldüğü”nü düşünerek kahrolmayacaktır. Bu konuları hiçbir örgüt merkezinin ciddi bir şekilde düşündüğünü sanmıyorum. Varsa yoksa kahramanlık menkıbeleri! Bunun işlemediği ya da çöktüğü yerde de gelsin ağır örgüt içi cezalandırma seferleri.

Ayrıca şurası da bir gerçektir ki, örgütler bu çözülme meselesini kendi gerçek zaaflarını, örgütsel işleyişin kofluklarını örtbas etmek ve bütün suçu üyelerinin sırtına yıkıp işin içinden sıyrılmak için kullanmaktadırlar. Diğer yandan, örgütler, “çözülenler” meselesini iyice abartarak üyeleri arasında korku ortamı yaratıp herkesin kendine sorgusuz biat etmesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Anlaşılması gereken şudur ki, bu örgüt denen “kutsal varlık”, insanî bütün zaafları bağrında toplayan bir yaratıktır.

Üstelik, aslında kimsenin birbirine “tencere dibin kara, seninki benden kara” diyecek hali yoktur. Çünkü, Aytekin Yılmaz’ın belirttiği gibi, “tutuklanların %98’inin polis sorgusunda çözüldüğü” (s. 14) ortaya çıkmıştır. Benim 12 Mart dönemindeki deneyimim de bu yönde. Aslında olay nedir biliyor musunuz: Daha az çözülenlerin daha çok çözülenleri yargılamasıdır. Bu arada “daha az çözülme” denen olay el çabukluğu ile sıfıra icra edilir ve daha az çözülenler giderek çözülmeyen kahramanlar payesiyle ortada dolanmaya başlarlar. Daha çok çözülenler de, çözülmenin ezikliği ile, “evet ama şu ya da bu ölçüde siz de çözülmüştünüz” diye itirazda bulunamazlar. Utançla başlarını önlerine eğer ve suçun bütününü sırtlarına almaya hazır olduklarını ifade ederler. Çok alçakça bir oyundur bu aslında.

Oysa Aytekin Yılmaz’ın belirttiği gibi, direnmek nasıl insani bir şeyse, direnememek veya direndiğin halde çözülmek de insani bir şeydir. İnsanın dayanma gücü ölçülebilir bir şey değildir. Bu dayanma gücü bazıları açısından sonsuza kadar süreceği gibi, bazıları için bir noktada sınıra gelebilir. Sınıra geldi ve bazı bilgileri vermek zorunda kaldı diye kimse suçlanamaz. Ne kadar direnebilmişse o kadarının takdir edilmesi çok daha insani ve devrimci bir tutumdur. Yoksa, sen insanlara çekemeyecekleri kadar ağır yükler vereceksin, o yükleri taşıyabildiği sürece iyi,  ama bir an ayağı tökezlediğinde, o güne kadar yaptığı her şeyi unutup onu derhal “hain” kategorisine koyacaksın. Olacak şey değildir bu, çok insafsız ve çok bencilcedir. Ayrıca, poliste olup bitene ilişkin gerçek bilgilerin herkes hakkında ne ölçüde ortaya çıktığı da oldukça tartışmalıdır. Poliste teslim olduğu halde aramızda kahraman gibi dolaşanların olmadığından emin miyiz? Bununla gerçekten direnenlerin direnişine gölge düşürmek istemiyorum elbette, sadece polise ilişkin bilgilerin çok da güvenilemez olduğunu belirtmeye çalışıyorum.

Aytekin Yılmaz, önemli bir noktaya daha değiniyor. “Öldürülen kişilerin bir an ajan olduklarını düşünelim. Bu durum öldürülmelerini gerektirir mi?” (s. 165) diye soruyor. Yerinde bir soru. Şöyle düşünelim: Bir insan bir aşamada ajan olmuşsa bunun en önemli nedeni baskı ve işkenceye yenilmiş olmasıdır. O zaman o insanı ajan diye yaftalamak ve ölüme mahkûm etmek yerine, düşman tarafından “teslim alınmış yoldaş” diye değerlendirmek çok daha doğru değil midir? Bu durum savaş zamanlarında da sık sık görülür. Karşı tarafa esir düşen bir subay (özellikle subay) düşman açısından potansiyel bilgi kaynağıdır. Bakmayın siz o kahramanlık menkıbelerine, esir düşen subayların yüzde doksan dokuzu sahip oldukları bilgilerin bir kısmını ya da tamamını düşmana teslim eder. Neden? İşkence görmemek veya öldürülmemek için. Öyle ki, bu durumu ordular normal kabul ederler. Yani düşman eline düşmüş subaylarının bilgileri vermiş olabileceğini düşünerek hareket ederler ve o esir subay kendi tarafına iade edildikten sonra da öyle muazzam bir sorgulamaya ve suçlamaya maruz kalmaz. (Tabii istisnası da var bunun. Stalin, bırakın düşmana bilgi vermeyi, en kahramanca direnişi göstermiş Kızıl Ordu asker ve subaylarını sırf düşmanın eline canlı geçtiler diye, Nazi toplama kamplarından çıkardıktan sonra “hain” yaftasıyla kendi çalışma kamplarına atmıştı.)

Ayrıca unutmamak gerekir ki, “teslim alınmış yoldaş” bir süre sonra, vicdanıyla hesaplaşarak geri bile dönebilir. Biz 12 Mart döneminde, Mamak Cezaevi’nde böyle bir olay yaşadık. Yeni tutuklanıp getirilen arkadaşlardan biri “taşradan gelmiş amcasıyla” görüşmek üzere pek sık idareye çağrılır olmuştu. Bu ziyaretlerden birinden döndükten sonra arkadaşımız bize itirafta bulundu. Meğer onu ziyarete gelen “amca” MİT mensubu bir görevliymiş. Meğer arkadaş, MİT’teki sorgusu sırasında, bir çökme ve teslimiyet anında MİT’in kendisine verdiği “ajanlık” görevini kabul etme zaafını göstermiş. Gelen “amca”ya koğuşta ne olup ne bitiyor diye birkaç kere bilgi vermiş. Ama en sonuncusunda vicdanı elvermediğinden bize açıklamada bulundu.

Şimdi düşünelim. Henüz bize açıklamada bulunmadan önce bu arkadaştan kuşkulansaydık ve bir gece “ajan” diye boğup koridora atsaydık ne olacaktı? Açıkçası bir dönem için zaaf göstermiş veya teslim olmuş bir devrimciyi, bütün hayat çizgisini göz önüne almadan, kendi ellerimizle ölüme yollamış olacaktık. Devrim ya da örgüt, ne haltsa, ne kazanacaktı bundan? Hiçbir şey. Tersine çok şey kaybedecekti. Her şeyden önce, bir korku ve cinnet ortamını körükleyerek çok şey kaybetmiş olacaktı. Devrimi bir şenlik, kardeşlik, dayanışma ortamından çıkarıp korku ve cinnet ortamına sokanlar devrime en büyük kötülüğü yaparlar. Üstüne üstlük biz de ömür boyu elimize devrimci kanı bulaşmış insanlar olarak dolaşacak, bunun ağırlığı ile ezilecektik (tabii böyle bir ağırlığı hissetmeyecek olanlara değil sözüm).

Son bir nokta: Aslında çözülme falan da işin bahanesidir. Esas olan, örgüte iyiden iyiye biat etmek veya etmemektir veya bu biatın sağlanması için kullanılan araçlardır. Nitekim Sorgul (Betül Cici) hiçbir şekilde poliste boyun eğmediği halde infaz edilmiştir.

 

Etkiler… Tepkiler   

 

T24’te, Hazal Özvarış’ın Aytekin Yılmaz’la yaptığı röportajda, Aytekin Yılmaz’ın eleştirilerine hedef olan kişi ve kuruluşların da görüşlerine yer verilmiş. Kanımca en dürüst tutumu takınan, kendisinden bekleneceği üzere, İsmail Beşikçi olmuş. Beşikçi, Aytekin Yılmaz’ın, kendisinin de o dönem cezaevlerindeki örgüt içi infazlara sessiz kaldığı yönündeki eleştirisi konusunda “Aytekin Yılmaz’ın eleştirileri haklı” demiş. Bu sözler yüreğime su serpti doğrusu. Demek eleştiri karşısında böyle tutum alan dürüst insanlar hâlâ var, diye düşündüm.

Ama Celalettin Can’ın tutumu ve tepkisi de bir o kadar umut kırıcıydı. “İddialar gayriciddidir. Cevap vermeyi gereksiz buluyorum” demiş. Ne demek şimdi bu? Bundan, gayriciddi iddialara cevap verilmiyor sonucunu mu çıkaralım? Bana tersi doğru gibi geliyor. Cevap verebilecek bir durumu yok, bu yüzden “gayriciddi iddialar” bahanesine sığınıyor. Cevap vermeye kalkarsa durumun ne kadar ciddi olduğu ortaya çıkacak. Cevap vermeyip hafife alarak işin içinden sıyrılmanın hesabını yapmış. Ayrıca eğer iddialar gayriciddiyse, senin görevin onun gayriciddiliğini ortaya koymaktır. Bunu yapmadığın sürece sadece durumu gayriciddileştirme çabasından başka bir şey kalmaz geriye.

İHD yöneticisinin cevabı ise, bir devlet bürokratının rutin cevaplarını fazlasıyla andırıyor. Yerine ulaşamayan, kayda geçemeyen dosyalar… dosyalar… O bürokrat, başını dosyalardan kaldırsa, çevresine baksa ve biraz da örgütlerden korkmayıp vicdanını dinlese her şeyi görebilecek oysa.

 

Bazı Farklı Düşünceler

 

Bu bölümde, Aytekin Yılmaz’la eskiden beri tartıştığımız ve aramızda pek anlaşamadığımız şu meşhur “köylü-üniversiteli” (romanı hakkında yazdığım yazıda da bu konuyu eleştirmiştim ama Radikal’in kitap ekinde yayıncının makasına kurban gitmişti bu bölüm. Yazının tamamı siteden, aşağıda verilen linkten okunabilir) tartışması dâhil, bu kitapta rastladığım ve Aytekin’le farklı düşündüğüm beş noktaya kısaca değineceğim.

Birincisi, Köylü-üniversiteli çatışması. Bu konuda elimde dört beş alıntı notu var ama en net olanını alayım buraya:

“Kuzey Kürdistan’daki yoksul köylülük PKK içinde etkin oldukça, üniversiteli aydın gençliğin tasfiye edildiğini anlıyoruz.” (s. 90)

Aynı çelişkiyi Aytekin Yılmaz Dağbozumu romanında da işlemişti.

Bana bu yanlış bir bakış açısı gibi geliyor. Böyle bir çelişmenin olmadığı anlamında değil elbette. Her örgütte toplumsal kesimler arasında kültürel farklardan kaynaklanan bu tür çatışmalar olur. Benim itiraz ettiğim nokta, örgütün bunu bilinçli bir “üniversiteli tasfiyesi” şeklinde uyguladığıdır. Oysa örgütün ne köylüler umurundadır, ne de üniversiteliler. Onun derdi günü, “kendi kitlesi” üzerinde bir şekilde hâkimiyet kurmaktır. O anda bunun için üniversitelileri kullanmak işine gelirse onları kullanır, köylüleri kullanmak işine gelirse de onları.

PKK, ilk başlarda bir üniversiteli hareketiydi, 1990’larda kitleleştikçe elbette üniversiteliler harekette azınlıkta kalmaya başladı. Aytekin Yılmaz’ın dikkatini çeken durum buradan doğmaktadır. Ancak örgüt bunu bilinçli olarak körüklemiş değildir. Sadece olguya göre hareket etmiştir. Diyelim ki, bir başka dönem üniversiteliler harekette çoğunluğu oluşturmaya başlasın, bu sefer de köylüleri üniversitelilerin hâkimiyeti altına almakta bir an bile tereddüt etmez. Sonuç olarak, örgütün köylüler veya üniversiteliler diye kesin ve net tercihleri yoktur. Aytekin’in örgütte bulunduğu dönemde olgu köylülerin yoğunluğu olduğundan böyle bir durum ortaya çıkmış. Kaldı ki, PKK hareketinin kitleselleşmesinin, hatta bir anlamda köylüleşmesinin, bu hareketin sert-infazcı karakterinde daha sonraki yıllarda yumuşatıcı bir etki yaptığı bile düşünülebilir.

İkincisi, “Kılıç-kalem” çelişkisi. Aytekin Yılmaz, bir yerde şöyle diyor: “Önümde kalem ve kılıç vardı. Bunlardan birini tercih etmenin zamanı gelmişti.” (s. 117)

Bu tür mutlak kategoriler yaratmak ne derece doğrudur? Tamam, genelde kalem fikre, kılıç ise şiddete işaret ediyor ama bu her zaman ve değişmez biçimde böyle midir? Örneğin, kalem bir diktatörlüğün kurulmasında kimi zaman kılıçtan bile daha etkili olabilir. Unutmayalım ki, idam hükümleri kalemle yazılır ve onaylanır ya da Hitler’in Kavgam kitabı kalemle yazılmıştır. Öte yandan, kılıç da her zaman kötüyü temsil etmeyebilir. Bazen kılıç, özsavunma anlamında insanların canını kurtaran, onların özgürlüklerinin korunmasına yarayan bir araç olarak olumlu bir işlev yerine getirebilir.

Üçüncüsü, PKK’nın Leninist parti modelinden uzaklaşması meselesi. Aytekin Yılmaz; “1995’e kadar Leninist parti modeline göre (en azından işleyiş olarak) hareket eden PKK 5. Kongresi’nde hem Leninist partiden, hem de sosyalist argümanlardan uzaklaşmak zorunda kaldı.” (s. 90) diyerek PKK’nın “Leninizmden uzaklaşması”nı olumsuz görmektedir.

PKK’nın başından beri ne kadar Leninist olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Bana soracak olursanız, PKK, başından beri, Leninist normları ve formları kullanan milliyetçi bir örgüttü ama bu da çok fazla sorun değil, çünkü has Leninist örgütler de az çok milliyetçidir zaten.

Fakat PKK’nın Leninist norm ve formlarının neler olduğuna yakından baktığımızda net bir şekilde görürüz ki, bunlar has Stalinist Komintern normlarıdır ve dolayısıyla PKK tarihinde olumlu bir noktaya işaret etmezler. Bence PKK 1970’li ve 1980’li yıllarda ve hatta 1990’ların ortalarına kadar, katı Stalinist normları benimseyen milliyetçi bir örgüttü ve nitekim örgütün en çok iç (aynı zamanda kendi dışındaki Kürt ve Türk sol örgütlerinden) infaz yaptığı dönem bu yıllara rastlar. 1990’ların başlarında Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra PKK önderliği Stalinizmle bağlarını gevşetme gereğini hissetmiş ve daha reformcu nitelikte milliyetçi bir parti olmaya doğru evrilmiştir. Bu dönem, aynı zamanda PKK’nın kitleselleştiği ve dolayısıyla örgüt içi infazların azalma eğilimine girdiği bir dönemdir. Dolayısıyla, PKK’nın “Leninist dönemi”ni görece daha olumlu bulmak mümkün değildir. Bence tersi daha doğrudur.

Dördüncüsü, “devrim kendi evlatlarını yer” konusundaki tutum. Aytekin Yılmaz’ın bu konudaki tutumu gel-gitlidir. Kimi yerde bu iç infazları yapanların devrimci olamayacağını söylemekte, kimi yerde de bunu yapanların devrimci olduğunu düşünmekte ya da söylemektedir. Örneğin:

“Devrimciler devrimi boğdular.” (s. 103)

Bunun tersine;

“Bu cezalandırmayı yapanlar devrimci değillerdi.” (s. 134)

Sonra yeniden:

“Tutuktum çünkü büyük hayallerle çıktığım devrim yolunda yarıda kalmıştım.” (s. 119)

Elbette bu konuda çok net olmak da kolay iş değildir. Çünkü infazı yapan örgütler, kendilerini devrimci olarak sunan örgütlerdir ve yapanlar da “devrim uğruna” mücadele ettiklerini söylemektedirler. Burada yaftalamalara değil de, beyana bakacak olursak bu örgütleri de, şeflerini de devrimci olarak kabul etmek zorundayız. Ancak öte yandan yapılan eylem tamamen karşıdevrimci niteliktedir ve bunu gerçekleştirenler bir devrimciyi hunharca katlederek devletin bile yaptığından daha ağır bir karşıdevrimci suç işlemişlerdir. Bu durumda ne yapacağız? Ne diyeceğiz.

Elbette en iyisi, Ömer Laçiner’in “Sonsöz”de yaptığı gibi, devrimle güç-iktidar arasındaki ilişkiyi doğru bir şekilde çözecek teorik bir yaklaşımdır. Ama pratikte sorun yine de çözülmüş olmamaktadır. Bu eylemi yapan örgütlere ve sorumlulara ne ad vereceğiz? Bunlar devrimci midir?

Bunların devrimci olup olmadığına karar vermeden önce, öldürdükleri insanların ne olup olmadığına karar vermek gerekir. Öldürülen bu genç insanlar, devletin, devrimci eylemlerinden dolayı işkenceye uğrattığı, mahkûm ettiği ve hapse attığı devrimcilerdir. Kişisel hataları ne olursa olsun bu genç devrimcileri katletmek devletin işlediğinden bile daha ağır bir karşıdevrimci suç işlemek anlamına gelir. Bunu yapan örgütlerin iddiaları ne olursa olsun, karşıdevrimci suçları son derece somuttur ve sabittir. Bu durumda, bu örgütlerin bu eylemleri açıkça karşıdevrimci bir suç olmakla kalmayıp, örgütlerin ve yöneticilerinin kendileri de, açık ve net bir özeleştiri yapmadıkları sürece karşıdevrimcidirler ve devrimci kamuoyundan bu muameleyi görmelidirler.

Beşincisi, “sol içi şiddet” ve Stalin sorunu. Aytekin Yılmaz’ın şu cümlesinden, sol içinde Stalin’in tartışılmasından sanki rahatsızmış gibi bir izlenim edindim: “Sol içi şiddet denilince, ya Sovyetler’de Stalin dönemi ya da Çin’de Mao’yu konuşmayı tercih etmektedirler.” (s. 163)

Aytekin Yılmaz, eğer sadece Stalin’in tartışılmasıyla yetinilip örgüt içi infazlardan kaçınıldı demek istiyorsa kendisine katılabilirim. Ancak unutulmamalıdır ki, 1980’lerden itibaren Stalin sorununun sol içinde tartışılmaya başlanması örgüt içi infazları daha da görünür ve anlaşılır hale getirmiştir. Çünkü örgüt içi infazların kökünde Stalinist anlayışların rolü tayin edicidir.

 

 

Osman Tim

Betül Cici (Sorgul)

Şerif Mercan (Devrim)

Erdoğan Eliuygun

Ramiz Şişman,

Mülkiye Doğan (Berfin)

Mehmet Çakar

Şimel Aydın

ve kitapta adları geçen diğer otuz ve ayrıca yüzlerce devrim martiri önünde ayağa kalkıyor ve onları en yürekten devrimci duygularımızla selamlıyoruz.

 

Gün Zileli

23 Ağustos 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

İlgili yazı ve röportajlar:

gunzileli.com/2003/09/01/icimizdeki-hapishane/

gunzileli.com/2011/04/04/dag-bozumu-romani-orgutsel-bozulmanin-anatomisi/

gunzileli.com/2011/11/28/aytekin-ylmazla-roportaj-heline-ne-oldu/

gunzileli.com/2014/08/22/aytekin-yilmazla-soylesi-pkk-dhkp-c-tikko-yoldaslarini-nasil-oldurduler/

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI