Her Şey Geçip Gider mi?

holodomor_106723

 images (1)

Vasili Grossman, Her Şey Geçip Gider, çev: Ayşe Hacıhasanoğlu, Can Yayınları, 2013

 

Vasili Grossman, diyalektiğin baş düsturu olarak Heraklitos’a atfen tekrarlanan “aynı nehre iki defa girilmez” sözüne anıştırmada bulunarak romanın bir yerinde, romana adını veren şu cümleyi kurar: “Evet, her şey geçip gider, her şey değişir, aynı katara iki kez binmek olanaksızdır.” Romanın kahramanı İvan Grigoryeviç’in kafasından bu cümle geçer, çünkü birazdan bir hayvan katarıyla gulaglardan birine doğru yola çıkacaktır.

 

Gulaglardan Dönen Biri

 

Aslında bu bir hatırlamadır. Çünkü İvan Grigoryeviç, otuz yıl kaldığı çalışma kamplarından geri dönmektedir. Bir gulag mahkûmu otuz yıldan sonra Moskova’ya dönerken neler düşünür, neler hisseder? Vasili Grossman’ın romancılığı bu bölümlerde zirveye çıkar. Bir gulag mahkûmunun duygu ve düşüncelerini neredeyse onunla özdeşleşerek, ruhuna nüfuz ederek aktarır. O, çocukluğunda “utangaç, hassas biriydi ve evin altındaki kilerde patisi kesilmiş köpek, kör kedi kanadı kopmuş kederli karga gibi sakat hayvanların yaşadığı bir hastanesi vardı.” (s. 47)

Bu satırları okuduğumuzda böyle bir ruhun, böyle bir karakterin totaliter bir rejimde gulagları boylamasının neredeyse kader gibi bir şey olduğunu hissederiz. “Benim aptal oğlum, bu kadar duygusal, böyle yüreği yaralı yaşaman ne kadar zor olacak senin” (s. 63) diyen annesi, bu hissiyatımızı zaten dile getirmiştir. Nitekim beklenen kader gelip kapıyı çalar kaçınılmaz olarak. İvan, okulda diktatoryaya karşı bir konuşma yapar, özgürlüğün yaşama eşit bir nimet olduğunu ve kısıtlanmasının, parmakları, kulakları kesen balta darbeleri gibi insanları sakat bıraktığını, özgürlüğün ortadan kaldırılmasının ise cinayetle bir olduğunu açıklar ve bu konuşmanın ardından üniversiteden atılıp üç yıllığına ilk sürgününe yollanır (s. 48).

Şimdi o bir “özgür” vatandaştır. Gulaglardan geri dönmektedir ama içinde huzur yoktur. Çünkü dışarda da özgür olmadığını, dışarının da dikenli telsiz bir hapishane olduğunu hisseder: “Dikenli tele artık gerek olmadığını ve dikenli telin dışındaki yaşamın da öz bakımından kamp barakasıyla eşitlendiğini görür gibi” (s. 70) olur. O zaman İvan Grigoryeviç, “tekrar dikenli telin arkasına gitmek, sıcak çullara, çorba tasına, baraka sobasına alışmış herkesi arayıp bulmak” ister. Onlara, ‘serbest kalmak gerçekten korkunç bir şeymiş!’ demek” ister.” (s. 93)

Bir ihbarcı olmamasına rağmen rejime boyun eğdiği için hayatta ve dışarda kalabilen kuzeni Nikolay Andreviç’i görmeye gitmektedir İvan. Yüreğinde ve aklında hiçbir suçlama yoktur, sadece dilinin ucunda, yanıtını merak ettiği bazı sorular vardır. Örneğin, “söylesene, katil hekimleri kınayan mektubu sen de imzaladın mı?” diye soracaktır.

 

İhbarcı karakterler

 

Romanda zaman zaman İvan’la Vasili Grossman’ın düşünceleri birbirine karışmaktadır. Hele romanın ikinci yarısından sonra bu ikisini ayırt etmek iyice zorlaşır. Ama biz yine de İvan’ın düşüncelerini izlemeye çalışalım. İvan, ihbarcı karakterleri birbirinden farklı kategorilerde ele almaya çalışmakta, onları yargılamadan önce, ihbarcılığa onları ne gibi güdülerin sürüklediğini anlamaya çalışmaktadır.

Örneğin birini çok sıkıştırmışlardı. “Yalnızca bağırmakla kalmıyor, dövüyor uyutmuyorlardı; tuzlu balık yediriyor ve içecek bir şey vermiyor, ölüm cezasıyla korkutuyorlardı.” (s. 75-76) İşte onu iftira atmaya zorlayan bu tür zorlamalardı. Ama bir başkası, bu tür baskılar görmeden yönelmişti ihbarcılığa. “Yıllarca arkadaşlarıyla samimi konuşmalar yapmış, sonra da yazılı notlar almış ve bunları amirlerine teslim etmiştir… Sohbet ettiği kişileri tehlikeli konulara sürüklemiştir. İftira attığı iki kişi kamptan geri dönmemiş, biri askeri kurul kararına göre kurşuna dizilmiştir.” (s. 76) Bir başkası, 1937 yılında iki yüzden fazla ihbar kaleme almıştı. Bunların çoğu ya kurşuna dizildi ya da kamplarda gıdasızlıktan öldü (s. 77-78). Bir diğerinin ihbarları esasen parti üyelerini, aktivistleri hedef alıyordu (s. 78). “… kendisini üzerlerine saldırttıkları aydın, fanatik devrimci kuşaktan insanlara karşı biyolojik bir antipati, içgüdüsel, gizli bir nefret yaşıyordu yüreğinde.” (s. 79) Bir başkası,  söylediği yalanın en yüce doğruya hizmet ettiğini düşündüğü için ihbarcılık yapıyordu (s. 80). “’Unutma’ diyordu akıl hocaları ona, ‘senin ne baban, ne anan, ne erkek, ne kız kardeşlerin var, senin bir tek partin var” (s. 80). Bir diğeri, mal mülk ve çıkar nedeniyle yöneliyordu ihbarcılığa. “Kendisine gerekli olan şeyleri, örneğin daha geniş bir konut alanını, daha yüksek maaşı, komşusunun kulübesini, Polonya malı mobilyaları, ‘Moksviç’ marka arabası için kapalı, sıcak bir garajı, küçük bir bahçeyi, mahvettiği insanların payına düşen acılar pahasına elde eder.” (s. 81) Başka biri, “karısıyla dans eden ve içinde kıskançlık duyguları uyandıran iş arkadaşını, bir masa başında kendisiyle dalga geçen nüktedan birini ve hatta mutfakta kendisini itekleyen komşusunu hedef alan ihbar mektupları yazar.” (s. 81)

 

Maşa’nın acısı

 

İvan’ın düşünceleri başka gulag mahkûmlarına kayar. Maşa’nın öyküsü onun her zaman yüreğini paralamıştır. Maşa’nın öyküsünü anlattığı satırlar, Grossman’ın yazarlığının zirve noktasıdır bence. Kocasından ve çocuğundan koparılarak katarlarla Kolima’ya sürülen bir mahkûmun umutsuzluklarını ve umutlarını, acılarını ve yürek burkulmasını, hicranını bu kadar içerden hissedip okuyucuya bu kadar doğrudan aktarabilen, okuyucunun da bu iç burkulmasını adeta bir gulag mahkûmuymuş gibi hissetmesini sağlayan başka bir romancı veya anı yazarı var mıdır bilmiyorum. Bu bölümden alıntı yapmayacağım. Soluksuz ve kesintisiz okunması gereken bir bölüm bu. Gulag mahkûmu kadınların çoğunlukla tutuklama nedenini ortaya koyan tek bir alıntı sadece: “Yanında kocalarının suçunu ihbar etmedikleri için onlarca yıla mahkûm edilmiş yüzlerce Moskovalı kadının ayakkabılarının karda çıkarttığı gıcırtılar.” (s. 126)

 

Vicdan

 

Ve Nikolay Andreyeviç, karısı Mariya Pavlovna ile birlikte, gulaglardan dönen kuzeni İvan’ı beklerken bir vicdan muhasebesine girişmiştir. Nikolay kendini çırılçıplak kalmış gibi hissetmektedir. Çıplak bedenine bakıp kendisiyle gurur duyduğu yanlarını da küçümsemektedir artık. “Çıplak birinin daha önce her zaman gurur duyduğu bir şeyden şimdi gurur duyması saçmaydı: Hiçbir zaman hiç kimseyi ihbar etmemişti, Lubyanka’ya çağrıldığında tutuklu bir arkadaşı hakkında karalayıcı bilgiler vermeyi reddetmişti, sürgündeki bir arkadaşının karısıyla sokakta karşılaştığında arkasını dönmemiş, elini sıkmış, çocuklarının sağlığını sormuştu.” (s. 43) Küçümsemeyelim, önemseyelim bu davranışları. Dünyanın bugüne kadar gördüğü en korkunç totaliter diktatörlük olan Stalin diktatörlüğünde böyle davranmak bile yürek isterdi, sırf bu yüzden insanın kendini idam mangasının önünde bulması ya da gulagları boylaması işten bile değildi. Evet ama bu övünülesi davranışlar artık ona bir şey ifade etmiyordu. Çıplaktı. Bu çıplaklığa bakan, hatırlayan vicdan susmuyor, getirip başka davranışlar da koyuyordu önüne. “… yaşamı eğilmekle, açlık, işkence, Sibirya’ya sürülme korkusu içinde geçmişti.” (s. 44) Ve bu korkuyla 1937’deki duruşmalarla ilgili olarak yapılan bir mitingte Rikov ve Buharin için ölüm cezasından yana konuşmuştu, bir profesörün ve şair Pasternak’ın Buharin’e ölüm cezası verilmesinden yana oy kullanmayı reddetmeleri o zamanlar tuhaf ve çılgınca gelmişti ona (s. 43). “…herkesin bildiği bir yalanı kabullenmeye hazır olduğu için ve bu kabullenme kendi isteğiyle, ruhunun derinliklerinden içtenlikle doğduğu için hissettiği yeni, garip ve farklı bir suçluluk duygusuydu bu.” (s. 41)

O güvendiği devletin, aynı Stalin gibi bir tanrı olmadığı, idrarında albümin olduğu, çişini tutamadığı ortaya çıkmıştı. Oysa geçmişte ölümsüz devletin tanrısallığı ve yanılmazlığı insanı yalnızca ezmiyor, onu koruyor, güçsüzlüğünü teselli ediyor, önemsizliğini, hiçliğini mazur gösteriyordu. Devlet sorumluluğun bütün yükünü kendi demirden omuzlarına alıyor, insanların vicdanını yatıştırıyordu (s. 41-42). Artık altına kaçıran bu bunak devlete güvenilmezdi. Geçmişteki bütün suçlarını teker teker itiraf etmeye başlamış ve suçlarına katılan insanları ortalıkta bırakıvermişti. “Acı veren bu duygu, kendi kendisinden nefret duygusu o kadar büyük oluyordu ki, devlete karşı, ‘Neden, neden sanki itiraf etti!’ diye acı, keskin bir sitem doğuyordu içinde. Keşke sussaydı devlet! Devletin itiraf etme hakkı yoktu.” (s. 45)

Stalin ölmüştü. Her şeyin planlı ve önceden belirlenerek yapılmasına alışmış toplum açısından şaşırtıcı bir şeydi bu. Stalin, önceden planlamadan ve haber vermeden ölmüştü! “Stalin, bizzat Stalin yoldaşın özel emri olmaksızın öldü. Ölümün bu serbestliğinde, aklına estiği gibi davranmasında devletin en gizli özüne ters düşen dinamit gibi bir şey vardı.” (s. 39)

Bu satırlarla ironiyi en uç noktasına götüren Vasili Grossman, bu ölümün gulaglarda nasıl karşılandığını milyonların nefretini yansıtan şu ölümsüz cümlelerle aktarır: “… Mahkûmlar koyu karanlıkta kafileler halinde çalışmaya gidiyorlardı. Okyanusun homurtusu bekçi köpeklerinin havlamasını bastırıyordu. Ve sanki kutup ışığının parıltısı bir anda safları aydınlatıyordu. Stalin öldü! Muhafızların eşliğinde yürüyen on binler fısıltıyla birbirlerine aktarıyordu: ‘Geberdi… Geberdi!’ Bu fısıltı binlerce ve binlerce kez artarak rüzgâr gibi uğuldamaya başlamıştı.” (s. 39)

 

Köylüler ve Yahudiler

 

Sovyetler Birliği’nde Stalinist devletin yürürlüğe koyduğu köylü kırımını, ancak Naziler tarafından tarihin en büyük kırımına uğrayan Yahudi halkının bir mensubu olan Vasili Grossman anlayabilirdi (bkz: “Köylüler ve Yahudiler”- http://www.gunzileli.com/2012/03/14/koyluler-ve-yahudiler/): “Kulakları öldürmek için onların insan olmadıklarını ilan etmek gerekti. Tıpkı Yahudiler insan değildir diyen Almanlar gibi.” (s. 141)

İvan Grigoryeviç’in sevgilisi Anna Sergeyevna, Ukrayna’da 1930’ların başlarında yaşanan Holodomora(Ukrayna dilinde açlıktan ölüm) bizzat tanık olmuştur. Bu korkunç açlığı ve nedenlerini onun ağzından dinleriz. Açlık, Sovyet hükümetinin, köylülerin tahılına, tohumuna kadar el konması kararının ardından başlamıştı. “Topluca adam öldürme kararını kim imzalamıştı? Sık sık düşünürüm, gerçekten Stalin mi diye. Rusya tarihi boyunca böyle bir emir bir kez bile verilmemiştir sanırım. Çar’ı bir kenara bırakın. Tatarlar, Alman işgalciler bile böyle bir emrin altını imzalamamışlardı… eldeki bütün tohumlara el konulması emrediliyordu, sanki buğday değil de bomba ya da makineli tüfek arar gibi tahıl arıyorlardı.” (s. 146)

“Kulaklar” nasıl saptanıyordu? İşte: “Çıkar için, kırık dökük eşya için, bir çift çizme için insanları mahvediyorlardı, mahvolmak ise çok kolaydı: Onun için bir ihbar mektubu yazıyordun, imzaya falan gerek yoktu. Irgat çalıştırıyor ya da üç tane ineği var diyordun; al sana kulak.” (s. 140)

Ya el konan tahıllar ne oluyordu? İşte: “Kışa doğru ekin yağmurdan ıslandı, çürümeye başladı. Sovyet yönetiminin elinde köylünün ekininin üzerine örtmeye yetecek kadar çadır bezi yoktu.” (s. 146-147) “Kulakların” toplanması için köylere kota biçenler, ne kadar tahıl gaspedileceğini planlayanlar, yeterli çadır bezi için bir plan yapmayı “unutmuş”lardı.

Tahıl gaspçıları, tahıl “hırsızları”na karşı şiddetli cezalar öngörmüşlerdi. İşte: “Kolhozda sonuçta kendi ektiği tahıldan bir avuç aldı diye yedi yıl ceza. Hayır buna razı olamazdım.” (s. 101)

Bir köylü soruyor: “İşçi-köylü iktidarı neden köylülere karşı çarın bile yapmadığı şeyi yapıyor?” (s. 148) Mantıklı bir cevabı yoktu bunun ama sonuç ortadaydı: “Kulakların mallarına el konulduktan sonra ekili alanlar büyük ölçüde azalmış, verim düşmüştü. Oysa kulaklar gittikten sonra sözde yaşamımızın bir anda geliştiğine ilişkin bilgiler veriliyordu. Köy sovyeti bölgeye, bölge eyalete, eyalet Moskova’ya yalan söylüyordu. (s. 145)

 

Ve Holodomor (Yüreği dayanmayacak olanlar okumasın)

 

Bu ara başlığı laf olsun diye atmadım. Gerçekten, yüreğiniz dayanmayacaksa atlayın bu bölümü. İnsanlığa karşı işlenmiş bu büyük suç gerçekten insanın kanını donduruyor, ruhunu altüst ediyor ve daha acısı, bütün bunları öğrenmek için 80 yıl mı geçmesi gerekiyordu diye insanı isyan ettiriyor. Bu korkunç olayların Anna Sergeyevna’nın ağzından aktarılan satırlarını bold veriyorum, okumaya cesaret edenlerin belleğine iyice kazınsın diye.

Sonbahardan itibaren patatese yüklenmeye başladı insanlar, ekmek olmayınca o da çabucak bitti. Noel’e doğru büyükbaş hayvanları kesmeye başladılar. Ama kemiklerin üstündeki et de zayıftı. Tavukları kestiler tabii. Etleri de çabucak yiyip bitirdiler, sütün ise damlası bile yoktu, tüm köyde bir tek yumurta bulamıyordun. Asıl önemlisi ekmek yoktu. Köydeki buğdayı son tanesine dek alıp götürmüşlerdi. Yazlık buğday için ekecek tek bir şey yok, tohumlukları da son tanesine kadar toplamışlardı…” (s. 148)

Korkunç bir şeydi. Analar çocuklarına bakıyorlar ve korkudan çığlık atmaya başlıyorlar. Eve yılan girmiş gibi çığlık atıyorlar. Bu yılan, ölümün, açlığın ta kendisi… Köylülerin aklındaki tek şey bir şeyler bulup yemek. Yutkunuyorlar, çenelerini oynatıyorlar, salyaları akıyor. Hep salyanı yutuyorsun ama salya karın doyurmuyor. Gece uyanıyorsun, etraf sessiz, ne bir konuşma ne de armonika sesi var. Mezarda gibi, sadece açlık dolaşıyor ortalıkta, o uyumuyor. Köy evlerinde çocuklar sabahtan başlıyorlar ağlamaya, ekmek istiyorlar.” (s. 149)

Ancak kışın gerçek anlamda açlık yoktu daha. Tabii ki, insanlar solup sararmışlardı, patates kabuklarından karınları şişmişti ama vücutları şişmemişti daha. Karın altından meşe palamudu arayıp buluyorlar, palamutları kurutuyorlardı… Palamuttan ekmek… yapıyorlardı” (s. 149)

(Okumanın bu noktasında, 1938 Dersim katliamı sonrası Dersim’i anlatan, Haydar Karataş’ın Perperik’e Söe (İletişim, 2010) romanını hatırlamamak mümkün değil.)

Kentten türlü türlü temsilciler gelmekten vazgeçmişlerdi artık, ne için geleceklerdi zaten. Aç insanların elinden alacak bir şey yoktu, dolayısıyla gelmelerine de gerek yoktu… Devlet bir insandan hiçbir şey alamadığı zaman o insan yararsız olur… Tek başlarına kaldılar, devlet açlardan elini çekti.” (s. 150)

Yaşlılar anlatıyorlardı: Nikolay zamanında da açlık olmuş, o zaman yardım ediliyor, borç veriliyor, köylüler kentlere gidip İsa hatrına yiyecek dileniyor, aşevleri açılıyor ve üniversite öğrencileri bağış topluyorlarmış. İşçi-Köylü hükümeti döneminde ise bir buğday taneciği vermediler; yollardaki karakollar, asker, polis, NKVD, aç insanların köylerinden çıkmasına izin vermiyor, kente gidemiyorsun, istasyonların çevresinde, en küçük istasyonlarda bile nöbetçiler dolaşıyor.” (s. 150)

Almanlar, Yahudi çocuklarını, ‘Sizin yaşamanıza gerek yok, siz Yahudi’siniz,’ deyip gaz odalarında boğdular. Burada olanı ise hiç anlamıyorsun, onlar da Sovyet vatandaşı, onlar da Rus… bir işçi-köylü iktidarı var, peki bu ölümler neden?” (s. 151)

Bazı kadınlar çocuklarını oyalıyor, onları öpüyorlar, ‘Bağırmayın, sabredin, ben nereden yiyecek bulayım?’ diyorlardı. Diğerleri deli gibiydiler, ‘Ağlayıp durmayın, gebertirim!’ diyorlar ve yiyecek istemesinler diye ellerine geçirdikleri şeyle dövüyorlardı çocukları. Bazıları ise evden kaçıyor, çocuklarının çığlıklarını duymamak için komşu evlerde bekliyorlardı.” (s. 151)

O zamana kadar kedi köpek kalmamıştı ortalıkta… Kedileri, köpekleri pişiriyorlardı, etleri kuruydu, kafalarını kaynatıp jöle yapıyorlardı…Yemedikleri ne kaldı, fareleri yakaladılar, sıçanları, alacakargaları, serçeleri, karıncaları avladılar, toprağı kazıp solucanları çıkarttılar, kemikleri, derileri, ayakkabı tabanlarını ezip un haline getirdiler, pis kokulu eski derileri erişte gibi kesiyorlar, tutkalı kaynatıp pişiriyorlardı. Otlar boy attığı zaman toprağı kazıp kökleri çıkartmaya, yaprakları, sürgünleri haşlamaya başladılar, kullanmadık şey kalmadı: Karahindiba, dulavratotu, çan çiçeği, yakıotu, keçiayağı, tavşanotu, ısırgan, damkoruğu…” (s. 151-152)

Kiev-Odessa ekspresi geçerken diz çöküyorlar ve ekmek ekmek diye bağırıyorlardı. Bazıları korkunç görünen çocuklarını havaya kaldırıyorlardı. İnsanların ekmek parçaları, çeşitli yemek artıkları attıkları oluyordu. Toz yatışıyor, trenin gürültüsü uzaklaşıyor ve köy halkı yol boyunca yerlerde sürünüyor, ekmek kabuğu arıyordu. Ama sonra bir emir çıktı, tren açlık çekilen bölgelerden geçerken muhafızlar pencereleri kapatıyor, perdeleri indiriyordu. Yolcuların pencerelere yaklaşmalarına izin vermiyorlardı. Zaten köylüler de gitmekten vazgeçmişlerdi, bırakın raylara gitmeyi, sürünerek de olsa evden avluya çıkacak güçleri yoktu.” (s. 153)

Tesadüfen ele geçen bir gazeteden okunan bir haber: Bir gün Sovyetler Birliği’ne ünlü bir Fransız bakan gelmişti. Onu korkunç bir açlığın hüküm sürdüğü Dnepropetrovsk bölgesinde bir kolhozun çocuk yuvasına götürmüşlerdi. Bakan, çocuklara, “bugün öğle yemeğinde ne yediniz?” diye sormuştu, çocuklar da, “Hamurlu tavuk çorbası ve pirinç köftesi” diye yanıtlamışlardı. “Neydi bu? Milyonlarca insanı sessiz sedasız öldürüyorlar ve bütün dünyayı kandırıyorlar! Tavuk çorbası, diye yazıyorlar! Köfte! Oysa burada insanlar ne kadar börtü böcek varsa yiyip bitirdiler.” (s. 153)

Köyden ağıtlar yükselmeye başlamıştı, köy kendi ölümünü görmüştü. Bütün köy ağıt yakıyordu, bilinçli, yürekten değil, rüzgârda yaprakların hışırdaması ya da saman çöplerinin gıcırdaması gibi… Sanki toprak da insanlarla birlikte uluyordu.” (s. 154)

Evlerden birine uğramıştım. İnsanlar yatıyorlar, hâlâ nefes alıyorlar mı, almıyorlar mı belli değil… Ev sahibinin kızını tanıyordum. Kız yerde, döşemenin üstünde kendisinden geçmiş bir halde yatıyor, bir taburenin ayağını kemiriyor… İçeriye girdiğimi duymuştu, çevresine bakmadı, köpekler kemik kemirirken yanlarına yaklaşınca nasıl homurdanırlarsa aynı öyle homurdanmaya başladı.” (s. 154-155)

Ölüleri ilk başlarda gömüyorlardı, sonra bıraktılar. Cesetler öyle sokaklarda, avlularda yatıyordu, en son ölenler ise evlerde yatıp kalmışlardı… Bütün köy ölmüştü.” (s. 155)

Köylüler sürüne sürüne köylerinden geliyorlardı. İstasyonlar kordon altına alınıyor, bütün trenlerde arama yapıyorlardı. Yollarda, her yerde karakol vardı, askerler, NKVD görevlileri. Ama yine de Kiev’e ulaşıyor”lardı. “Bu insanlar artık yürüyemiyor, sadece sürünüyorlardı.” (s. 156)

Sabahları katanalar koşulmuş yük arabaları geliyor, gece ölenleri topluyordu. Böyle bir araba gördüm, çocuk cesetleri üst üste konulmuştu. Dediğim gibi, incecik, upuzun, yüzleri, gagası sivri ölü kuşlar gibiydi. Bu yavru kuşlar uçup Kiev’e kadar geldiler, peki ne yararı oldu? Aralarında hâlâ kuşlar gibi cıvıldaşanlar, olgunlaşmış başaklar gibi boynunu bükenler vardı.” (s. 156)

Bazıları ise delirmişti… Gözlerinden belliydi, gözleri parlıyordu. İşte bu tip insanlar ölüleri kesip parçalıyorlar ve pişiriyorlardı, kendi çocuklarını öldürüyor ve yiyorlardı… bu yamyamların hepsi kurşuna diziliyordu. Oysa onlar suçlu değildi, bir anayı kendi çocuklarını yiyecek noktaya getirenler suçluydu.” (s. 157-158)

 

Bu yazıyı burada bitiriyorum. Çünkü aslında Vasili Grossman’ın romanı, roman olarak burada bitiyor. Bundan sonrası, Vasili Grossman’ın teorik vasiyeti niteliğinde son derece değerli değerlendirmelerle dolu. Bu değerlendirmeler, sanırım ancak ayrı bir yazının konusu olabilir. Çünkü, burada özgürlüğün ölümsüzlüğü, özgürlükle devletin sonu gelmez mücadelesi, Rus toplumunun bin yıllık özgürlüksüzlüğü, 1917 Şubatında, bin yılda bir özgürlük fırsatını yakalamışken bu özgürlüğe, Lenin tarafından son verilişi vb. vb.  üzerine çok önemli saptamalar var.

 

Her şey geçip gider… Sekiz yıl boyunca yazdığı romanının düzeltmelerini ölüm döşeğinde son bir gayretle tamamlayan Vasili Grossman’ın Her Şey Geçip Gider romanı kalır.

 

Gün Zileli

3 Ağustos 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI