30 Mart Seçimi ve C. Başkanlığı Seçimi

Evrim-Teorisi-2050-anti-pop-2009indir (3)

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili görüşlerimi HDP’nin ve AKP’nin adayları belli olduktan sonra yazmayı, bu konuya girmişken 30 Mart seçiminde önerdiğim tutuma da bir kere
daha değinmeyi düşünüyordum. Fakat, gerek twiterde, gerekse bu sitede birçok arkadaş, CHP-MHP’nin adayına olumsuz bakmamla, 30 Mart seçimindeki “bas geç” tutumum arasında çelişki gördüler ve benden “tutarsızlığımı” kabul etmemi talep ettiler. Kısaca dedikleri şuydu: CHP-MHP’nin adayına oy verilmesini savunmuyorsan, 30 Mart Belediye seçimlerinde, neden “bas geç” tutumunu savundun? O zaman o tutumunun da hatalı olduğunu kabul et. Eğer o tutumunu hata olarak görmüyorsan, bugün neden CHP-MHP’nin Cumhurbaşkanı adayını desteklemiyorsun? Bu tutarsızlık değil mi?

Konuya girmeden söyleyeyim ki, hatalarımı örtbas eden biri değilimdir. Otobiyografik kitaplarımı okuyanlar bunu çok iyi bilirler. Hatalarımı gördüğüm zaman kendimi yerden yere vurur, üstüne kendimle de bir güzel alay ederim. Bunu rahatlıkla yaparım, çünkü hiçbir örgüte bağlı değilim, hiçbir örgütten ya da basın kuruluşundan veya ideolojik eğilimden herhangi bir siyasi gelecek beklentim yok. Işığı bol olsun, gazeteci Nimet Arzık’ın çok beğendiğim bir deyişiyle, “tek at, tek mızrak” dövüşen biriyim. Bu, sorumsuz olduğum, kimseye verecek bir hesabım olmadığı anlamına gelmez. En başta, aynı görüşleri paylaştığım yakın arkadaş çevrem olmak üzere, bu siteyi izleyen, facebook ve twitterden beni takip eden, kitaplarımı okuyan, ortak mücadelede yer aldığım tanıdık tanımadık herkese karşı bir sorumluluğumun olduğunun bilincindeyim. Yazılarımı ve kitaplarımı yazarken, herhangi bir fikir ileri sürerken beni yönlendiren bu sorumluluk duygusudur. Sonuç olarak, özgürlük sorumluluktur, sorumluluk da özgürlük.

C. Başkanlığı adayları henüz tamamen açıklanmadan ve dolayısıyla tutumum belli olmadan da olsa, bu sorumluluk duygusuyla, benden iki seçim konusundaki tutum farklılığının izahını bekleyen arkadaşlara bu noktadaki görüşümü bir yazıyla açıklamam gerektiğini düşündüm.

HDP, adayını açıklamadığından, C.Başkanlığı seçiminde boykot tutumunu mu savunacağım, yoksa HDP adayına oy verilmesini mi savunacağım, henüz belli olmamakla birlikte, C. Başkanlığı seçimi konusunda birkaç şey söyleyeyim önce.

Cumhuriyet de sonuç olarak bir devlet biçimidir. Devletlerin tümüne karşı olduğumdan cumhuriyete de karşıyım. Dolayısıyla, bir anarşist olarak genel planda cumhuriyetin başkanının seçimine katılmam ya da şu adaya oy ver çağrısında bulunmam. Bununla birlikte, İspanya İç Savaşı’nda olduğu gibi, öyle bazı tarihi anlar olabilir ki, faşist bir darbeye karşı cumhuriyet de savunulabilir. Bu nedenle, genel tutumlara takılıp özel durumları ihmal eden kaba “anarşist” bakış açısından uzak durmakta fayda vardır.

Türkiye özeline gelecek olursak, genelde cumhuriyet adı verilen bugünkü devletin başının seçilmesi, bir anarşist olarak beni ilgilendirmemekle ve dolayısıyla bu seçime katılmamayı savunmakla birlikte, eğer bu seçim, bir diktatörlük heveslisinin yolunu kesme şansı tanıyorsa, o zaman durumu yeniden düşünmek zorundayız.

Eğer CHP (HDP ile birlikte) diktatörün karşısında göz dolduran bir aday çıkarsaydı, o zaman, sırf diktatörün önünü kesmek için o adaya oy verilmesini savunabilirdim. Elbette, cumhuriyet devletine inanmadığım şerhini düşerek. CHP-MHP, gösterdiği muhafazakâr adayla bu şansı tepmiştir. Gösterdikleri adayın, düşünsel planda AKP’nin göstereceği adaydan önemli bir farkı yoktur. İki aday da Anadolu Sünni Sağcılığı ipinde oynayan iki cambazdan farksızdır. Bu yüzden, ha diktatör heveslisine oy verilmiş, ha benzerine oy verilmiş fark etmemektedir. Sonuçta Türkiye teknesi her iki adayın ağırlığıyla sağcı diktatörlük yönüne doğru kaykılmış, su almaya başlamıştır.

Bu durumda, bu iki sağcı adaya karşı, toplumun Gezi isyanıyla ortaya çıkan devrimci ruhunu temsil eden bir aday çıkarsa (tek umut olarak, HDP böyle bir aday gösterirse), bu aday seçimi kazanamayacak olsa bile, sırf Türkiye’nin Anadolu sağcılığından ibaret olmadığını, toplumun esas canlı dokusunu temsil eden önemli bir toplumsal ağırlığın mevcut olduğunu göstermek için bu adaydan yana ağırlık koymanın, ona oy vermenin gerekli olduğunu savunacağım. Bunu çok yakın bir zaman içinde göreceğiz: Böyle bir aday çıkmazsa boykot, çıkarsa o adaya oy verilmesi.

Şimdi gelelim esas tartışma konusuna. Belediye seçimlerinde AKP’ye karşı en güçlü aday kimse ona oy verilmesini savunmuşken, şimdi neden AKP adayının karşısındaki en güçlü aday olduğu farz edilebilecek Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy verilmesini savunmuyorum?

Sorunun kilit noktası şudur: Belediye seçimlerinde adayların bir önemi yoktu. Şu ya da bu belediyede şu ya da bu partinin adayı kazansa fiiliyatta hiçbir şey değişmeyecekti. Belediyelerin çarkları aynı şekilde dönmeye devam edecekti. Hatta kimi yerlerde muhalefet adaylarının kazanmasıyla (Adalar Belediyesi’nde geçen haftalarda örneğini yaşadığımız gibi) belki o çarklar daha bile kötü dönecekti. Buna rağmen, AKP’ye karşı muhalefet adaylarının desteklenmesini savunduk, neden? İşte tam da, adayların bir önemi olmamasından, hatta belediye seçimlerinin sonuçlarının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bildiğimizden.

Belediye seçimlerinin tek bir anlamı vardı, o da Gezi isyanından ve 17 Aralık’tan sonra fena halde köşeye sıkışan ve toplumsal planda gerileyen diktatörlüğün, en iddialı olduğu alanda, seçim ve oy alanında bile gerilediğini, şu malum seçim haritasındaki kavuniçiye boyanmış bölgelerin yerini başka renklere bırakmaya başladığını somut olarak  göstermekti. Eğer AKP diktatörlüğü, belediye seçimlerinde, hem aldığı oyların, hem de kazandığı belediyelerin sayısında dramatik bir düşüş yaşasaydı (bu ne yazık ki başarılamamıştır) o zaman diktatörlük esaslı bir şekilde zayıflatılmış olacak, zaten kaybetmeye başladığı özgüvenini iyice kaybedecek, bocalayacak, belki de büyük bir erazyona uğrayacak ve dolayısıyla Türkiye toplumu, diktatörlük heveslilerine esaslı bir darbe indirerek parlamenter alanda da kendine soluk alma fırsatı verecek bir özgürlük kanalı açabilecekti. İşte, “bas geç” tutumunun anlamı buydu.

Peki, bugün de C. Başkanlığı seçiminde aynı durum yok mu? Yani CHP-MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu AKP adayının karşısında (muhtemelen bu aday RTE olacaktır) başarı kazansa, bu da diktatörlüğü geriletmez, parlamenter alanda bir özgürlük kanalı açmaz mı? Hayır. Tam tersine. İster AKP’nin adayı kazansın, ister CHP-MHP’nin adayı kazansın, bu, Türkiye’nin Anadolu sağcılığının Sünni diktatörlüğüne mahkûm edilmesi anlamına gelecektir.

Bunun karşısında, özgürlüğe kanal açacak tek şey, ya boykot oylarının ya da HDP’nin, örneğin Eşber Yağmurdereli gibi, toplumun ortak özgürlükçü hissiyatını temsil edecek adayının alacağı oyların (kazanamasa bile) olabildiğince yüksek olmasıdır. Bu yüzden boykot ya da toplumun (Kentlerin, Kürtlerin, Alevilerin, Kadınların) özgürlük özlemlerini temsil eden bir aday çıkarsa oylar ona verilmeli diyorum.

Her iki seçimde de bayraklarımızda sadece toplumsal özgürlük yazıyor.

 

Gün Zileli

20 Haziran 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI