Bayraklar…

 24_Nisan_anti-pop

Bayrakları bayrak yapan kandır ama bu, o bayrak uğruna ölenlerden çok o bayrak uğruna öldürülenlerin kanıdır.

Dolayısıyla aslında bütün ulusal bayraklar (ve hatta bütün ideolojik bayraklar da) egemenlik ve tahakkümün temsilcisidirler. Ve bayrakların hepsi zorbalık, bağnazlık ve yanılsamayla (ya da aldatmayla) korunurlar.

Bayrak konusunda en çok gürültü koparanlar devletler ve onların temsilcileridir. Çünkü her ulusal bayrak bir devlet zorbalığının simgesidir. Devletler bayraklarını, tahakküm ve egemenlikleri altında tuttukları halkların üzerinde demoklesin kılıcı gibi her daim sallandırırlar ve aynı zamanda birbirlerine karşı da sallarlar. Bununla, halklara, bak beni temsil eden bu bayrağı benimseyeceksin, benimsemezsen bu bayrağın sopası senin kafana iner demek isterler. Diğer devletlere de, bu bayrak benim egemenlik alanımı temsil eder, sakın bu egemenlik alanına kendi egemenlik sembolün olan bayrağı dikmeye kalkma demiş olurlar. Böylece bir zorbalık ve tehdit sürer gider.

Bu böyle olmakla birlikte, en kötüsü, aslında o devlet tarafından ezilen halkların, ulusal bayrağın kendilerini temsil ettiği yanılsaması içinde olmalarıdır. Ezilen halkların iyice ezilen kesimleri gerçekten böyle bir yanılsama içinde olmakla birlikte en yoksul kesimlerinin bayrağı fazlasıyla benimsermiş gibi görünmelerinin ardında esaslı bir savunma psikolojisi yatar. “Ben herkesten milliyetçiyim, bayrağıma sahip çıkarım” gösterileriyle mesela gecekondusunun devlet tarafından yıkılmayacağını ya da grev yaparken ulusal bayrağın kendisine bir haklılık sağlayacağını düşünürler. Çok kısa vadeli bakıldığında bu kurnazca taktiğin onlara az da olsa bir savunma olanağı verdiği düşünülebilir ama gecekonduyu yıkmaya gelen belediye ekiplerinin ardındaki polisin kolunda da aynı ulusal sembolün kokartının olması tuhaf bir çelişkili durum yaratır. Acaba gecekondusunun camına bayrak takan mı o bayrağı gerçekten temsil etmektedir, yoksa gecekondu yıkımındaki görevli polis mi? Tabii ki ikincisi ama gecekondulu yoksul ya da grevci işçi bu gerçeği mümkün olduğu kadar göz ardı etmekten yanadır. Çünkü ona haklılık sağlayacak tutunabileceği başkaca bir sembol görememektedir ortada.

Bu masumane ya da kurnazca taktiği bir ölçüde anlamak mümkündür ama ulusal bayrağı gerçekten benimseyen ezilen insanların bir ideolojik hegemonya simgesine içtenlikle sarılması gerçekten üzücüdür. Çünkü böyle bir durumda ideolojik hegemonyanın içselleştiğini görürüz ki, hegemonyanın yıkması en zor olanı budur. Bu, bir anlamda, kölenin kölelik düzeninin gönüllü savunucusu olması gibi bir şeydir.

bayrak-diregi-ÖzlemGunyolÖzlem Günyol-Bayraklar

Bütün ideolojik hegemonya simgeleri gibi ulusal bayrakların da aslında küçük bir egemen azınlığın ezilenler üzerindeki tahakkümünün simgesi olduğunun anlatılabilmesi elbette önemlidir ama bu noktada önceliğin neye verilmesi gerektiği gündeme gelir. Her Allahın günü ulusal bayrakların esas anlamını mı anlatmaya çalışmalıyız, yoksa bunu, egemenlerin teşhiri mücadelesine mi tabi kılmalıyız? Bence ikincisi. Sembollerle uğraşmayı birinci plana almak esas sorunu göz ardı etmeye götürebilir. Ayrıca bu tür sembolleri daha doğduğu günden beri bilinçsizce benimsemiş insanların dikkatinin esas sömürü mekanizmalarına yönelmesini önleyebilir ve kör milliyetçilikle çekişmek birçok insanı gereksiz yere karşı safa itebilir. Aynı din meselesinde olduğu gibi. 1960’ların ilk yarısında yeni solcu olanlar işe önce “Allah var mı yok mu” tartışmasıyla başlarlardı. Doğal olarak bu, dikkati esas sömürü ilişkilerinden gereksiz bir felsefi alana çekerdi ve birkaç adım sonra din konusunda uyanabilecek insanları baştan karşı tarafa iterdi. Bayrak meselesi de böyledir.

Bununla birlikte, egemenlerin, bayrak konusu gündeme geldiğinde ya da herhangi bir olayla gündeme getirildiğinde bağnaz milliyetçi güdüleri gıdıklamaları karşısında da sessiz kalmak doğru olmaz. Konu gündeme geldiğinde ulusal bayraklar ve genel olarak bayraklar konusunda tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Bu konudaki bağnaz kuru laf ebeliklerinin karşısında gerilemeye gerek yoktur.

Bunu yaparken, herhangi bir ulusal simgenin karşısında, daha “mazlum” olduğunu düşündüğümüz bir başka ulusal simgeye hoşgörü göstermek ya da onu benimsemek de saçmadır. Örneğin, İngiliz solcularının bir kısmı, savaş karşıtı mitinglerde Filistin bayrağı taşımayı bir devrimcilik göstergesi sanırlardı. Evet ama böyle yaparak Filistin halkının haklı davasını dar bir milliyetçiliğe, geleceğin bir başka devletine mahkûm etmiş olmuyor musunuz? Bir ulusal simgeye karşı bir başka ulusal simgeyle mücadele edilemez. Bütün ulusal simgeler – birbirine karşı savaşıyormuş gibi görünenleri de dâhil – aslında halkların tepesinde topluca bir tahakküm simgesidir.

Bayraklara ilişkin bir diğer nokta da şudur: Bir devletin ideolojik hegemonyasının gücüyle ulusal bayrağı konusunda gösterdiği bağnazlık ters orantılıdır. Yani bir devletin ideolojik hegemonyası ne kadar zayıfsa ulusal bayrak konusunda o kadar bağnaz ve zorlayıcıdır. Ama kendi ideolojik hegemonyasından emin olan devletler bayrak konusunda o kadar bağnaz ve dayatmacı değildirler. Örneğin ABD’de bir kadın, Amerikan bayrağından şort giydiği zaman bu orada “bayrağa hakaret” olarak değil, sadece hoş bir moda olarak algılanır. Ama aynı şeyi diyelim ki Türkiye’de yapsanız herhalde kıyametler kopar. Dini semboller konusunda gösterilen bağnazlıkla çok benzeşir bu durum ve esasında kültürel bir bakışı da yansıtır. Batıda İsa’yı dalgaya alan bir film çevirebilir ya da karikatür yapabilirsiniz ama Türkiye de dâhil İslam ülkelerinde bunu yapmak taşlanmayı, öldürülmeyi göze almakla aynı anlama gelir.

Tabii hele bir de bu tür bağnazca tepkileri alenen teşvik eden bir başbakan varsa o ülkede.

Son olarak, halihazırda ulusal bayrak haline gelmemiş, çeşitli ezilen kesimlerin kendi özel ideolojik bayrakları konusuna değinmekte fayda var. Bu, bir parti bayrağı olabilir ya da taşıyanlar tarafından işçi sınıfını temsil ettiği farz olunan, çark başak gibi semboller olabilir. Bunlar, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi (orak-çekiç) bir devletin bayrağı ya da bir ulusal bayrak haline gelmediği sürece ulusal bayraklara göre bir ölçüde hoşgörüyle karşılanabilir. Bununla birlikte, her ideolojik bayrak da aslında kendi dayandığı kesim açısından bir tahakküm sembolü rolü oynayabilir. Mesela parti içinde bir hizip çıktığında, ona karşı “parti bayrağımıza ihanet ettiler” ya da “parti bayrağımızı bölücülere karşı savunalım” denebilir. Veya gerçekten işçi sınıfını temsil eden bir sembol bile yerine göre baskıcı ve dayatmacı olabilir. Böyle sembolleri yumuşatan, örneğin eşcinsellerin gökkuşağı rengi bayrakları çoğulluğu gündeme getirdiğinden bugünün mücadele koşullarına daha elverişli gibi görünebilir ama eşcinsellerin egemenliğindeki bir alanda gökkuşağı rengi bayrakların yanı sıra diğerlerinin bulunmasına da yer verilip verilmeyeceği pek o kadar belli değildir. Böyle bir çoğulluğu, Gezi’de görüldüğü gibi, kimsenin tek başına egemen olamadığı ama herkesin birlikte egemen olduğu durumlar sağlayabilir, ancak böyle bir güçler dengesinin de her zaman garantisi yoktur.

Sonuç olarak, aslında her türlü bayrağın ortadan kalkması belki de insanlık açısından en hayırlı durum olurdu.

Anarşistlerin, gösterilerin sonunda kendi bayraklarını yakması belki de böyle bir geleceğin, tahakkümsüz bir toplum özleminin sembolik ifadesidir.

Kendi bayrağını gönüllü olarak yakan, her türlü egemenlik ilişkisinden gönüllü olarak vazgeçtiğini de anlatmış olmaktadır. Mesele sırf bununla hallolmayacak olsa da.

Tek_anti-pop_2009

 

Gün Zileli

10 Haziran 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI