O. Gürsel/Toplumsal süreçleri ZEKA belirlemez; TEMEL İHTİYAÇLAR belirler… Sağ ve sol’cuların zekası eşittir!

İnsanbu sitesinden alınmıştır. 31.7.2014

“Solcuların siyasi zekası çok düşük…” başlıklı yazı “tıkandığımız” sol-sosyalist siyasal sürece ait “bir an önce” tartışılması gereken çok önemli konuları gündeme getirdiği için kıymetlidir. Bu tür yazılar “temel sorunları” ele alma fırsatı verdiği gibi, “geri siyasal zekalı herif” hatta “gri zekalı siyasal herif” gibi irkiltici bir söylemle, bir soğuk duş etkisi uyandırarak bizi olumlu anlamda rahatsız ediyor.

Tartışmaya davet eden “iddiaları” şöylece özetleyebiliriz sanıyorum… “Sosyalistler ‘siyasal zeka’ olarak esnek değildir; geri’dir. Siyasal başarı (iktidar mı? ) için “geniş kitleleri yönlendirebilme, yönetme becerisi” kazanmalı…”

 

Bu “eleştirinin”, eleştirisinde üç olguyu öne çıkartarak, konunun dağılmasını önleyelim…

1. Siyasal düşünceleri iktidara götüren araçlar içinde “Esnek zeka” bu “araçların” neresindedir?

2. “Sosyalist” bir siyasetin amaç ve araç bütünlüğü olmalı mıdır?

3.Siyaset yalnızca İktidar için mi yapılır?

Biliyoruz ki herkesin “kendine göre bir sosyalizmi” var! Hitler bile sosyalistti; D. Perinçek de hala ‘sosyalist’. Bu bağlamda burada anılan sosyalizm “çalışabilen ve tüm insanların -kadın ve çocukların da!- sömürülmediği, toplumsal üretimin “adil” biçimde paylaşıldığı; bireysel- insani ve topluluk özgürlüklerinin yaşandığı, azınlık haklarının korunduğu, herhangi bir kişisel veya örgütsel tahakküm ve keyfiliğin aşağılandığı; devlet, parti, emek, din, milliyet gibi hiç bir kutsalın bulunmadığı…vs. bir ortak yönetim şekli” olarak anlaşılmalıdır…

 

1. Zeka Sorunu

İnsan-lık “uygarlığı” zeka “gücü-yapısıyla” değil, alışkanlıkları, gelenekleri ile yakaladı ve idame ettirirdi. “Gelenek ve alışkanlıklar” zeka ile bağlantılı olsa da “zeka” bu sürecin içinde yalnızca “etkileyici”, daha çok belleğe ait bir işlev görüyordu. Biriken deneyimler yüzlerce yıl sonra, sıçramalı “özgünlükler” olarak bir nesnede “şekil alıyordu.” Ta ki Modern çağ’a kadar! Ve bu çağda “zeka” dolaylı işlevini artırdı; örneğin “akıllı” uluslardan biri olduğuna emin olduğumuz Almanya’nın o iki büyük savaşta dünyaya ve kendilerine yaptıkları “zeka” ile açıklanabilir mi?

Ve modern çağı kaçıranlar, “Doğu”, yani buradakiler,  hala eski usul yaşarlar; gelenekler ve alışkanlıklarla… “Burası”, hala “zekanın” hiç bir şekilde işlev göreceği bir “toprak” değildir. Ve “Sağ” ve “Sol’un” zekası da hala aynıdır! Davranış biçimi, alışkanlıkları, düşünme yöntemleri çok benzer! Bundan dolayı olmalı yalnızca “Sağ” ve “sol” yalnızca bir diğerini değil, özellikle “sol”, bir diğer “sol” yapıyı her zaman “siyasal geri zekalı” olarak tanımlar. Her sol’cu için sağ’dakiler bir yana zaten kendi gibi düşünmeyen diğer tüm solcular “siyasal geri zekalıdır!”

 

A. İlhan TV 2 de sohbetinde anlatıyordu. 1970’lerde bir kaç gençle oturuyormuş. Bu sırada ziyarete gelmiş Sevgi Soysal bir süre bir kenarda toplantının bitmesini beklemiş. Uzaktan izlemiş. Gençler çıkınca sormuş A. İlhan’a sormuş; “devrimcilerdi değil mi?” A. İlhan “hayır, demiş. “Ülkücülerdi!” Ya da tam tersi. Sonuçta A. İlhan bu örnekten yola çıkarak, bir “aynılığı”, büyük “benzerliği” açıklamaya çalışıyordu. Sorun siyasal zeka değildi; kültürel kodlardı! Düşünme alışkanlıkları…

 

MHP’nin, Dincilerin tabanı insanlık idealleri açısından bilinen “solculardan” çok mu uzak! Hayır; Böyle iyi olacak sanıyorlar; inanmak istiyorlar. Daha mı şiddete yatkın bir dünya görüşleri var! Daha mı “biat” kültürüne aitler; Hayır; Stalinist terör iktidarı, hiç bir padişahla karşılaştırılamayacak şiddeti taşıyordu; Parti ve Öndere biat ile “sağ” tarafta Allaha, Peygambere, lidere biat arasında fark var mı? Yok! Bu anlamda her iki yakada da zeka ve karakter eşitliği vardır! Tipik “ülkücü” ile tipik “Stalinist Sosyalist” arasında karakter olarak fark var mıdır?

Bugün mecliste “sol” ve sağ” arasında zeka açısından milletvekilleri sayısına bakmadan “siyasal  zeka” olarak hangi taraf ağır çeker! “Örgüt sözcüleri”, kanaat önderleri, yazarlar, gazeteciler olarak hangi tarafın zekası ağır basar? Bu ölçülemez ama bir yargıda bulunmak gerekirse bence “sol” taraf ağır basar; kitleye gelince; bu kez rastgele 100’er kişi alındığında korkarım aynı oldukları görülür; eşit ağırlıkta olurlar! Taşra teşkilatındaki partililerden 100’er örnek alınsa burada “sağ” tarafın hırsı, ahlaksızlığı, disiplini, mülkiyet-çıkar örgütlülüğünün motivasyonu ile “siyasal zeka” da görünmezleşir, önemsizleşir; bu sonuçlara göre bu teori çöker! Sağı “şimdilik” üstün kılan “Siyasal Zeka” değil, “neolitik” düşünce ve hayat alışkanlıkları üzerinde siyaset yapmaları ve elbette “biat” kültürüdür! (Bu feodal kültür-dinsel önyargı, “sol’un” gerçek yokuşudur; “hayatın” yokuşu! Koşanın nefesi kesilir!)

Zaten “zeka” bilinen mülkiyetçi düzene ait sınıfların iktidara uzanması, korunması, devrilmesi süreçlerinde hiç bir zaman rol oynamamıştır; önce ekonomik iktidar ele geçirilmiş, sonra öyle ya da böyle siyasal iktidar ele geçmiş, geçirilmiştir. bu bağlamda Lenin’in zekası istisnadır. Ve bu istisnanın sonuçlarına bakıldığında, olmasaydı daha mı iyi olacaktı sorusu sorulabilir!

*

İnsan türü bundan 200 bin yıl kadar önce, bir önceki atasından evrimleşerek şimdiki durumuna geldi. İnsan aklı da doğal seçilim üstünden yürüyen bu evrimin sonucudur… İnsan son 10 bin yılda “uygarlığı” kurdu..” İnsan bir “uygarlık kurma” amacında değildi. İhtiyaçları onu bu yola sürükledi! Sosyalizm de sonuçta akli olarak karar verilecek bir siyasal-sosyal yapı olmayacak; ihtiyaçların zorlayacağı bir sürece bağlı olacak; zeka sürecin hızını, insani-ekonomik maliyetini nicelik olarak değiştirebilecek ancak!

 

“içerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almaz; onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.”

 

Marks’ın “kronolojik” olarak yanıldığı, aşırı pozitivizmi, “yanlış” anlaşılmış alt yapı-üst yapıya ait mekanik diyalektik yorumlar bir yana, yalnızca şu yukarıdaki cümle bile onun dehasını anlatır! Görüldüğü gibi sorun bir “zeka” sorunu değildir… Yukarıdaki cümleye göre ne 1917’de Rusya’da;  ne de yakın geçmiş ve yakın gelecekte bu topraklarda bir Sosyalist Devrim hayali kurulması baştan yanlıştır!

İşte tam da bu nedenle mi günümüz “acil” Sosyalist Devrim” modelinde “Stalinizm’e” ihtiyaç olduğu sanılıyor; “nesnel koşullar” yeterli değilse “öznel irade” çoğaltılır!

RTE esnek zekası ile mi iktidar oldu?

RTE Stalinist politikalar uyguluyor. Kurduğu ittifaklarla düşmanlarını temizliyor; sonra yeni ittifaklar kurarak eski müttefiklerini hallediyor. Bakınız, F. Gülenciler operasyonu!

RTE’nin ABD, F. Gülen, Sol Liberaller vs. ittifaklarına bakalım. Bu “teknikler” için “esnek zeka” deniliyor olmamalı…

İnsanlara yalan söylemek, söylediklerini inkar etmek, asıl niyetini gizleyerek (takiye) ile bir iktidarın ele geçirilmesi “esnek zekanın” kanıtı mıdır; yoksa ahlaksızlığın mı? Faşistik bir yöntemdir bu; birbiriyle çelişen söylem ve politikalar aynı doğrulukla dayatılır. “Tek dil…” diyen adamın daha sonra aynı hırsla “demedim, yalan” demesi gibi…

Sosyalistler “araç-amaç” bütünlüğünü kaybettikleri için de o “eski saygınlıklarını” kaybettiler.

2. Zamansız iktidar, “ölümcüldür!”

İktidar için bir aceleye gerek var mı?

Biliyoruz ki iktidarı kotaracak “önder adaylarının”  çoğu bu kapitalist siyasal ilişkiler içinde de hayatlarını “iyi” sayılabilecek bir şekilde idame ettiriyorlar… Kurtarıcıların olduğu yerde daha sonra bu “kurtarıcılardan” kurtulmak kolay olmayacaktır!

İnsanlar bu “balık tutma” işine girmek zorunda; “halka-bireyler” bir şeyi zorla yaptırmak iktidarları yoldan çıkartır; kirletir, vahşileştirir. Böylesi koşullarda “devrimin” ahlakı da, felsefesi de kan içinde boğulur! Örnekleri çok; Stalin, Mao, Pol Pot… “Zeka” nesnel koşulların olgunluğu içinde “maliyeti” azaltabilir; sürecin yönelimini belirleyemez. Marks’ın, Lenin’in, Troçki ve Stalin’in sorunu zeka değildi; nesnel koşullardı.

3. İktidar ve Muhalefet…

Hem Özgürlükçü bir Sosyalist ideolojinin, hem “geri siyasal zekaların” egemenliği altındaki örgütlülüklerin hem de toplumun “olgunlaşma” yetersizliği gerçeğinde

Önümüzde iki yol görünüyor…

Ya insanları bilinen sağ-muhafazakar-faşist  veya sosyal demokrat partiler gibi  aldatılacak, yönetilecek, güdülecek varlıklar olarak öngören ve bir “esnek zeka” ile iktidarı ele geçirme politikaları…

ya da

İktidar istemeyen bir Ortak Muhalefet Hareketi ile toplumun “ekonomik-sınıfsal” gelişme sürecinde aynı zamanda “demokratik, özgürlükçü, isyancı” karakterini eğitmek…İktidar istemeyen, temel insan, emekçi, azınlık, kadın, inanç, tabiat hakları çevresinde “Bize bunu yapamazsınız” diye her an isyana hazır bir ortak muhalefet hareketi. Gezi İsyanı da bize bu yöntemin olası ve değerli olduğunu kanıtladı…

 

BİR NOT;

Stalinizm’i savunan sosyalistler, “zekayı reddeden” geleneğe yaslanırlar.

“Parti dışında kalıp bilmektense, yanılmak evladır!” Bu söz 1960’ların Stalinist İspanyol Komünist Partisinin gerçeğiydi… Ve tüm Stalinist partilerin elbette!

Stalinist Sosyalistler; Bildiklerini biliyorlar. Bildiklerini bilmezden geliyorlar. Bilmediklerini bilir gibi yapıyorlar. Bilmediklerini bilmiyorlar!

Yeryüzündeki cennet arayışı “Sosyalizmin”, SSCB’de nasıl da bir cehenneme döndüğü gerçeği ile yüzleşemeyenler, yer yüzünün en riyakar en  vahşi bir cinayet şebekesi ve elebaşısının insanlık var oldukça, insanlık vicdanı tarafından her geçen on yıl daha da artan bir tiksintiyle anılacağını anlamazlıktan geliyorlar. Bu, bir “sol sapkınlığı” yumuşatma, bir şekilde önemsizleştirme çabasını sürdüren “sosyalistlerin” kötü insanlar olmalarından kaynaklanmıyor; onlar da insanları “sopa-politika” ile güdülecek “zavallı”, “aciz” varlıklar olarak görüyor! Ceza yetkisi elinden alınmış, saydam, en sıradan insanın hesap vereceği kadar ayrıcalıksız “iktidarsız” bir yönetim olmadıkça egemen vahşiliğinin sürmeye devam edeceğini, kendi kişisel iyimserlikleri-iyi niyetlerine inanarak reddediyorlar.

Lenin de kuşkusuz vahşi, acımasız bir iktidarı kurduğunu bilmiyordu; sonuçlarını öngörse bu işe kalkışmazdı!

 

“Anti-Stalinist “yobazlardan” biri olduğumu itiraf ediyorum.

Bu “yobazlık”, tüm Dünya Sosyalist siyasetindeki “insancıllığı” yozlaştıran, yoldaşlık ilişkilerinde “her an birbirini katledebilecek” riyakar karakteri meşrulaştıran,  parti içinde iktidarı ele geçirmek için her tür alçaklığın, geçici ve “öldürücü” ittifakların yapılmasını olağanlaştıran ilişkilere ve acımasız katil çetelerine “Parti” denilerek tapınma istenilmesine isyanla başlar.

Bu “yobazlık”, insanın mücadele yoldaşlarına, karılarına, çocuklarına yapılmış akıl almaz zulümlere duyulan tiksintiden beslenir.

Bu “yobazlık”, vahşi bir cinayet şebekesinin insanlara Engizisyon mahkemelerinden daha ağır -Engizisyon muhaliflerin eşleri ve çocuklarını işkence etmiyor, yağlı kütüklere çıkartmıyordu-  zulmedenlerin, “sosyalizm cübbesi” giymiş olmasına ait bir nefretle yaşar. (T. Kara’dan alıntı yapalım… Nazi’ler samimiydi. Ve ekleyelim… SSCB çetesi de riyakar!)

Bu “yobazlığın” anlaşılması ümidiyle bazı rakamlar da verilebilir…

  • Elimizde Kruşçev döneminin KGB’si tarafından 1930-1953 verilerine göre yaklaşık 3.800.000 kişi “karşı devrimci suçlardan” tutuklanmıştır. .. verilen idam kararlarının sayısı 700.000’dir. … 1.600.000 kişi hapiste ölmüştür. (M. Levin. s.162) Aynı sayfalarda diğer kaynaklara ait hesaplamalar da yer alıyor. Benzer sonuçlar veriliyor.
  • 1934 deki … kongre delegelerinin çoğunluğu -1108- kişi tutuklanmış, 848’i kurşuna dizilmiştir. (M.L. s.138)
  • .. 1939 baharında toplanan bir sonraki …kongrede 1934 deki 17. kongrede hazır bulunan 1827 delegenin yaklaşık 37’si hayatta kalabilmişti. (Eric H. s.527, Kerblay’dan alıntı.)
  • Stalin ve Molotov 1937-1939 arasında yaklaşık 400 idam listesini (toplam 44.000 kişi) bizzat imzalamışlardı. (E.H. s.139)

İKİNCİ NOT

Diktatörü deviremiyorsan, moral desteğini azalt!

Son olarak da siyasal analiz yapma “özgürlüğünün” aşağılanmasında riskler bulunduğunu ekleyelim; kişisel bir “nemalanma” beklentisi olmadan yapılan analizleri “saygı” ile karşılamak gerekir. Böylece sonuçlar çıktıktan sonra daha “tatlı” sohbetler mümkün olacaktır. Ağustos sonunda bu olası “tatlı” sohbete katkı amaçlı yazıyorum…

 

“CB seçiminde ilk turda boykotun RTE’nin lehinde” olduğunu düşünmüyorum. Diktatörlük kurmak için çırpınan bu adamın devrilemiyorsa, dayandığı moral gücü azaltmanın da bir seçenek olduğu düşünülebilir. Örneğin RTE ilk turda % 51, 2. turda % 59 ile seçilirse mi daha güçlü olur? Yanıtı vermek kolay değil! İlk turda % 46-49 alan RTE, ikinci turda SD’nin tüm oylarını alır mı; hatta “çekim gücü” ile diğer “sağ” seçmenden de! Sakın % 60’lar düzeyinde olmasın; o zaman başımıza neler gelir?

 

En azından boykot, RTE’nin ilk turda oylarını görmeyi sağlar; 2. turda gerekirse Kürt Siyasal Hareketi de boykota zorlanabilir; güçlü Diktatörcük üretmemek için… Yine de bu konular 1. turdan sonra konuşulmalı… İlk tur boykot; sonrası sonra!

Daha önemlisi de bu ülkede artık seçimleri öncelikle iktidarların gücünü azaltmak, parçalamak için kullanmalı; her iktidar kötüdür çünkü! Seçimler de bu kötülüklere meşruiyet sağlayan tiyatro gösterileri…

İktidar istemeyen bir muhalefet yapılanması önümüzü açacak bir “proje” olabilir. Toplumsal süreçte kısa ve orta vadede bu bize yepyeni bir ufuk sağlayacağı gibi uzun vadede iktidarın “nasıl olmasına” ait çok önemli deneyim ve bilgi sağlayacaktır…

O. Gürsel

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI