AKP Diktatörlük Rejiminin Sopaları…

 

 images (6)245010__300-spartans-spears-shields_p

Doğu Perinçek’in “sopa” metaforu, siyasi ve toplumsal yapıya ilişkin literatüre önemli bir katkıdır. Elbette metaforun önemi, bu metafora dayanarak yapılan tahlilin doğruluğuna kanıt olamaz.

Doğu Perinçek, AKP iktidarıyla yaptığı zımni anlaşmanın sonunda, bin dereden su getirerek, artık diktatörlüğü ayan beyan ortaya çıkan AKP rejiminin ve onun başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın diktatörlük olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Ne var ki, bir rejimin diktatoryal özelliklerinin, onun başındaki kişinin diktatör olup olmadığının bu kadar yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanması bile başlı başına diktatörlüğün kanıtlarından biri olarak görülebilir. Neden bu tartışma on yıl önce değil de bugün açılmıştır. Eğer AKP medyasının “uluslararası komplo” türü paranoyik iddialarını ciddiye almayacaksak ya da insanların topluca çıldırıp bir zulüm fobisine kapıldığına inanmayacaksak diktatörlük saptamasını ciddiye almamız gerektiği açıktır.

Doğu Perinçek iki sopadan söz etmiş: Ordu ve polis. Bu iki sopa da Tayyip Erdoğan’ın elinde değilmiş ona göre. Bana göre sopa sayımında tutumlu davranmış. Aslında diktatörlüğün iki değil, yedi sopası vardır: 1. Ekonomi (sopa metaforuyla tam örtüşür mü bilmiyorum ama sopayı zor aygıtı olarak anlıyorsak, ekonomi, sopaların en büyüğüdür, hatta diğer sopaların başında gelir ve onların yontulduğu kerestenin ta kendisidir); 2. Meclis (bu sopa da, falaka yiyenler bilir, falakanın şişlerini indirmek için ayaklarda yuvarlanan sopalara benzetilebilir); 3. Yargı (kaç sopa vurulacağına karar veren bir organdır); 4. MİT (sopa vurulacakları izler ve saptar); 5. Ordu (en büyük sopalardan biridir ve diktatörlüğün temel dayanağıdır); 6. Polis (diktatörlüğün her gün kullandığı sopa budur); 7. Medya (sopanın acısını unutturmak amacıyla güzel masallar anlatmaya yarar ve sopa yiyeni, aslında o anda sopa değil, yemek yediğine ikna etmekte çok işlevseldir).

Bu saydıklarımız genel devlet diktatörlüğünün her zamanki sopaları olmakla birlikte, bunları fiilen ele geçirip tekeline alan, halkı sopalamakta etkili ve olabildiğince sınırsız bir şekilde kullanan güç, devletin gerçek sahibidir, dolayısıyla o anın gerçek diktatörüdür. Şimdi AKP rejiminin ve Tayyip Erdoğan’ın bu sopaları nasıl ele geçirdiğini, şu anda bunlara ne kadar sahip olduğunu ve ne ölçüde kullanabildiğini, tarihsel sürece göre bir sıralama izleyerek görelim.

Ekonomi:Mali kaynaklar büyük ölçüde elindedir. Ekonomiyi etkili bir şekilde kullanmaktadır. Hem legal hem de illegal yollardan ele geçirdiği kaynakları kendi iktidarını temerküz ettirmek için ustaca devreye sokmaktadır. Kredi sistemlerini istediği alanlara akıtmakta, burjuvazinin çeşitli kesimlerini vergi denetimleri, ihale kayırmaları ya da mahrumiyetleri ve diğer ekonomik tehditler yoluyla kendine tabi hale getirmekte ya da getirmeye çalışmaktadır. Elbette, eğer Kuzey Kore gibi mutlak bir otarşik-totaliter diktatörlük söz konusu değilse (ki, dünyada bunlardan çok az kalmıştır), global kapitalizm koşullarında diktatörlüğün ekonomik kaynaklara bütünüyle sahip olduğunu ve bütünüyle ve istediği gibi yönlendirebildiğini düşünmek saçma olur. Fakat AKP rejiminin bugün ekonomik kaynaklara esasen hâkim ve iktidarını ayakta tutacak korkunç ölçüde geniş finans kaynaklarına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Meclis: Günümüzün otoriter rejimlerinin aşağı yukarı hepsi meşruiyetlerini ve “halk onayı”nı seçimlerden, sandıktan ve “milli irade” yalanından alırlar. Mecliste mutlak çoğunluğu ele geçiren bir siyasi partinin elinden bu iktidarı yine seçim yoluyla geri almak aşağı yukarı imkânsız gibi bir şeydir. Çünkü, AKP örneğinde görüldüğü gibi, Meclis çoğunluğuna dayanarak devlet mekanizmasının aygıtlarını ve ekonomik kaynakları ele geçiren bir güç, bunları kullanarak yeniden ve yeniden “milli irade”nin temsilcisi olacaktır. Bu, Batı’daki “burjuva demokrasi”leriyle farklı bir durumdur. Bu ülkelerde burjuva partileri, iktidara, hükümeti ve muhalefetiyle birlikte sahiptir, yani aslında birlikte yönetirler. Sistem bunu öyle ayarlamıştır ki, ne iktidardaki parti tam iktidardır ne de muhalefetteki parti ya da partiler tam muhalefettir. Kısacası, iktidar burjuva partilerinin ortak yönetimindedir ve bu yüzden iktidar-muhalefet görev değişimi, tamamen sistemin ihtiyaçlarına göre yürür. İktidardaki parti biraz fazla yıpranınca seçim yoluyla görevi muhalefete devreder ama kendisi muhalefete geçerken iktidarın bütün olanaklarından yoksun kalmayacağını da bilir. Bu yüzden görev değişimleri patırtısız gürültüsüz gerçekleşir. Çünkü hepsi zaten burjuva sınıfsal iktidarının hizmetindedir. Türkiye gibi otoriter rejimlerde ise bu tür görev değişimleri pek olmaz. Ya da AKP iktidarı öncesinde olduğu gibi iktidar-muhalefet görev değişiminin yerini, sivil iktidar-askeri iktidar görev değişimleri alır. Veya düzen partilerinin iktidar paylaşımı kavgası öyle bir dalaşmaya dönüşür ki, oluşan istikrarsız ortamda hiç kimse ne tam iktidar olabilir ne de tam muhalefet (AKP öncesi koalisyon hükümetleri dönemini hatırlayalım).

AKP rejimi, istikrarsızlık dönemine son vermiş ve günümüz otoriter rejimlerinin olmazsa olmazı mutlak meclis çoğunluğunu ele geçirmiş, bu meclis çoğunluğuna dayanarak yürütme aygıtına egemen olmuş ve otoriter rejimin hâkim (diktatör) partisi haline gelmiştir.

MİT: Devletin gizli istihbarat gücü olan MİT, genellikle halihazır iktidarların uysal sopası rolünü oynar. Tamamen yürütmeye bağlı bir aygıt olduğundan kim yürütmenin başındaysa onun hizmetine girer. AKP iktidarı altında da öyle oldu ve AKP rejimi, bu sopayı diğer iktidarlardan da daha etkili bir şekilde kullanarak kendi rejiminin çok önemli bir dayanağı haline getirdi.

Ordu:Bundan sonra sıra orduya geldi. Eğer gerçek bir otoriter rejim kurulmak isteniyorsa askeri müdahale-sivil iktidar tahterevallisine son verilmesi ve ordunun, otoriter rejimin sıkı denetimine alınması gerekiyordu. İşte 2007 yılında başlatılan Ergenekon ve Balyoz davalarının ve “askeri vesayetle mücadele” laflarının anlamı budur. Bu yolla ordu, AKP rejiminin vesayeti altına alındı ve rejimin belirleyici sopası olarak hizmete koşuldu. Elbette her operasyon, vücutta bazı tahribatlara yol açar. Ordu vesayet altına alınırken ordu mensuplarının bir kısmının tahrip edilmesi (hapse atılması vb.)  kaçınılmazdı. Hatta o güne kadar rejimin egemen unsuru olmanın ayrıcalıklarından yararlanan ordunun iç ruhsal dünyasında bir kırgınlığın doğması da normaldi. Bu durum, ordu ile AKP otoriter rejimi arasında halen bir gerilim unsuru olsa da, bu, ordu sopasının, sonuç olarak AKP rejiminin elinde olmadığını göstermez.

Polis: Polis, aynı MİT gibi, yürütme gücünün çok önemli bir sopasıdır. Yapısı ve karakteri gereği, dünyanın her tarafında iktidarın uysal aleti, yönetilenleri yola getirmenin ve boyun eğdirmenin beyinden ve ruhtan yoksun makinesidir. Öyle ki, Naziler, Fransa’yı ve başka Avrupa ülkelerini işgal ettiklerinde işgalcilerin denetimini ilk günden kabul eden ve onlar adına “nizamı” sağlama görevini yerine getiren aygıt polis teşkilatı olmuştur. 12 Mart döneminde bizlere işkence eden polisler, “siz iktidara gelin, aynı işleri sizin için yapalım” derlerdi. “Emir kulu” aşağılık deyimi en çok bunlara uyar, gerçi bu deyim, polisleri şahsi sorumluluktan da kurtarmaya hizmet eder bir yönüyle ama aslında buradaki “emir” iktidar demektir. Yani aslında polis sadece ve sadece iktidarın kuludur. Tabii ki iktidarın ezdiği halkın da en acımasız celladı. Bu yüzdendir ki, “emir kulu” olmak aslında kimseyi bireysel sorumluluktan kurtarmaz.

AKP rejimi, başlangıçta polis teşkilatını kendine kul etmek için hiçbir zorluk yaşamadı. Çünkü zaten bu teşkilat her iktidarın iradeden yoksun kölesiydi. Ancak, AKP iktidarı da bileşenlerden oluşuyordu ve en önemli bileşeni Fetullah Gülen Cemaatiydi. Fetullah Gülen Cemaati, iktidar aygıtları konusunda uzmanlaşmış bir kadro hareketiydi ve kadrolarını uzun yıllar içinde buna göre yetiştirip iktidar aygıtlarının içine yerleştirmekteydi. Cemaatin hedefinde, önem sırasına göre şu aygıtlar vardı: 1. Polis; 2. Yargı; 3. Medya; 4. Ordu (Ordu’nun 4. Sırada yer almasının nedeni, Cemaatin ona daha az önem vermesinden değil, Ordu’nun Kemalist geleneği nedeniyle dinciliğe görece daha kapalı olmasından kaynaklanıyordu). Cemaat, AKP rejimi döneminde bu aygıtlara sızmakta ve hatta kısmen ele geçirmekte büyük bir fırsat yakalamış oldu. Hele polis aracılığıyla ordu içinde girişilen operasyonlarda ve davalarda sahte delil üretmekteki becerisi AKP rejimi nezdinde büyük takdir topladı.

Ancak sonuç olarak Cemaat, AKP rejiminin kendisi değil, ona eklemlenmiş bir bileşeniydi. Nitekim bileşenler arasındaki kavganın patlak vermesi gecikmedi. Bunun üzerine AKP rejiminin, en büyük dayanağı polis teşkilatını Cemaat elemanlarından arındırmak ya da bunları geriletmek için bir takım operasyonlara girişmesi zorunlu hale geldi. Doğu Perinçek’in ağzını sulandıran “inlerine gireceğiz” söyleminin anlamı esasen budur. Aslında Tayyip Erdoğan “inlerine gireceğiz” derken, halka karşı ne zamandır inlerinde beslemekte olduğu (George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği romanında, Napolyon’un, ilerde muhaliflerin üzerine salacağı köpek yavrularını gizli bir yerde beslemesi sahnesini hatırlamamak mümkün değil) Cemaatçi polisleri o “inlerden” atıp yerine kendi kullarını yerleştireceğini söylemek istemektedir. Bu operasyon bugün de devam ediyor ve sanırım bir süre daha devam edecek. Şunu görmemiz gerekir ki, AKP rejimi bu operasyondan başarıyla çıkacaktır. Çünkü polis, doğası gereği iktidar uşağıdır. Kim iktidarsa ona hizmet eder. Cemaatçi diye bilinen ve sürgün edilenlerin büyük çoğunluğunun da rejime biat edeceğinden hiç kuşkumuz olmasın.

Medya: Üç dört yıldır süren medya operasyonlarını izliyoruz. Bu, AKP rejimine direnen yazarları ya doğrudan, barındıkları medya organlarından attırmak ve muhalif basın organlarına doğru sürmek ya da daha dolaylı bir yoldan, medya patronlarını ekonomik araçlarla tehdit edip basın organlarını ve tv kanallarını yola getirmek, en azından sahte muhalif bir görüntüye sürüklemek şeklinde yürütülen bir medya operasyonudur. Elbette bu kadarıyla yetinemezler. Oluşturdukları mali havuzlarla medya organlarını doğrudan satın almak ve yandaş bir medya yaratmak da bu operasyonun önemli bir parçasıdır. Çeşitli iktidar makamlarıyla ve mali olanaklar sağlayarak eski solcu yazarları satın almakta ve onları değerlendirmekte de AKP rejiminin oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Yargı: Geriye kalıyor yargı. AKP rejiminin bu konuda güçlükler içinde bulunduğunu saptamak gerekir. Çünkü halen eski Anayasa ile bağlıdır ve Anayasa’yı bütünüyle kendi rejimine bağlayacak bir Meclis çoğunluğuna en azından bugün sahip değildir. Eski Anayasa pek matah bir şey olmasa da, 27 Mayıs’la getirilen, iktidar gücünün sınırsızca egemen olmasını önleyen Anayasa Mahkemesi gibi görece bağımsız kurumları halen barındırmaktadır. AKP açısından, şu talihsizliğe bakın ki, bu görece bağımsız kurum şu anda, eski iktidar bileşeni Cemaat tarafından, üstelik kendi rejiminin olanaklarıyla ele geçirilmiş bulunmaktadır ve bu kurum AKP rejiminin çıkarttığı ve çıkaracağı diktatörlük yasalarının önüne en büyük engel olarak çıkmaktadır. AKP diktatörlük rejimi, 2015 seçimlerinde Meclis’te, Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu ele geçirerek bu sorunun da üstesinden gelmeyi planlamaktadır, ancak böyle bir çoğunluğu sağlayabilmesi için 31 Mart seçimlerinden de fazla hile yapması zorunlu gibi görünmektedir. Bütün mali olanaklarını elbette bu işe seferber edecektir. Başarıp başaramayacağını hep birlikte göreceğiz.

 

Böylece, AKP diktatörlük rejiminin yedi sopanın altısına esasen, birine de (yargı) kısmen sahip olduğunu söyleyebiliriz.

 

Bitirirken, günümüz otoriter diktatörlüklerinin geçmişin totaliter diktatörlüklerinden farklı olduğunu belirtelim. Bugünkü global kapitalizm çağında, bugünkü teknoloji ve iletişim koşullarında, bugünkü insan hakları örgütlerinin Çin gibi yarı-totaliter rejimleri bile hesap vermek zorunda bıraktığı ortamda uygulanabilecek tek diktatörlük tarzı, Türkiye’de de gördüğümüz gibi, otoriter diktatörlüktür. Bu diktatörlükler, geçmişteki totaliter diktatörlüklerden farklı olarak, halkı tamamen susturacak ve bastıracak totaliter bir yapı kurma şansından yoksun olduklarından (her ne kadar bunu özleseler de), adeta kendilerini kalın surların arkasında saklamakta ve ortaçağ şövalyelerinin kalkanlarını bir araya getirip (bazı polis barikatları bunu ne kadar andırmaktadır) mızraklarını kalkanlarının arasından uzatarak kendilerini savunmasına benzer bir şekilde özgürlük isteyen halkı püskürtmeye yönelik bir tarzı yürürlükte tutmaktadırlar. Bastıramıyorsan püskürt diye ifade edilebilir bugünkü otoriter rejimlerin yönelimi. Dünyanın her yerinde halkla polis arasında bu kadar yoğun çatışmaların cereyan etmesinin anlamı da budur. Gezi’nin yıldönümünde bastıramadığı halkı püskürtmek için yürürlüğe konan gaddarca polis ve sivil polis saldırısının ve tutuklamalarının anlamı da.

 

Gün Zileli

1 Haziran 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI