Diktatör!

Recep-Tayyip-Erdogan-005_tepe

 

 

Adorno’nun ünlü, “toplumsal yazgı ile bireysel yazgı iç içe geçer” sözünün geçerliliğini en derinden hissettiğimiz günlerde yaşıyoruz. Acının düğümünü her an gırtlağımızda hissediyoruz. Toplumsal olaylar küçük bireysel mutluluklar yaşamamıza bile izin vermiyor. Biraz neşelenelim, gülelim desek toplumun ufuklarında beliren kara bulutlar anında üstümüze çullanıyor. Doğrudan bireysel dertlerimizden bağımsız bir toplumsal sıkıntıyı ve yürek burkulmasını yaşamımızın her anında hissediyoruz artık. Bazen, “içim neden sıkılıyor” diye düşünüyoruz, sonra, “öyle ya Soma” diyoruz, “Tabii ki, Mehmet İstif, ağzına sıkılan biber gazından dil kökü kanseri olup ölmedi mi”, “ha tabii, Okmeydanı”, “evet evet, cemevinde taziyeye geldiğinde polislerin açtığı ateşle vurulan Uğur Kurt, “Rojava’dan dönerken askerlerin açtığı ateşle iki gözünü birden kaybeden on üç yaşındaki Ali Özdemir”, “şu polislerin arkasında, yerlerde kanlar içinde yatan Ayhan Yılmaz. Sessiz sedasız nasıl da gitti garibim”, “kocasının gadrine uğrayan bir kadın cinayeti daha mı…” diye iç çekiyoruz. TV kanallarından kaçıyoruz, sosyal medyada fazla kalmak başımızı ağrıtıyor. Artık kaçıp gizleneceğimiz küçük bireysel yaşam limanlarının da kalmadığını hissediyoruz. Ve birinin televizyondan şöyle seslendiğini duyuyoruz: “Eğer ben diktatör olsaydım…”

Böyle bir savunmaya kim kalkışır? Elbette gerçekte diktatör ya da üzerinde diktatörlük şaibesi olanlar. Örneğin geçmişte Kenan Evren…

Bu diktatörlük meselesini netleştirmek gerekiyor. Öncelikle şunu kaydetmekte fayda var: Sınıfsal anlamda bütün kapitalist düzenler bir diktatörlüktür. Yani burjuva demokrasisiyle yönetilen, diyelim ki, Fransa, yönetim tarzı burjuva demokrasisi olan bir burjuva diktatörlüğü düzenidir. Çünkü bu düzen burjuva sınıfının çıkarlarına göre düzenlenmiştir, hatta burjuva demokrasisi de bu burjuva diktatörlüğünün yürütülmesinin aracıdır. Burjuva demokrasisi, temeldeki burjuva diktatörlüğünü yönetecek burjuva partilerinin arasındaki yarışmayı düzenler. Elbette bu düzen, objektif yasalarıyla, bu yarışa her türlü partinin katılmasına el verir ama temeldeki burjuvazi egemenliği, diyelim ki, burjuvazinin olmayan bir parti bile seçimle iktidara gelecek olsa, ona bu düzeni değiştirme şansı tanımaz. Bu parti, ya bu deveyi güdecektir (yani kapitalizmin çarklarını çevirecektir) ya da bu diyardan gidecektir.

Burada tartışılan, temeldeki sınıfsal diktatörlük değil, siyasi ve toplumsal alanda tek kişiye ya da tek partiye sınırsız ölçüde hâkimiyet tanıyan siyasal diktatörlüktür.

Bu tür diktatörlükler de aslında tek bir kategoride kolay kolay toplanamazlar. Bunların da çeşitleri vardır: Totaliter tek kişi diktatörlükleri, totaliter tek parti diktatörlükleri ya da askeri diktatörlükler; otoriter, parlamentolu ya da plebisiter diktatörlükler gibi.

1930’lu yıllar tek partili ideolojik-totaliter diktatörlükler devri olarak görülebilir. İtalya’da faşizm, Almanya’da Nazizm, İspanya’da Franko rejimi, Sovyetler Birliği’nde Stalinist diktatörlük, Türkiye’de ulus-devletçi, modernist tek parti diktatörlüğü bu döneme damgasını vurmuştur. Bu rejimlerin aşağı yukarı hepsinde katı bir ideolojik yönelime bağlanmış tek partinin diktatörlüğü söz konusudur.

1950’lerde, Nazi ve faşist rejimlerin yıkılmasından sonra, ABD’nin güdümündeki parlamentolu oligarşik diktatörlükler ve Sovyetler Birliği’nin güdümündeki kurucu tek parti rejimleri döneme damgasını vurdu. ABD’nin güdümündeki oligarşik diktatörlükler, her ne kadar seçimle iktidara gelmiş gibi gözüküyorlarsa da aslında halkı ordu ve polis gücüyle sindirmiş otoriter diktatörlüklerdi. Örneğin o dönemde, Küba’daki Batista diktatörlüğü ve Dominik Cumhuriyetini uzun yıllar yöneten Trujillo diktatörlüğü, bu tür otoriter diktatörlüklerdi. Aynı soğuk savaş döneminde ABD ile SSCB bloklarının dışında kalan ve “Bloksuz ülkeler” adı verilen ülkelerde de, Türkiye’nin tek parti rejimine benzer tek parti diktatörlükleri kurulmuştu. Bunlar da, Türkiye’deki Kemalist diktatörlük gibi kurucu diktatörlüklerdi ve bir ulus-devlet inşasını önlerine görev olarak koymuşlardı. ABD’den çok SSCB’ye yakın bir konumda bulunuyorlardı. Bu ülkelerde, Latin Amerika’daki oligarşik diktatörlüklerden farklı olarak, bir seçim oyunu bile oynanmıyordu, daha doğrusu, yapılan göstermelik bazı seçimlerde ikinci bir partinin yarışmasına ya da göstermelik bir basın özgürlüğüne bile izin verilmiyordu. Oligarşik diktatörlüklerdeki paranın gücünün yerini, bu tür tek parti diktatörlüklerinde doğrudan ordu gücü almıştı.

1970’li yıllarda, özellikle Latin Amerika’da oligarşik diktatörlüklerin halkın özgürlük mücadelesine karşı yeterince dayanıklı olmadığı anlaşılınca, bu sefer yine ABD’nin desteğindeki askeri darbe rejimleri (Arjantin, Şili) ön plana çıktı. Bu tür ABD destekli askeri darbe rejimlerinin ilk belirgin örneği, 1967 yılında Yunanistan’da kurulan albaylar cuntası rejimi, son örneği de Türkiye’deki 12 Eylül askeri rejimiydi. ABD ve bu ülkelerdeki oligarşiler, halkların özgürlük mücadelesiyle baş edemedikleri noktada, oligarşik diktatörlüğün görüntüsel parlamentosunu da ortadan kaldırıp ya da askıya alıp yerine doğrudan askeri dikta rejimleri getiriyorlardı. Bu askeri rejimler bir süre “ortalığı temizledikten” sonra, genelde iktidarı yeniden oligarşinin göstermelik parlamenter diktatörlüğüne devrediyorlardı.

Bu arada, SSCB’nin desteğiyle bir süre için dinamik ve “ilerlemeci” bir görüntü veren ulus-devletçi ve kurucu tek parti diktatörlükleri, SSCB’nin dünya hegemonyası mücadelesinde gerilemesi ve içine kapanmasıyla uluslararası desteklerinden yoksun kalınca iyice çürüme yoluna gittiler ve halk üzerindeki baskılarını daha da arttırdılar. 1990’lı yıllarda SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte hiçbir tutamakları kalmadı ve bunlar, çoğunlukla ABD ve batının desteğiyle ya da doğrudan işgaliyle veya müdahalesiyle (Irak, Libya) ortadan kaldırıldılar.

Bir yandan askeri diktatörlüklerin sona ermesi, bir yandan da eski tek parti rejimlerinin teker teker yıkılmasıyla ve kapitalizmin neoliberalizm çağının egemen olmasıyla birlikte, batılı burjuva diktatörlüklerinin ya da burjuva demokrasilerinin (ikisi de aynı anlama gelir) dışında dünya çapında hâkim rejim türü, parlamentolu ya da parlamentosuz (Çin) mafyatik-oligarşik-otoriter diktatörlükler oldu. Bu diktatörlüklerin özellikleri şunlardır:

* Parlamentolu-otoriter diktatörlük rejimlerinde görünürde partiler ve “serbest” seçimler vardır.        Ancak bu düzenlerde her şey paranın hâkimiyetine ve dolayısıyla baştaki sömürücü mafyatik              oligarşinin hâkimiyetine dayandığından egemen oligarşik partinin diktatörlüğünü seçim yoluyla          değiştirmek aşağı yukarı imkânsızdır.

* Bu mafyatik-oligarşik rejimlerde görünüşte, burjuva demokrasilerinde olduğu gibi bir “basın               ve söz özgürlüğü” vardır. Ancak gerçekte her şey baştaki oligarşik azınlığın parasal gücüne                   bağlıdır. Dolayısıyla basındaki aykırı sesler titizlikle ayıklanır ya da susturulur. Olmadı,                         Rusya’da olduğu gibi, susturulamayan gazeteciler mafyatik oligarşinin gizli ya da açık infazları             yoluyla saf dışı bırakılır.

* Bu rejimlerde görünüşte batılı burjuva rejimlerindekine benzer bir hukuk  sistemi varmış gibi            görünür, fakat esasında burjuva demokrasilerindeki “kuvvetler ayrılığı” bile fiilen yürümez                  hale getirilmiş ve hukuk, oligarşik diktatörlüğün otoriter çıkarlarına sıkıca bağımlı hale                          getirilmiştir.

 

Bütün bunlara rağmen, oligarşik diktatörlüklerin, Mısır’da ya da son günlerde Tayland’da örneği görüldüğü gibi, halkın mücadelesiyle işlemez hale geldiği ve derin bir krize düştüğü durumlar olabilir. Böyle durumlarda emperyalist-kapitalist sistemin global “çare” ya da “çözümleri” gündeme gelir ve geri planda bekleyen ordu uzun ya da kısa vadeli olarak iktidara el koyar, düzenlemeler yapar, ABD’nin ve batılı ülkelerin desteğiyle iktidarı yeniden oligarkların otoriter rejimlerine devreder.

Kavranması gereken en önemli nokta şudur: Artık günümüzdeki global kapitalizm koşullarında, Kuzey Kore gibi birkaç ülkenin dışında, su sızmayan, otarşik totaliter rejimler kalmamıştır. Çin’i bile, tek parti rejimine rağmen, dünya global kapitalist ekonomisiyle karmaşık ilişkilerinden dolayı Kuzey Kore gibi otarşik bir totaliter diktatörlük olarak değil, geneldeki oligarşik-otoriter diktatörlükler kategorisinde ele almak daha doğru olur gibi geliyor bana. Günümüzde, batının dışındaki genel trend, seçimli ve parlamentolu, hatta “serbest medyalı” otoriter-mafyatik-oligarşik diktatörlük rejimleridir. Esas olan budur.

Dolayısıyla, Türkiye’deki AKP diktatörlüğü de bu tür rejimler kategorisinde yer alır. Buradaki oligarklar, parasal güçlerine dayanarak halk üzerindeki diktatörlüklerini halkın “onayı”yla sürdürürler. Diktatörlüklerini ayakta tutan aşırı kârlarını büyütmek için maden işçilerini ölüm kuyularına maden işçilerinin “onayı”yla, hatta ısrarıyla sürerler. Kendi oligarşik diktatörlüklerini, parasal güçleriyle yarattıkları karton bir medyanın borazanlığı ile sürdürürler. Buna ayak uydurmayan medya patronlarını tehdit ederler, daha olmadı vergi denetimleriyle yıldırma yoluna giderler. Burjuvazinin kendilerine direnen kesimlerine kredi sistemleriyle, vergi denetimleriyle ve ihale ayarlamaları yoluyla diz çöktürürler. Hukuksal alanda yeniden ve yeniden düzenlemeler yaparak hukuku kendi diktatörlükleri için dikensiz gül bahçesi haline getirirler.

Bu sistem onlar için çok elverişlidir. Çünkü onlara, “ben diktatör olsaydım… ortalıkta dolaşabilir miydin, bana diktatör dediğin halde hâlâ dışarıda olabilir miydin ya da yaşıyor olur muydun” deme olanağını sağlar.

Bunu kim söylüyorsa, hiç tereddüt etmeden, onun günümüzün diktatörü olduğuna karar verebiliriz.

 

Gün Zileli

26 Mayıs 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI