Foti Benlisoy/”Ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen kazanır”

 

Kendi kendimize yalan söylemek, kendimizi kandırmak düşeceğimiz belki de en ciddi hata. Dalga geri çekiliyor. Geçen sene bu zamanlarda sokakta olan milyonlardan (dile kolay, resmi makamlar dahi dört küsür milyon insandan bahsediyordu) eser yok bugün. Berkin Elvan’ın cenazesinin ardından bir daha büyük kalabalıkların toplandığı eylemler gerçekleşmedi, gerçekleşemedi. Hepimiz gördük; 1 Mayıs geçen senekinden de cılızdı. Soma’daki katliam, sokağa da taşan bir öfkeye neden olduysa da şimdilik yeni bir kabarışa dönüşmeyen kısmi bir parantez olarak kalıverdi.

Bu geriye çekilişi sadece korkuyla, polisin dün bir kez daha şahidi olduğumuz amansız terörüyle açıklamak mümkün değil. Şiddet muhakkak hesaba katılması gereken bir neden elbette. Polisin sokağı sindirmek için bilinçli bir biçimde şiddeti seferber ettiği, kitleleri terörize etmeye, zaten mevcut olan geri çekilişi tam bir ricata dönüştürecek bir panik havası yaratmaya çalıştığı açık. Geçen sene hep birlikte aştığımız korku duvarında açılan gedikler hızla onarılıyor, duvar daha da yükseltilip iyice berkitiliyor. Ancak korku tek, belirleyici neden değil. Kitle hareketinin mevcut iktidara karşı bir güç odağı oluşturamaması, belirgin bir seçenek inşa edememesi, sandığa dönük oluşan umutların boşa çıkması, hızlı bir çözüm arayışında olan geniş kitlelerde hayal kırıklığının ve dolayısıyla yorgunluğun hâkim olmasına ister istemez neden oldu, oluyor. Bu dönemde genel hatlarıyla sol da sokağı örgütlemek, direnişi toplumsal hareketler içerisinde süreğen hale getirmekte pek de başarılı olamadı. Sokak muhalefeti bir siyasal-sosyal dönüşüm stratejisinin belirleyici momenti olarak tanımlanamayınca sokakta olmak kendisini ancak kendisiyle açıklayabilen bir mahiyet (sokakta olmak için sokakta olmak) edindi. Böyle olunca da yukarıda anılan atalet ve umutsuzluk, geniş kitleler nezdinde, sistem içi seçenekler arasındaki kavgaya, muhtemel bir “saray darbesine” ve elbet seçimlerle gelecek kolay bir çözüme bel bağlamaya götürdü.

Açıkçası bu geri çekiliş eğiliminin öyle yakın zamanda ve kolayca tersine çevrilmesi şimdilik mümkün görünmüyor. Yapılabilecek tek şey geri çekilişi “düzenli” hale getirmek, onun topyekûn bir ricat ve dağılmaya dönüşmesini engellemek.  Bunun için evvel emirde yapmamız lazım gelen şey, her şey sanki Gezi günlerindeymiş, sol ve sokak muhalefeti almış başını gidiyormuş gibi davranmaya son vermek. Yüz binler bir çağrıyla harekete geçmek için tetikte bekliyor değil. Sosyal medya üzerinden yapılan merkezi toplanma çağrılarının vadesi çoktan doldu. “Meydanları özgürleştirme” lafzı mevcut güç dengelerini hiç dikkate almayan içi boş “devrimci verbalizme”, amiyane tabirle lafazanlığa dönüşmüş durumda. Dünkü Taksim çağrısını düşünelim. Hareketin (biz anlamadıysak da devlet erkânının çoktan anladığı) gerileyişinin aşikâr olduğu koşullarda “düşman” güçlerinin en yoğun olduğu, onun en hazırlıklı olduğu alanda bir meydan okumaya girişmek yenilgiye davet çıkarmak değilse neydi?

Dün akşam Taksim’de kurbanlık koyun misali dolanırken aklıma zamanında Mao’dan okuduğum bir cümle geldi: “Kazançtan çok kayba uğrayacağımız ya da berabere kalacağımız yıpranma çarpışmalarından kaçının” diyordu Mao. Biraz açmaya çalışayım. Malum, Mao Zedong, gerilla savaşını, daha güçlü bir ordu karşısında başvurulan konjonktürel bir taktik zorunluluk olmaktan çıkartıp ona stratejik bir derinlik kazandırmış, siyasal ve askeri araçların özgün bir kombinasyonu olarak ele almıştı. 1930’ların başında ÇKP saflarında hâkim olan Sovyet destekli ultra sol askeri maceracılığa karşı Mao, hazırlıksız hiçbir çarpışmaya girmemenin ve kazanılacağına güvenilmeyen hiçbir çarpışmayı kabul etmemenin temel önemini vurguluyordu. Hareket ve inisiyatif Mao açısından temel önemdeydi. Bir muharebenin kaderini belirleyen temel faktör, askeri karşılaşmanın yeri ve zamanını kimin seçtiği, kimin tayin ettiğiydi. İnisiyatif her zaman devrimci saflarda olmalı, düşmanın güçlü değil zayıf yanlarına vurulmalı, güçlü düşman karşısında taktik geri çekilişlerden imtina edilmemeliydi. Mao’nun bir slogana dönüşen ifadesiyle, “düşman ilerler biz çekiliriz, düşman konaklar biz rahat vermeyiz, düşman yorulur biz saldırıya geçeriz, düşman çekilir biz kovalarız.” Aslında bu görüşleriyle Mao, “ne zaman savaşıp ne zaman savaşamayacağını bilen komutan muzaffer olur” diyen (MÖ 6. yüzyılda yaşamış) Sun Tzu’nun izinden gidiyordu bir bakıma.

Uzatmayayım. Taksim’den Çin’e uzanan yol yanıltmasın. Mao’ya referans uzatmalı halk savaşıyla ilgili değil elbette. Amaç onun askeri düşüncesini bağlamından kopartıp bir siyasal metafor olarak kullanmak. İşte Mao’nun yukarıda andığım cümlesini aklımda evirir çevirirken, Gezi’nin “yıldönümünde” düşmanın karşısına onun en güçlü olduğu yerde çıkmamızın nasıl hesapsız bir iş olduğunu düşündüm belli belirsiz. Gecenin bir vakti eve gelince Mao’nun (sonradan araları açılmış olsa da) yoldaşı ve silah arkadaşı Lin Biao’nun bizde zamanında çok meşhur olan “Yaşasın Halk Savaşının Zaferi” kitabını karıştırayım dedim. Lin Biao yukarıda aktarılan hususta Mao’nun izinde gidiyordu elbette. Ona göre devrimci güçler, “heybetli bir düşmanı yenmek istiyorlarsa, kendi gücüyle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu durumlarda, sonuçları umursamadan çarpışmalara girmemelidirler. Böyle yapmazlarsa, ciddi kayıplar verecekler ve devrimi ağır gerilemelere uğratacaklardır.” Lin Biao buradan hareketle şu formülasyonu ortaya atıyordu:  “Yenebilecekken savaşmamak oportünizmdir. Kazanamayacakken savaşmakta diretmek maceracılıktır.”

Çin’i bir tarafa bırakalım, Gezi’nin yıldönümüne, Taksim’e dönelim. Mao ve Lin Biao’nun yukarıda aktarılan satırları düşünüldüğünde, dünkü eylem çağrısının ne vahim bir hata olduğu açık. Dün tam da kendi gücümüzle düşmanınki arasında büyük bir oransızlık olduğu bir durumda, sonuçları umursamadan çarpışmaya girdik. Sonuç ciddi bir demoralizasyon, muhtemelen sokaktan çekilişin daha sürat kazanması olacak. Peki bu çarpışmadan kaçınamaz mıydık? Böyle elverişsiz koşullarda, nasıl sonuçlanacağı belli olan bir çağrı yerine mevcut güçleri derleyecek bir anlayışla hareket edemez miydik? Bir önceki sene sokağa çıkmış insanları bir biçimde seferber edebilecek, onlardan nispeten daha düşük bir angajman düzeyi talep etmekle beraber onlara gerçekten ulaşmayı hedefleyecek farklı tarzda bir çalışma yürütemez miydik?

Yukarıda adı geçen Sun Tzu, “düşmanı aldatmak için zayıf olduğunuzda güçlü, güçlü olduğunuzda zayıf görünün” der.  Biz dün, bırakın şaşırtmayı, hükümet ve polisin tam da bizden beklediği hamleyi yaptık ve olduğumuzdan da zayıf göründük. Oysa mevcut koşullarda demoralizasyona yol açacak bir yenilginin kesin olduğu Taksim çağrısı yerine, daha düşük profilli (ve olabildiğince az riskli) eylemlilik biçimlerini içerecek ve belki bir hafta, on güne yayılabilecek bir kampanyayla Gezi’nin moral itibar ve meşruiyetini arkamıza alabilirdik. Bu, Gezi’yle birlikte sokak siyasetiyle tanışmış insanlarla (Taksim’i zorlamaktan belki daha az spektaküler ama kuşkusuz daha sahici) bir yeniden buluşma imkânı sağlayabilirdi. Olmadı.

Gezi toplumsal muhalefet güçleri açısından muazzam bir sıçramaydı. Nefesimiz bu sıçrayışın devamını getirmeye şimdilik yetmedi. Ancak yine de Gezi öncesiyle kıyaslanamayacak derecede olumlu bir konumdayız. Bu son bir yılda yüz binlerce insan şu ya da bu düzeyde sokak siyasetiyle tanıştı, binlercesi militan mücadele deneyimleri edindi. Solun mücadele araç ve yöntemleri, sloganları büyük bir toplumsal itibar ve meşruiyet kazandı. Hepimiz yeni şeyler öğrendik, bir senede belki de şu son on yılın toplamından daha fazla deneyim kazandık. Direniş popüler kültürde yankı bulan bir temaya dönüştü. Bu “uzun” bir yılda biriktirdiklerimiz saymakla bitmez. Çok zengin bir miras edindik. Ama dikkat. Ne kadar büyük olsa da her mirasın bir sonu var. Mevcut olanla, “mış gibi” yapmakla yetinir, reel güçler dengesiyle hiçbir rabıtası olmayan devrimci tınılı pozları siyaset sanarsak hepsi gibi bu mirasın da elbet sonu gelecek.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI