O. Gürsel / Özgürlükçü Kürt’ler ve Laik Alevi’ler bu ülkenin şansıdır!

 

Travma ve çelişkiler bir seçim yapmayı dayatıyor. Eskiden olduğu gibi yaşamak imkansız kalıyor. Hiçbir seçim, onu yeniden kendine götüremez. “Bir kez yıkanıldı o suda!” Kendi gibi kalamayacaktır artık.

Çevre’de, iklimde köklü değişiklikler belirmiştir. “Tür” yeni koşullara uyumlu “bireyler” üretemezse, tümüyle yok olacaktır. Bulunan ama kullanmadığı yetilerini anımsar veya daha önce kullanmadığı, güdük kalmış organlarını devreye sokabilirse ayakta kalacak, değişmiş-gelişmiş olarak yaşamayı sürdürecektir. Bu “dönüşümü” yapamayanlar ölecektir.

*

“Kürt Sorunu” bu ülkede yaşayanlara Milliyet ve Devlet, “Alevi Sorunu” da Din ve Mezhep gerçekliği üzerine çok şeyler öğretebilir; son otuz yıl, tarihin bize sunabileceği çok değerli deneyimlerin yoğunlaştığı özgün bir zaman dilimidir.

Tahakküm Siyasetlerinin insanların birlikte “mutlu” yaşamasını nasıl mahvettiğini, birlikte gelişmek yerine, bir diğerini ezerek “kendine” yer açmanın acı sonuçlarını yüz yıldır yaşıyoruz; soru şu; ne öğrendik?

Burada son yüz yılda devleti eline geçirenler, önce Ermeni, sonra Rum azınlıklara, sonra Dinsel İnançla yaşamak isteyenlere, sonra Alevilere, önce ve sonra ve hep sosyalistlere,  Kürtlere zulmettiler. En sonunda da başa döndük… Bugün de “Laik Devlet” isteyen insanlara tahakküm uygulanıyor. Ne aptal bir tahterevalli bu! Kazananı yok! Kitle, halk, insanlar olarak kaybetmişiz. Ama her devir kendi zenginlerini yaratmış, her dönemin “yağmacıları” servet edinmiş… Kazanan yalnızca onlar olmuş! Aslında tüm hikaye bu; “cambaza bak” politikası!

*

1920’lerde kurulmuş “Türk ulus Devlet” modeli değişen koşullar altında dönüşmek, “evrim geçirmek” zorundadır. Kendinden, değişmiş bir kendini doğurması kaçınılmazdır. Son 25 yıl bu sancı hala “sağlıklı bir doğumu” gerçekleştiremedi; düello sürüyor!

“Kirli Savaşın” nedeni elbette Kürdistan Coğrafyasının insan-enerji-toprak-coğrafi konumuna ait “zenginliklerin” nasıl paylaşılacağından kaynaklanmakta. Kürtleri bir ulus olarak görmemek, insan olarak aşağılamak, dillerini inkar etmek, “ötekileştirmek” bu “zenginliğin” daha kolayca iç edilmesini sağlayan bilinen sömürgeci taktikleri.

Bu gerçekliğin görülmesini, anlaşılmasını ve değişmesini önlemeye dönük ideolojik, ulusal, siyasi, askeri, polisiye tüm çabalar iflas etmiştir. Ama bu durum “halktan” gizlenmektedir. Kanserden dolayı ölümün kaçınılmaz olduğunun en yakınından gizlenmesi gibi! Kürt Sorununu da, psikolojide iyi bilinen “bir kişinin hastalığı kabul aşamasına gelinceye kadar geçirdiği dönemler” ile karşılaştıralım;

1985-1990 Şok Dönemi; 1990-2000 li erken yıllar, İnkar ve Öfke Dönemi; son birkaç yıldır Pazarlık dönemi yaşanıyor. Son iki dönem Depresyon ve Kabullenme aşamasına gelinemedi.

Pazarlık bir bakıma 10 yıl gecikmeli yaşanıyor. Bu “pazarlığın” ezilen ve isyan etmiş ulusun “temel” haklarının teslimine ait bir takvim hazırlamak yerine “önderlerin” kişisel iktidar pozisyonlarını “önemseyen” tekniği, “Barış sürecini” kirletmektedir. Her iki halkı birbirine yaklaştırabilecek nedenler, gerekçeler, zorunluluklar; her iki ulusun birbirine zarar vermeyecek “ihtiyaçları” ihmal edilmektedir. Partiler veya kişisel iktidarın güçlendirilmesinin “aracısı” haline getirilmiş “riyakar”, bir önceki döneme ait “öfkeyi” terk etmeden, zaman, zaman da besleyerek yürütülen pazarlık süreci ,geleceğe ait komplikasyonlara gebedir.

Olay salt siyasal değildir! Olgunun salt siyasal bir süreç olarak sürdürülmesi, toplumun gerçeklerle “yüzleşmesinin” ihmali, gün gelir bir “toprak kayması” gibi önlenemez; altında insanların kalacağı kaosu-yıkımı tetikleyebilir ki, bunda da tüm suç öncelikle iktidarın olacaktır!

*

İktidar “borazanları”, medya ordusu neden hala “Kürdistan’da”, 100 yıldır Ağaların, Şeyhlerin, Jandarma Başçavuşlarının Kürt’lere bir “Kölelik Hukuku” uyguladığını anlatmaz! Yüz yıldır, ülkenin Batı’sına çalışmaya giden Kürtlere hem davranış hem de ücret olarak yine “köle hukuku” içinde en pis, ağır işlerin yaptırıldığı; Anadilde eğitim görmeyen Kürt çocuklarının daha en başında “yarışı” kaybettiği yetmezmiş gibi dilinden, kültüründen dolayı bir yandan aşağılanıp, diğer yandan da bu “feodal kültürden” çıkma olanaklarının ne insanlara ne bölgeye hiçbir zaman verilmediği hala bir kampanya olarak yazılmaz, gösterilmez?

Diyarbakır Cezaevinde yapılan o korkunç işkence ve cinayetler TV’lerde dizi yapılmalı! Altı ay sürsün!

Pazarlık” yapan, “Barış Süreci” yürüten bir iktidar “samimi” ise öncelikle bu isyanın arkasında yatan haklı gerekçelerin Batı’da da anlaşılmasını istemez mi?

Neden hala, ister Asker, ister Gerilla olsun; gencecik çocukların birbirlerini “öldürdüğü” döneme ait acılar, kimseyi kayırmadan, bugün olsun, dürüstçe, bir “tarafsız” insan aklı ve duygusuyla anlatılmaz? Kürt İsyanının evrildiği biçim, şiddet yöntemi ne denli eleştirilirse eleştirilsin özünde taşıdığı isyandaki haklılık insanlara neden hala duyurtulmaz.

Nedeni belli; RTE, bu “süreci” aynı zamanda hem Batı, hem de Doğu’da hakim kılabileceği kişisel iktidarının aracı olarak kullanmak istiyor! Eğer “Barışa” tüm halk inandırılır, Kürt Ulusu isyanının haklılığı da çoğunlukça kabul edilirse kendine ihtiyaç kalmayacak! Geri adım atamayacak! Bu yüzden “iki ileri, bir geri” taktiği uyguluyor; “gerekirse iki hatta üç adım geri atma” iradesi taşıyor olduğunu bildirmenin “usta” taktikleri! Bu yüzden bazen o “eskimiş” öfke dilini kolayca kullanıyor;  “istersem bu dönemi de yaşatırım size!”

 

Bu “hastaların” önünde oynanılan “oyun’un” en büyük “yardımcı yönetmeni” CHP’dir! “Oyun” “kötü” oynandığı halde müdahale etmeyerek, “seyircinin” “yuh çekmesini” beklemekte. “Oyunun kötülüğünden” sorumlu tutulmayacağını sanmakta! Ne “öfke” taşıyor, ne “pazarlığa” yanaşıyor; ne de bir “kabullenme” gösteriyor! Akılsız, ruhsuz, sorumsuz! Bu “pazarlıkta” Kürtlerin yanında olmamakla, “hastanın” hastalığı hakkında yanlış algı taşımasına neden oluyor! Kürt Siyasal Hareketini, RTE’a mahkum ediyor!

***

Sünni mezhep hegemonyasına dayalı “devlet” modeli bu ülkeye “barış” getiremez! Milyonlarca Alevi, Laik yönetimi ısrarla isteyen milyonlarca insan “yok sayılarak” bir “Sünni Mezhepçilik”, bir Dinsel ideoloji dayatan Devlet modeli, toplumu “patinaj” halinde tutar; sancı bitmez!

Aslında “ulus devletçiler” ve “Sünni” hegemonyacılar arasında büyük, uzlaşmaz bir çelişki yok. Tartışma, “Devletin İdeolojisinin”, egemen sınıf Devlet arabasının önüne konulacak “çekici atların” karakteri konusunda. “Atların” kaçının “ulusçu” ya da “mezhepçi” olacağına dair bir tartışma. Hangi “atlar” arabayı daha hızlı çekebilir? Son yüz yıl içinde bu “atların” çok yaşlandığı inkar ediliyor; “çekiş” gücünün sonuna gelmiş “yaşlı hayvanları” kırbaçlayarak çözüm arıyorlar. Bu adamların hepsi de “iktidarı” ellerine geçirdikleri bir kırbaç olarak görüyor; bugün Ortadoğu Coğrafyasında en acımasız, zalim Kırbaç’cıların çoğalması rastlantı değil; çöken ideolojilerin son kozları bu.

 

Kürt Sorunu ve Sosyalizm

% 90’ı kırsal-feodal kültür içinde yaşayan toplumlarda Sosyalizm mümkün mü? Önderlerin zihinlerinde bulunan bu “ideal tohumlar”, bu “tür” topraklara ekildiğinde, “hayallerde” yeşertilmiş “ürünün” hasatı sağlanabilir mi?  Yoksa bu metaforda gerçek olan yalnızca “toprak” mıdır? “Hayaller”, aşağıda alıntıda anlatılanların bir versiyonu mudur?

 

“Yüzyıllardır mutlak hükümdarlık rejimi ile yönetilen feodal bir toplum olan Etyopya’da … ordu… Marksist eğilimli olduklarını söyleyen subayların önderliğinde bir darbe ile iktidarı ele geçir-di… (yönetim) ülkede uzun yıllardan beri mücadele yürüten sosyalist eğilimli -öğrenci, aydın ve sendikacılardan oluşan- hareketlerle arası (nın) çok geçmeden açıl-dı ve onları şiddetli bir tasfiyeye uğrat-ıyor… “

Sosyalist Somali devleti SSCB ve dünyadaki diğer sosyalist güç ve hareketlerce desteklenirken Haile Selasiye’nin mutlak monarşi yönetimi de ABD tarafından desteklenmekteydi.”… ” SSCB Etyopya-Somali çatışmasında Etyopya’nın tarafını tuttu. Somali’den tüm desteğini çekti. …Buna karşılık Somali de öncelikle S. Arabistan .. başta ABD olmak üzere Batı devletlerinden destek aradı ve buldu…” (Afrika Boynuzunda ne oldu? 1979 Birikim)

 

Sosyalist ve Marksist olarak kendilerini tanımlayan Etyopya ve Somali İktidarlarının “ittifak” değiştirmelerindeki kolaylık ne “hoş!” Ne Marksizm, ne Sosyalizm’miş ama! “Marksist Somali’nin” S. Arabistan, ABD’den destek bulmuş olması o zamanların Somali’lerine kim bilir nasıl anlatılmıştır… Belki bunlar da bir ilerleme! Ama “maliyeti” karşılayacak kadar mı? “Kirletilen” bu sözcüklerin, kavramların bedelini tüm dünya olarak ödediğimiz zamanlarda bu sorunun yanıtı nedense hala tartışılabiliyor!

*

Herhangi bir “3. dünya ülkesi”, feodal-kırsal ilişki ve kültürün hakim olduğu, takvimler hangi tarihi gösterirse göstersin “reelde” 19 yy. öncesini yaşayan topluluklar, “gelecekten” devşirilmiş “ithal fikirlerle” yeni bir toplumsal örgütlenme kurabilir mi? Geçen yüzyıl bu “hayallerin” onlarca kez denenmesine ait trajedileri anlatır.

Bu denemelere kalkışan, Etyopya, Somali, Afganistan, D. Bloku ülkeleri vs.. vs.. boyunlarına “Marksist”, “Sosyalist”, “Halkçı”, “Yeşil İslam” vb tabelalar asmış olsa da her zaman “Devletçi Kapitalist” model oldular; Kutsanmış devlet, köle işçilik, ağır bir ideolojik hegemonya ile çıkıştaki idealizm ne kadar “saf” ise de sonuç değişmedi; “devletleri” giderek çürümüş bir bürokratik baskı aygıtı haline geldi. Karşılaşılan her ciddi sorun, “Devlet” ve “Millet’i” kutsadı; “egosunu şişirdi”; kendi insanlarını küçülttü; onlara birer “böcek” muamelesi yaptı. Bilinen Tekelci Sermaye faşizminden daha korkunçtu; Tekelci Sermaye faşizmi “insana yabancılaşmış Devlet’in” daha da yabancılaşmış hali ise, “Sosyalist Devletçi Faşizmler” Şizofrenik bir yabancılaşma, Paranoyak Şizofrenik bir Devlet örgütlenmesi demekti. “Parti, Devlet, Ulus” için kültürel, ideolojik terör kaçınılmazdı; bu ağır ekonomik sömürünün “kaldıraçları”  ile “sermaye birikimi” sağlanmaya çalışıldı. İşe yaradı! Bir Doping gibi! Bir yarış kazanıldı! Sonra hep nal topladı; vücut çöktü! Bir nesil harcandı; başarı sağlandı! İkinci nesil “vaziyeti anladı!” Riyakarca yaşamayı öğrendi; kendini korumayı… “Mış” gibi yaptı!

Bir diğer yol, Devlet’in kapitalistleri, yeni burjuvaları “beslemesi”, yönlendirmesi, desteklemesi ile bir “sermaye birikim modeli” uygulamasıdır ki, bu yöntemde sömürü ve baskı daha çok ekonomik gerekçelere dayanır.  1920’ler Türkiye modeli… İyi bildiğimiz bir yöntem! Tek sorun şu! Bu yöntemin “aşağılanarak” uygulanması gerekecek.. “Usta” siyasetçiler için de bu kolay bir iştir!

***

Her şeye karşın sonuç olarak, Kürt İsyanı;

1. Bir “Ulusal Kurtuluş Savaşıdır!” Saygı duymak gereklidir.

2. Bu “Ulusal Kurtuluş Savaşı” en az “Türklerin” “Ulusal Kurtuluş Savaşı” kadar saygıya değer olacaktır.

3. Tarihsel olarak, sonuç her ne olursa olsun “hayaller” bir yana, en fazla “Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı” kadar bir “ilerleme” sağlayabilecek görülüyor; bu da küçümsenemez! (1920 ve sonrasını “ilerleme” görenler tutarlı olmak zorundadır!)

4. Dünyada ve Bölgede, Sosyalizm’in yalnızca adı kalmışken, toplumsal, kültürel yapısının ezici ağırlığı Feodal Çağ’da yaşıyorken, Kürt Hareketinden, Sosyalist İdeallere ait misyon üstlenme beklentisi haksızlıktır.

5. Sosyalist İdeallere ait retoriğin kullanılması da Kürt Halkına haksızlıktır! Türkiye’li Sosyalistlere de “olmayacak duaya” sopa atarak “amin” dedirtme çabaları, uzun vadede her iki halkın aleyhine olacaktır…

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI