O. Gürsel / Dinsel Tinsellik   Bir insan, “her şey ve hiç olan” yaratık.

 

Köle ticareti her zaman “dine uygun” bulunmuş. (S. Arabistan’da kölelik yasaları 1962 de iptal edilmiş!) Binlerce yıldır “Din adamları”, dünya zorbalarını uyarıyor; yalvarıyor! “Adaletle yönetiniz; kölelerinize iyi davranınız!” Bu “şefkatli” adamlar sonra “kölelere” dönüyor;  “N’olursunuz, efendilerinize hizmette kusur etmeyin; boyun eğin! Sizi döver, işkence eder, öldürürlerse biz çok üzülürüz!”

Belki tüm Dinsel inanışların temel amacı, Doğa-toplumsal süreçler karşısında aczin uyandırdığı acıları hafifletmek; “hayatın” ördüğü ağlardan kaçamayacak insanı, değişebileceğine inanmadığı tabiat, insan-toplum zorbalıklarına katlanmasını sağlamak; onu “ruhen” ayakta tutmak. “Dinsel gerçeklik”, dünyevi-toplumsal gerçeklikle henüz yüzleşmeye hazır olmayan “çocuk aklın” duyguları, hayalleri, arzularından yarattığı bir ikame dünyadır. Sonsuz kainat ve sonsuz zamanda mutlak bir “hiç” olarak gördüğü insanın, ölümlü egosunun “ucu yanan sinir uçlarını” üfleyerek, öperek “şifa” dağıtma arzusu iki yanlı gelişmeye yol açmış; bir yanda ödül ve cezalardan oluşan kurallarıyla “duygusal” olarak tatmin olunabilen bir “ikame dünya’ya”, diğer yandan da insanı dondurulmuş zamana “hapsederek” onun “hiçlikten” hiç bir zaman kurtulamayacağı sarsılmaz inancına…

 

İnsanı “ebedi bir hiç” olarak gören, karşıtını, “mutlak her şeyi” yaratmak zorundadır! Her şeyi her zaman, “her şey” kılmanın yolu, “hiçlikten” kurtulma imkanının bulunmadığına “iman” ile mümkündür. Hiç’likten çıkış düşünce ve çabası, “Her şey” olan Tanrı’nın aleyhindedir. Salt bu nedenle dahi dinler her zaman değişimlere, bilim-teknoloji gelişimine karşı durmuştur. Durmak zorundadır!

 

İnsan bir “hiç şeydir”, ve “her şey’dir”!  

 

Ölümlü tek bir insan bir “hiç”; tabiat ve toplumsal ilişkilerin zorunlu süreçleri içinde ne kadar da zavallı, edilgen! Milyonlarca insana acı çektiren zorbalar “bile” nasıl da acı içinde can çekişerek ölüyor! Onlardan da geriye bir avuç kemik kalıyor; fazlası tiksindirici çok anı! Bir hastalık, bir kaza, nasıl da inletecek ağrılar içinde bırakır her canlıyı. Bir kaç gün önce “her şey” olduğunu sanarak yıldırı, işkence, cinayetlerle insanları biat etmeye zorlayan çok “sultan”, kendine işkence uygulayan herhangi bir sadiste de biat etmeye hazır olduğunda “hiç’lik hali” çırılçıplak olup, görünürleşmez mi? Işık saçan tenleriyle milyonlarca neşeli delikanlı, her iki tarafın bir avuç “ihtiyarı”, mülkiyetçi sınıfların aç gözlü canavarları için savaşlarda böcekler gibi birbirlerini öldürürken insanların birer “hiç” olmadığını kim söyleyebilir?

 

Sonra gün gelir! Zamanı “dondurmak” isteyenlerin, eriyen buzu, suyu tutamaz. Sel olur akar!

Aynı anda hem bir “hiç”, hem de “her şey” olur insan! Devrim hallerinde, büyük alt-üst oluşlarda, “Zamanın Ruhunun” bozkır çalıları gibi dertop edip önüne kattığı insanlar, birbirlerini iterek yarattıkları akıntıda sürüklenir; o anda “her şey” olduklarına inanır ve bir “hiç” olmaya da hazırdırlar!

 

Ama yine de… Yine de; tek bir insan, aynı zamanda “her şey’dir!”

 

İnsan “büyük varlığın” yalnızca “aciz” bir parçası değil, “Bütün’e” ait milyarlarca “parçadan” biri ve “Bütün’ü” yapan moleküllerden örgütlenmiş bir ayrı bütün olmakla kalmayıp, tek tek  her bir “parça’yı” olduğu kadar, o “büyük bütünü” de kavrayan tek canlıdır. Tüm varlığa hak ettiği veya hak etmediği “anlamı” veren, O’nu güzelleştiren ve mahveden tek varlıktır. Tüm molekülleri, atomları ile canlı ve cansız doğaya aittir; organik ve inorganik bir sentez’dir. Sonsuz dönüşüm, değişim sürecinde molekülleri ve “Tinselliği” ile “her şey” olma imkanını taşır. Her molekül, her hücre o gövdede toplanmışken an gelir dağılır  ve sonra yeniden, yeniden canlı, cansız “parçalarda” toplanır.

 

İnsan kendini bir “araştırma nesnesi” yapabilir; kutsallarını, korkularını sorgular! Ölümün yalnızca bir değişim-dönüşüm olduğu bilgisi ile de insan kardeşleri için bir savaşta, bir zorlu anda hayatını ortaya koyar. Yüzlerce milyon ışık yıllarıyla ölçülen kainatta zerre olduğu bilgisiyle de gezegeninin doğasını korumak için ölümü göze alabilir; bir “böcek”, bir “ölümlü-hiç” olduğunu inkar etmeden uzay yolculukları yapacak araçları üretir.

Yeryüzünde hiç bir canlı, bir insandan daha çok acı çekme kapasitesine sahip değildir! Bu acılardan da nice kovan “bal eyler!” Salt bu “kapasitesi” ile kayırılmayı hak eder! Gözlerinden usulca yaşlar boşanarak acı çeken herhangi bir çocuğun, zorbaların zulmettiği masumların bakışlarındaki kederin, toplama kamplarının zulmü altında savrulmuş gövdelerin, savaş-doğal felaket altında sevdikleri için kahrolanların duygularına katılamayan, bu “tinsel gerçekliği” “hissedemeyen”, kendine yabancılaşmış, “türün dışına çıkmış” bir hayvan’dır!

 

Belki, ölümlü “sefil” egomuzu bir türlü kandıramayarak “son tahlilde”, o son anda bir “hiç” olduğumuzu, olacağımızı kabullenmemiz gerekebilir!

Ama, tek, tek insanlarıyla bu “hiçliğe” en başından boyun eğmiş toplumlar, “her şeyin” özgün bir parçası, bir gün karışacağı “her şeyle” yüzleşmekten kaçanlar sonunda “hiçliğin girdabında” boğulacaklardır! Bakınız Orta-Doğu!

 

Görünen o ki, Tinselliği de bir parçası haline getirmiş Diyalektik materyalizm ile Dinsel İdealizm arasındaki uzlaşmaz çelişme daha binlerce yıl sürecek…

 

***

 

“Diğer yanağınızı uzatın!” Vuranların hep aynı “köle patronları” olduğunun bilindiği dünyada diğer yanağını uzatacak olanlar da elbette köleler olacaktır; bu tavsiye mi Hıristiyan Papazlar için köleliğe meşruiyet sağladı? Yoksa bu söylem, “şiddetsizlik” felsefesinin başlangıç noktası mı?

Dinsel tinsellik hep böyle olmuş; nereye çekersen oraya gider…

 

Yeni Dünya’da 1500’lerde yaşanılan Din’e uygundu! Güney Amerika’da “İspanyollar gelmeden … 50, bazılarına göre 30 milyon olan nüfus 40 yıl sonra 4 milyona düştü. Yerlilerin yarısının … hastalıklar nedeniyle ölmüş olduğu kabul edilse bile ortaya çok korkunç bir katliam tablosu çıkar…”  Bilinen söz ama yineleyelim. “Onlar geldiklerinde topraklarımız vardı, kitabımız yoktu; şimdi topraklarımız onların, bizim de bir kitabımız var!”

Kristof Kolomb! Büyük Kaşif! Tarih kitapları onu över. İspanya’ya yazıyor. “Kudretli efendimizin Hıristiyanlığı kabul etmek istemeyenlerin yok edilmesine karar vermesine Kutsal İsa yardım etsin…1495” (*)

*

Yağmacılık, ganimet edinme, köle, cariye ilişkileri, İslamiyet’te de “kitaba” uygun; “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu ? (Nahl, 16:75) (Kuran)

Neden gücü yetmiyor? Neden başkasının malı köle? Bir insan neden köle? Bir insan, bir diğer insana köle, rızık olarak verilebilir mi? İnsan yolunda harcamak ile Allah yolunda harcamak çelişir mi? Neden çelişiyor? Yeryüzünde eşitlik imkansız mı? Bu neden kabul edilmek zorunda? Salt ölümde mi eşitlik olası? Öte dünya mı? Bu dünyada adaletli olmayanın, öte dünyada adaletli olması beklenebilir mi? Geleceği gören, “kötülüğü” de görür; Olacak kötülüğe izin verilir mi? Adalet “işkence görenin” ödüllendirildiği bir gösteri dünyası mıdır?

Bir kaç cümlenin bile akla getirdiği  bu denli “zorlu” soruları yanıtlamaya kalkışan bir “hiç” varlık, böylece hiçlikten çıkma yolculuğuna çıkabilir; ama biliyoruz; Dinsel Dünya, olur da  yanıtları araştırılır korkusuyla, bu tür soruları soranları bile yağlı kütüklerde yakıyor, kazıklara oturtuyor, derisini yüzdürüyordu! Burada bunları yazanın ve benzeri anlatıları yayınlayan, söyleyenlerin daha bir kaç yüz yıl önce Dinler Dünyasına getirdiği çok daha “masum” eleştirileri nedeniyle işkence altında öldürülmüş çok insana ne büyük borçları vardır.

“Yaşayan” Dinsel Tinsellik özel mülkiyet tapularının kurutma kağıdıdır.

Dinsel Tinsellik, bize dışarıdan dayatılan değil; içimizdeki korkuların, çelişkilerin aynasıdır.

İki yüzlü insanlık halimiz; bencilliğimizi ucuz sadakalarla gizleyen o sırıtık maske, acımasız zorbalıklarımızın “kutsal” meşruiyet yazıları, yağma için katledilmiş masum insan cesetlerinin örtüsü,  gerçek günaha batmış fetihçi katillerin her gece yıkandığı su…

Ya Yunus, ya Mevlana? Ve nice gerçek şefkat, merhamet taşıyan dindar, iyi yürekli insanlar ne olacak? Onlar da mı… Hayır; bu “iyi yürekli” insanların “günahsız” yaşama, “insan olma-kalma” çırpınışının dinlerle de,  ideolojiyle de bağlantısı olduğu kanıtlanamaz; bu insanlar da nasıl ki hayata geçtiğinde nice acımasız, korkunç zalimliklere yol açmış “inanç/ideolojilere” adalet vaat ettiği zamanlarda bağlanmış “güzel” insanlar gibi aslında tüm inançlardan, “felsefeden” bağımsız yaşamışlardır. Daha da acısı “bilmeden”, bu “inançlara” çoğu kez hak etmediği inandırıcılık da katmışlardır! İktidarı almadan önce ölen nice devrimciler gibi! Bu “karakterler”, her zaman her “inancın, her düşüncenin, her idealin” her zaman en güzel-iyi yanını görerek, ona aşık olanlardır; vefasız, aldatmaya hazır bir kadına olan sevda-tutku gibi! Acı çekmişler ama bize de “sevdalanma” yolunda hatalarımızı azaltacak “değerler-ölçüler” kazandırmışlardır!

*

Bugün bu topraklarda, sırtımızda ortaçağımızdan kalan “ağır yük” ile yol aldığımız gerçeği ile yüzleşmeksizin yürüdüğümüz süreçte alacağımız mesafe her zaman hayallerimizden çok daha kısa ve sandığımızdan çok zahmetli olacaktır!

 

Son çeyrek asırda, sınırsız bilgi edinme imkanları varlığı ve kültürler arası iletişimde sınırların kalmadığı dünyada kolayca sorulabilecek ve yanıtı bulunacak sorularla “iştigal edilmemesi” bir “kasıttan” değil, yaşanılan gündelik hayatın bu tür “arayışlara” gereksinme göstermediğindendir! Evim, arabam ve televizyonum var, karnımı doyuruyorsam…

 

Evini “fay hattında” kurduğunu deprem ile, “dere yatağında” yaşadığını sele uğradığında, ağaçların kesilip, ormanların yok edilmesini umursamayanlar kuraklıkla tanıştığında, cahil, merhametsiz, iktidar düşkünü, kaba saba bir diktatör özentisi tarafından yönetildiğini de savaşa sürüklendiğinde anlayacak olanlar, ancak o felaketler sonrasında hayatının ne gereksiz bilgilerle işgal edildiğini, ne aptalca nesneler için yaşadığını anlayacak… Yazık ki, bu “anlama hali” çok geç olsa da, yine de zorunlu değil!

 

Kendini “hiç” görenler için yalnızca toplumsal değil, çoğu kez bireysel felaketler de her zaman bir kader olarak yorumlanacak; “İleri” gitme ümidini kaybetmiş toplumlar arkaik hayallere sarılmak zorunda…

“Var olanın öldüğü, ‘Yeni’nin’ ortaya çıkmadığı” bir tarihi yaşıyoruz! Böylesi dönemler onlarca yıl da sürebilir; yazık ki, “Geçmişin” karşısına dikilecek bir “hayat’ın” tohumu henüz çatlamakta!

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI