Diktatörlükler ve Diktatörler…

 

 

Son zamanlarda RTE’nin muhterem katkılarıyla yükselen diktatörlük tartışması iyice sarpa sarmış görünüyor.

Tartışılan konunun ne olduğu iyi anlaşılmazsa o konuda bir netleşme de beklememek gerekir.

Tartıştığımız konu, rejimin niteliği değil, RTE’nin ya da kişiselleştirmeden ifade edecek olursak AKP’nin bugünkü yöneliminin niteliğidir.

Bu, fezadan dünyanın fotoğraflarını çekmeye benzer. En uzaktan çekilen fotoğrafta, dünya evrendeki milyarlarca küçük noktadan biridir. Biraz daha yaklaşırsanız, onun küçük bir uydu, daha da yaklaştığınızda üzerinde farklı renkler olan bir küre olduğunu görürsünüz. Yakınlaşma sürekli bir hal aldığında, denizler ve karalar belirir ve bu yakınlaşma bir canlının tek bir hücresinin iç yapısına veya sonsuza kadar uzanabilir. Mesele, dünyanın fiziksel özelliğini hangi yakınlıktan tahlil edeceğinize bağlıdır.

Belli bir uzaklıktan bugünkü dünya düzeni içinde yer alan rejimlerin fotoğrafını çekelim. Sonuç: Dünya kapitalist sistemine bağlı diktatörlükler bütünü. Elbette bu diktatörlükler, dünya kapitalizm çarkının dişlisi olan sınıfsal diktatörlüklerdir. Biraz daha yaklaşıp Ortadoğu bölgesinin fotoğrafını çekelim. Türkiye de dâhil, bir kısmı parlamenter seçimli otoriter diktatörlüklerdir. Bir kısmı, petrol zengini şeyhlerin diktatörlüğü, çok azı da, eskinin kalıntısı totaliter diktatörlükler.

Kameramızı yeniden yukarı çekip global olarak bakacak olursak, ABD, Avrupa ve Avusturalya’da çoğulcu parlamenter sınıf diktatörlüğünün egemen olduğunu görürüz ki, buna burjuva demokrasisi de denmektedir. Türkiye, Rusya, Brezilya vb. ülkeler burjuva demokrasisine dayanan burjuva diktatörlüğünden çok, oligarkların otoriter rejimleri ya da diktatörlükleri olarak ele alınabilir.

Yine de bizim RTE ile ilgili olarak tartıştığımız, Türkiye’deki rejimin niteliği değildir. Bu otoriter rejim, aşağı yukarı 12 Eylül’le kurulmuş ve neo-liberalizm döneminde 30 yıldır Türkiye’nin egemen rejimi olmuştur. AKP’nin bu rejime katkısı, onu istikrarsızlıktan kurtarıp tek parti yönetimi altında ve İslami-otoriter bir diktatörlük şeklinde yürütmesidir ki, burada tartıştığımız bu bile değildir. Çünkü AKP 12 yıldır iktidardadır ve iktidarı 7 yıldır tekeline almıştır. Dolayısıyla AKP, bugün otoriter İslami-oligarşik diktatörlüğün yürütücüsü durumundadır. Ama yarın şu ya da bu şekilde iktidardan gidecek olsa, yerine gelecek olanlar bu oligarşik otoriter diktatörlükten tek bir taş dahi oynatmadan üstüne tüneyeceklerdir. Dolayısıyla tartıştığımız bu da değildir.

Nedir o halde?

Tartışmanın bu şahsın üzerinde yoğunlaşması tartışmanın ne olduğunu ortaya koymaktadır aslında. Kimse Osmanlı tarihindeki Yavuz Sultan Selim’in diktatör olup olmadığını tartışmaz. Bu, taşın taş olup olmadığını tartışmak kadar saçmadır. Ya da kimse yakın tarihte, bir sınıf diktatörlüğünün başında olduğu halde, İsveç başbakanı Olof Palme’nin diktatör olup olmadığını tartışmaz. Bu da kuşun taş olup olmadığını tartışmak kadar saçmadır.

Kimin diktatörlüğü tartışılır? Seçimle geldiği, “sandıktan çıktığı” halde diktatörce eğilimler gösteren liderlerin diktatörlüğü tartışılır. Örneğin, Putin’in, yakın zamanda Ukrayna’da bir halk isyanıyla devrilen Yanukoviç’in, geçmişte, diktatörlüğünü seçimle sürdüren Batista’nın ve bugün gördüğümüz gibi RTN’nin diktatör olup olmadığı tartışma konusu olur. Çünkü, “demokratik” olduğu iddia edilen, aslında otoriter olan rejimlerin başında bulunan bu kişiler, bu otoriter rejimin bile kurallarını zorlamakta ve iktidarı zorbalık yoluyla tekellerinde toplamakta ya da toplamaya çalışmaktadırlar.

 

Diktatörlük tartışmasının yanıltıcı bir yanı da, kişisel diktatörün her şeye muktedir olduğudur. Oysa bilindiği gibi, “Tanrı” bile her şeye muktedir değildir. O bile, “kullarına” otoritesini kabul ettirmek için dünyaya peygamber adlı “elçi”ler yollamak zorunda kalmıştı! Totaliter diktatörlüklerin zirvesinde mutlak kişisel diktatörlüklerini kurmuş Hitler ve Stalin de buna dâhildir. Onlar bile, kişisel diktatörlüklerini, diktatörlüğün çeşitli unsur ve kurumlarıyla belli uzlaşmalar yaparak yürütmek zorunda kalmışlardı.

Alalım Robespierre’i. Birkaç yıl Milli Selamet Komitesi diktatörlüğünün en tepesinde bulunmuş ve çok sayıda insanı, hatta Danton’u bile giyotine yollamıştı. Ne var ki, yarattığı korkunun kurbanı olmaktan kurtulamadı ve iktidarının zirvesindeyken Ulusal Kongre tarafından bir gün içinde devrilip giyotine gönderildi. Demek ki, bir mutlak diktatör bile, özel bir durumda genel bir meclisin kararıyla devrilip giyotine gönderilebilmektedir. Robespierre, boynunu giyotine uzatmadan önce, “ben diktatör olsaydım siz bunu yapabilir miydiniz” dese inandırıcı olur muydu acaba?

Abdülhamit’i alalım. Hepimiz Abdülhamit’i, “burun” ve “Yıldız” sözcüklerini yasaklayan, tüm toplumu hafiyeleriyle izleyen korkunç bir diktatör olarak öğrenmişizdir. Doğrudur da. Ama bunun doğru olması, onun Yıldız’daki sarayında “komplocu subaylar” tarafından her an devrileceği korkusuyla titremesine engel değildi. Ya da sürgüne gönderdiği muhaliflerine, çıkaracakları muhalif dergileri için el altından mali kaynak sağlayacak kadar zavallıca önlemler peşinde koşmasına da. Ya da orduyu ve toplumu pıtırak gibi saran “gizli” (lafta gizlidir bunlar aslında) örgütlerin karşısında çaresiz kalmasına da.

Bu örnekleri sayısız ölçüde çoğaltabiliriz. Bir kişi ne kadar kişisel diktatörlüğe yönelirse karşısındaki muhalefetin gittikçe fütursuz bir hal almasını ve kendini neredeyse açıktan ifade etmesini göze almak zorundadır. Rus çarları da böyle bir konumdaydılar ve zaten Çar, 1917 Şubat’ında küçük bir ayaklanmayla devrilip gitmiştir. Alman İmparatoru Kayzer de öyle.

Dolayısıyla, diktatörlerin, kendilerine karşı sesini gittikçe yükselten muhaliflerini işaret ederek “ben diktatör olsaydım siz böyle rahatça konuşabilir miydiniz…” türü nutuklar atmaları sadece ve sadece diktatörce tutumlarının daha büyük bir direniş doğurduğunun ve kendilerine karşı toplumun her yanından itirazlar yükseldiğinin itirafından başka bir şey değildir.

 

Gün Zileli

29 Mayıs 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI