O. Gürsel / TEK İNSANIN RUH’U YOKTUR, AMA İNSANLIĞIN VARDIR (2)

 

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine”

 

Büyük Şairimiz şiirindeki bu “metaforu”, on binlerce yıllık doğa-tarih sürecinde gözlenen, “ağaç-orman”, “insan-toplum” ilişkilerine ait  diyalektik benzerliği, hatta aynı’lığı sezdiği için yazmış olmalı… “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…”

*

Bir ağaç yalnızca bir ağaçtır. Bir kaç ağaç da varlığı umursanmayan bir kaç ağaç. Yüz veya bir kaç yüz ağaç, içlerinde ancak böcekleri saklar. Aradan binlerce yıl geçer. Ağaçlar da milyonlarca olur. “Bir orman olur anılarla!”

Milyonlarca ağaç yıldırımların yangınlarını, fırtınalar kıyımını atlatmıştır; parazitlerin, bitki düşmanı asalakların dahil olduğu “çevrede” bir besin zinciri kurulmuş, sayısız tür’e ait bir ortak  hayat doğmuştur. “Doğa ve Zaman Tanrısı” ağaçlardan ve mevsimlerden bir “mucize” yaratmış, orada “başka” bir “hava”, özgün bir İKLİM meydan getirmiştir. Milyonlarca ağaç ve on binlerce yıl, “Doğa ve Tarih” orada bir ekosistem, bir “TİN” var etmiştir.

O “iklimde” yağmurlar “başka” yağar; rüzgarlar kim bilir hangi kokuları-soluğu taşır.

 

Sessizliğin de sesi vardır! Çöldeki ve ormandaki sessizlik, aynı suskunluk mudur? Ormanın karanlığında pusu kurmuş avcı hayvanların ürpertisi, şafağın aydınlığında sağ kalanlardan sızan yaşama sevinci…  Görüleni aşan, yaşayan ama görülmeyen; Ormanın dışında, üzerinde, “havasında”, sanki ondan bağımsız; ama Orman olmadığında duyumsanmayacak bir “varlık” yaşamaktadır artık orada.

O kadim ormana yolu düşmüş Doğa’dan kopmamış insanlar hisseder; yanaklarını  okşayan havada, ağaçların arasında uyuyan gölgelerde, dallar arasında kıpırdayan bir “can” vardır. O,  bu “varlığa” “ruh” diyecektir.

***

Joel Kovel, Tarih ve Tin (çev: Hakan Pekinel, Ayrıntı, 1994) kitabında, “sözcüklerle anlatılması imkansız” olduğunu belirterek ama “varlığa-doğaya-tarihe” yabancılaşmış bir batılıya anlatma amacıyla da olmalı, “tin”in ne olduğu üzerine sayfalar dolusu kıvranarak yazmış.

“Tin” sözcüğünü biz “doğulular” çok iyi anlarız! Bizdeki ruh sözcüğü tin sözcüğünü çok iyi karşılıyor. Yine de Ruh sözcüğünün metafizik anlam içermesi nedeniyle, doğa-insan-zamanın bir “üretimi” olan Tin sözcüğünün de kullanılması gerekli görünüyor.   “Ruh kavramı tin kavramına paraleldir… Tin daha genel bir terimdir… oysa ruh… daha benliğe yönelik bir terimdir…”

*

150 veya 250 bin yıl önceydi. Kaç bin kişiydik? On binlerce yıl geçti. Artan nüfus, avcılık ve toplayıcılığın gereksinimleri ile Orta Afrika’dan kuzeye doğru göç etmeye başladık. (Ne ilginç; bugün de aynı nedenlerle yine Kuzeye göç ediliyor!)

Önce on binlerce, sonra yüz binlerce insan… Acımasız doğanın hükmünde, birlikte yaşamanın, dayanışmanın, bir bütünün parçası içinde kalınmazsa yok olacağının sezgisi ile insani-toplumsal ilişkiler içinde geçen on binlerce  yıl… Her bir kabile, her bir “orman”… İnsan Ormanları tarihi…

Açlık ve hayatta kalma mücadelesi… Dondurucu mevsimler ve karanlık içinde hayvanların, yıldırımların korkunç sesleri… Doğum ve ölümün anlaşılmazlığı! Çiftleşme ve bereket… Belleği olan, kolay öğrenen, yavrusuna sahip çıkan, birlikte olmazsa yok olacağını anlayan “insan’ın”, doğadan öğrendiklerini bir gelenek olarak birbirine aktardığı, yaşadığı onlarca on bin yıl.

Türsel nörolojik donanımı, elleriyle değiştirdiği tabiat ve bu değişimle kendini yeniden yapan tek tek insanların bir insan ormanı-topluluğu içinde; canlı ve cansız doğa ile ilişkileri, alış-veriş sürecinde yaptıkları,  biriktirdikleri,“salgıladıkları”, “döktükleri”, “meyveleri” ve ölülerinden geriye kalanlar, nasıl olur da tek, tek ağaçların birlikte yaptıkları bir “Orman Ekosisteminden” daha yoksul olabilir?

Akıl ve Duygu, Bellek ve Beceri yetenekleriyle on binlerce yıldır yaşayan  insan toplulukları da bir Ormandan doğmuş “İklim’den” çok daha fazlasını yaratmışlardır. TİN.

Bu insanlık “iklimi”, yani Tin, “yaşayan, gelişen, genişleyen, daralan; çağına göre renk, giysi değiştiren, zamana göre takılar takan, merhamet ya da zalimlikte sınır tanımayan; susan, gevezeliği önlenemeyen bir canlıdır! Din’ler, ülke ya da toplumu için ölümü göze almak veya ölmek, savaştaki kahramanlıklar veya cinayetler, sosyalist-eşitlikçi toplum inancı, bu tinin görünümlerinden biridir. Tin, kılıktan kılığa girebilir; yüzünün biçimi de değişebilir; maske de takabilir! Tin “tarih ve doğanın bir ürünüdür.” (J. Kovel)

*

19. yy. Avrupa’sı son 3 bin yılın ve özellikle son üç yüz yılın korkunç bir tahakküm simgesi, bir “Engizisyon Yargıcı’na” dönüşmüş “yaratıcı’yı” inkar etmeye başladı. Bilimin-insanın yaratıcılığını öne çıkarırken, Dinsel Tinsellik yerine de “kabile-ulus ormanına” dayalı bir Tinselliğe sarıldı. Tanrıya değil “kendine-Bilime” “tapmaya” başladı! Yüz bin yılın arkaik, 5 bin yılın “neolitik”  Dinsel tinselliği 19.yy’ın bilim-sanayi-teknoloji devrimi karşısında değersizleşti.

“Makinelere” tapmaya başlayan “uygarlık” için, insan da yapılmış bir “makine” sanıldı. İnsan beyni doğuştan bir “Tabula Rasa” yani doğuştan “boş bir levhaydı!” Daha anlaşılır bir tanımla, örneğin boş bir hard disk! Ama artık biliyoruz ki, beyin kabuğu doğum sonrasında henüz boş olabilir ama daha derinleri, örneğin “hipotalamik limbik sistem” insanlarda duygulanım, algıya ait bir çok türsel özelliği taşımaktadır. Kaldı ki harddisk bile ancak “programlanmış” bir alt yapı temelinde bilgi depolayabilir! İnsan da eğitimsel olarak daha sonra ne öğrenirse öğrensin, “dünyayı anlamlandırarak” yaşamak zorunda “programı” olan bir türdür! Bir laboratuarda “üretilmiş” insan bile önünde sonunda içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırarak yaşamak zorunda kalacaktır! Program böyle! Tüm tarih insanın bu nörolojik yeteneklerini defalarca doğrulamıştır.

Kaldı ki her insan yavrusu da bir “topluluk-orman” içine doğar! Diğer ihtiyaçlarında olduğu gibi bu “temel ihtiyacı” karşılamak için, binlerce yılın ürünü “ailesi-toplumu” da ona kendilerini “ayakta tutan” hazır şeyi sunacaktır. “Tinselliğin görünümlerinden biri olan Din’i.”

*

Hayatın “amentüsü” olarak sayılabilecek, çok iyi bilinen; materyalistlere her zaman ışık tutmuş, dünyayı anlamalarına kılavuz olmuş şu cümle yeniden yazılabilir mi? “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır” önermesini, “Tin” bağlamında yeniden gözden geçirdiğimizde, “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal  ve doğa-tarihsel varlıklarıdır.”

19.yy sosyalistleri de yeni doğan insan yavrusunu bir “Tabula Rasa” olarak gördüğü için mi, “Avrasya Sosyalizmi” Tinsel olarak “köklerini” kaybetti? Genetiği ile oynamadan, insanlardan salt terörle bir “ev köpeği” yapabileceğini mi sandı? Her bir insanı yalnızca “tek bir ağaç” mı gördü? O “ağacı” sulayan “yağmurları-nemli havayı-yer altı sularını” örgütleyen “kadim orman  Tin’ini inkar mı etti? Her bir ağacın yapraklarındaki rengin, hışırtısının, albeninin o “Ormanın Tin’inden” ona yansımış, O’ndan alınmış “solukla” yaşadığını ihmal edip, bu “ruhun” kolayca öldürülebileceğine mi inandı?

 

Oysa sosyalist bir dünyayı kurma eylemi; Adalet haykırışı, eşitlikçi-tahakküm içermeyen bir toplumda yaşama arzusu aynı zamanda tinsel bir şeydir!

 

Ölümü anlamlandırmak da Tinsel bir şeydir. Kendinden verme, sosyal dayanışma, yurdunu koruma, evladını yetiştirme, yoldaşın-dostun için ölümü göze alma, dağları, ay ışığını sevme, sevda için çile çekme, kimse bilmeyecekse de hem de tanımadığın bir insana kötülük yapmama adına yoksunlukları göze alma, inandığın bir şey için yıllarca hapis yatma, hiçbir karşılığı olmadan insan kardeşlerine iyi şeyler bırakma  çabası… Tümü Tinsel şeylerdir! Tinsel imkanları çok yüksek ilişkilerdir.

***

Bugün İslam coğrafyasında, binlerce yıl geriye, “kadim dinsel dünyaya” doğru bir yönelim varsa nedeni, anti-kapitalist hareketlerin insanlığa yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda Tinsel bir “uygun dünya” seçeneği de koyamamış olmasındandır; yenisi yoksa, eskisi kullanılır!

Hitler’in bile kendi içinde tutarlı “tinsellik” üzerine kurulu vahşeti ile karşılaştırıldığında, “Stalinist Felsefe”  binlerce yıllık insan ahlakının algılayamayacağı, kabullenemeyeceği bir yöntemi uygulamıştır; o korkunç cinayetleri tam da emekçi mazlumlar “ormanının” binlerce yıllık soluğu-teri-kanı ile ürettiği “eşitlikçi-sosyalist tinselliğe” dayanarak işlemiştir. İnsanlığın en güzel “Tin’ini” ölümcül yaralamıştır!

 

Böylece biz Sosyalistler, “kendi Tinsel köklerimizi” kaybetmişiz! Şimdi yeniden, İlksel komünal toplumlardaki “ruh halini” taşıyabilecek bir “ileri ekonomik üretim ilişkisi” üzerine düşünmek zorundayız. Bugün, hem de tüm dünyada kadim “Dinsel Tin” hala güçlü görünebiliyorsa, karşısında “henüz” güçlü bir tinsellik olmadığı içindir! İnsan Tinsel bir varlıksa, ki öyledir; sosyalizm de kendine ait “zaten var olan” Tinselliği yeniden keşfetmek zorundadır.

 

İnsanlığın “özü’ne” uygun bir Sosyalist hareket, her tür “tasarlanmış” şiddeti ve her tür tahakkümü reddeden bir tinselliği içermek zorundadır. Ulusçu, Çok ulusçu, Tüketimci, Şiddeti kutsayan-Faşizan ve Dinsel Tinselliklerin ürettiği yıkımların bu denli korkunç ve yararsız olduğu defalarca kanıtlandığı dünyamızda, Sosyalistler kendilerine “insana” yakışan bir Tinselliği bulmak, keşfetmek, yaşatmak zorundadır. … Bilinen Din’lerin “sefaleti” gözümüzün önünde… “Tin kavramını bir kez dinden kopardık mı var oluşun her alanında tinsel imkanlar görmeye başlarız… her din dünya ile bir uzlaşmaya girer. Her din, Tinin kurumsallaştırılmasıdır.”

*

İnsanın sorunu “Tanrı-Allah’la” değildir. İnsanın sorunu diğer insanlarla, kendisiyledir. Sorun, kendini “yaratan”  tabiat-tarih-toplumsallıktan yabancılaşmasıdır. Önemli olan, “Allah’ın varlığı-yokluğu” değildir; insanın, insan kardeşini yok saymasıdır. Tanrı’yı umursadığını söyleyenlerin “ötekini” sömürmesi, ona acı çektiren bencil, iki yüzlü umursamazlığıdır; Dili, dini, cinsi, rengi her ne olursa olsun her bir insanın da kendi gibi aynı sebeplerle acı ve sevinç duyduğunu unutmasıdır.

Bilgece bir anlatı… “Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada (O’nun yarattıklarına karşı saygı, sevgi ve şükür duyarak varlık bilincinde olanlarınız) en ileri olanınızdır.” Bu bilgece cümle, bir “Tanrı’nın veya elçisinin” sesi olarak anlaşılmamalı; bu “ses” en az yüz bin yıllık insan ve ağaç ormanlarının, okyanusların, dağların ve buzul ve çöllerin esintileriyle taşınan, Tabiat’ın sesidir…

————————————————————————————————————–

Not: Tarih ve Tin’in yazarı Joel Kovel, Marks’ı “fazla” pozitivist bulur ama kendini Marksist olarak ve Marks’ı da Tinsel olarak tanımlar. “ Marks’ın tinsel özü bakidir.” Ezilen sınıfları gözetmesi, gizemli hale gelmiş gerçekliği “onlar için” açığa çıkartması ve “çünkü hiç kimse yoksullar için Karl Marks’ınkinden daha iyi bir seçenek geliştirmiş değildir.” Joel Kovel)

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI