Haydar Karataş/Sovyetler Birliği’nde bir kömür madeni! (Stakhanovizm üzerine)

Başbakan boş yere 19. Yüzyılın kömür ocaklarından örnekler vermedi. Türkiye’nin çalışma şartları 19. Yüzyılın vahşi kapitalizminin çalışma şartlarıdır. (Birgün gazetesi, 19 Mayıs 2014)

Sovyetler Birliği’nde bir kömür madeni!
Bir TV kanalında gördüm onu. Gazeteci soruyordu,
“Ölümlerin nedeni ne?” diye.
O cevaplıyordu,
“Daha fazla kömür isterler, daha fazla kömür, kömür” diyordu.
Aslında bütün hikaye burada. Daha fazla kömür. Ancak onu dinlerken nedense madenci şarkılarını hatırladım. Sanırım pek çok kişi de bu ölümleri izlerken o madenci şarkılarını hatırlamıştır. Onlar güzel şarkılardır, en azından emek hareketiyle bir dönemin Türkiye solcusunun ne kadar ilgili olduğunu gösterir. Ama bu devrimci marşlar ne anlatır derseniz, mevzu epey karışıktır derim. Mesela daha fazla kömür ister miydik, ya da geçmiş tarihimizde daha fazla kömür isteyenler söz konusu olunca ne yapardık dersiniz? Bunun için sanırım Sovyetler Birliğinde ortaya çıkan, ve Türkiye sosyalistlerini derinden etkileyen sosyalist gerçekçi edebiyata bakmak lazım. Haftaya işçi sınıfı edebiyatının neden ilgi odağı olmaktan çıktığına değineceğim ve tabii dünyada 52 milyon küsur satmış “ANA” romanına da. Niyetim zülfü yâre dokunmak değil, tarihi hatırlatmaktır. Ancak Türkiye’de işçi sınıfı edebiyatı toplumsal hafızamızda olduğu gibi daha çok sözseldir. Benim ilk gençlik yıllarımın en radikal devrimci grubu Grup Yorum’du. 1992 yılında Zonguldak maden göçüğüne atfen bir şarkısında şöyle diyordu:
“İndik maden ocağına
Kara elmas diyarına
Yeryüzü sıcak olsun diye dost
Yıllar boyu kazma salladım suskunca
Çocuklarım gülsün diye dost
Oysa bizim evde gülen yok,” şeklindeydi.
Ozan Ali Asker’in madenci türküsü onun sesi gibi gümbür gümbürdür,
“İndim maden ocaklarına
Baktım işçi kucaklarına
Ocak mıdır zindan mıdır
Sermayenin kanunu mudur…” der ve maden çıkarmayı hem kavgasına ve hem de Vietnam Cephesine benzetir. Ancak, “patronun pis mikrop sesi” derken şu Soma Holding tipi kapitalizmi adeta görürsünüz. O kadar içten söyler.
Madencilerle ilgili beste yapan bir başka devrimci ozan Ali Asker gibi yıllarca sürgünde yaşayan Emekçi. Emekçi Maraşlı yani Elbistan maden ocaklarının dibinde büyümüş Alevi bir aileden geliyor. Onun şarkı sözleri, Maraş’taki hayatını tarif edermiş gibi korkuyla başlar.
“yeraltında korka korka,
Geldik madem ocağına, “ der ve sanki Ozan 1980’ler öncesi korka korka Maraş çarşısına gidiyor gibidir. Sahiden de madene o ilk inme anı, 1980 öncesinin Maraş çarşısına gitmek gibi olsa gerek. Korkarsınız, etrafınıza bakarsınız, biraz ürkersiniz. Bu şarkının devamında Ozan, kazma vurur yata yata, maden tozu yutar, yuta yuta, kulaç atar yüze yüze ve sonra şöyle der:
“Birleşti kazma sesleri
Çınlattı bütün her yeri
Korku sardı şu beyleri
Kızdık madem ocağında,”
Cem Karaca’nın da madencilerle ilgili bir şarkısı var. Onu geçmek olmaz. Bugünlerde Heyko Cepkin’in seslendirdiği şarkının sözlerini de aktarayım:
“Maden ocağının dibinde
Hava yok ışık yok
Besin yok karın yok
Maden ocağının dibinde
Oğlun bile yok
Bir sen varsın, direnen…” der.
Tabii bu şarkıların marşların hepsi güzeldir ancak ruhumun sultanı Mahsuni Şerif’tir. Siyaset karışmamıştır, işçiden ne direniş bekler ve ne de devrim. Ki, bunu önemserim, neden derseniz? Büyüklük bir şey beklemeden, yani devrim talebi dahi beklemeden acıyı dile getirmektir derim. Mahsuni,
“Kara kuyular derindir,
Madencinin ücreti bir AFERİNDİR,” der. İşte burada acı söz dile gelir, tarihi hatırlatır bizlere. Soma’dan sağ çıkan o işçinin, “daha fazla kömür isterler,” cümlesinin cevabıdır bu.
İşte tarihte madencilere en büyük aferinlerden birini kendine işçi devleti diyen Sovyetler Birliği verdi.
Dönemin Stalin Rusya’sında, takvimler 31 Ağustos 1935’i gösterdiğinde gazeteler manşetlerine onun adını koydular. Büyük çok büyük bir adamdı ince uzun boyluydu, sarı tenliydi, anlının üzerinde küt kesilmiş saçları vardı, adı Aleksey Grigoryeviç’ti. Aleksey İşçi devletinin aradığı “milli” kahramandı. Aleksey, Almanların aynı dönem yaptığı kömür çıkarma makinesine meydan okumuş, o makineden daha çok iş yaptığını ortaya koymuştu. Bu ince zayıf adam, bir vardiyada tam 102 ton kömür çıkarmıştı. Bu normal bir işçinin çıkarabileceği miktarın tam 14 katıydı. Ödülü Mahsuni Şerif’in dile getirdiği aferinin çok ötesindeydi!
Ancak, Miran Djukanov adında Kırgız kökenli bir işçi daha vardı onunla aynı ocakta. Kırgızların Bozok çöllerine dayanıklı katırları kadar inatçıydı. Aleksey’den daha fazla kömür çıkarmak için yemin etti. Gazeteler Aleksey’i manşet yapmışken rekoru onun elinden aldı. Bir vardiyada 115 ton kömür çıkardı. Eh işçi devletiyiz ya, manşet üstüne manşet attı Kıvılcım gazetesi.
2 Eylül 1935’de Aleksey’in annesiyle söyleşi yaptı gazeteler, ancak bizim Kırgız Miran onun tozunu atınca gazeteciler trene binip Bozok bozkırına doğru yola çıktılar, ama Aleksey bir hafta sonra iyi bir damara denk geldi ve rekorunu 175 ton kömüre çıkardı. Gazeteciler daha Bozok’tayken Miryan pes etti, bacağı ağır bir kömür kütlesinin altında kaldı. Ömrünün geri kalanını sakat geçirdi. Gerçi ben bunu çok dramatik bulurum, birbiriyle yarışa sokulmuş bu işçilerin hayatını okurken, acaba Miryan bilerek mi kendini sakatladı dediğim çok olmuştur. Tabii Miryan sakatlanınca Aleksey’e rakip olarak Sibiryalı yoksul bir köylünün oğlu olan Konzedalov geldi. Çalışkan bir çocuktu. Yirmi bir yaşındaydı. 17 Ekim 1935’te Sovyet devriminin yıl dönümünde gazetecinin, “En başarılı ikinci işçi seçildin mutlu musun?” sorusunu, Konzedalov şöyle cevapladı,
“Bizim orası çok soğuk olur!” dedi. Sibiryalı Konzedalov 125 tom kömür çıkarmıştı bir vardiyada, haklıydı bu kadar kömür Sibirya’da yüzlerce ev ısıtırdı. Kim bilir anası evi ısıtmak için ne çok uğraşırdı…
Rekor 227 tonla Aleksey Grigoryeviç Stahanov’da kaldı ve bütün ülkede Stahanov hareketi başladı. Yani daha fazla kömür! Heykelleri dikildi. Annesiyle söyleşiler yapıldı. Türkiye’de dahi devrimci örgütler bizlere Stahanov Hareketi’ni sosyalizmin eğitim dersi olarak verdiğine göre, siz varın Sovyet Rusya’sında daha ‘fazla kömür’ çıkarmanın ne kadar gurur verici olduğunu düşünün.
Sosyalist bir gazetede yazıyorum, bu gazetenin okuru anti-kapitalist. Kapitalizm şöyle kötüdür, böyle kötüdür demek çağımızın aklına hakaret gibi gelir bana. Onun ne berbat bir şey olduğu yeterince açık. Ama mezar başında ağlayan işçilerin eşlerinin, çocuklarının bir derdi var. Günümüzde işçiler, hele maden işçileri tanrıya sığınmıştır. Kazma ve çekiç sesleri birleşir mi, birleşmez mi bilmem, devrimlerin hala motor gücü müdür işçiler inanın onu da bilmiyorum. Ama insanlığa, yerin altına inen insanlara yeni bir umut gerekli. Eskiden farklı, ücreti aferin olmayan, yeni bir yaşam.
Günümüz dünyasında kömürü artık makineler çıkarıyor. Batı ülkelerinde ağır sanayi işçisinin ücreti bir doktor maaşına denk geldi. Öyle ki 1 mayıslara dahi gelmezler! Ama gelişmekte olan ülkelerde, ağır işler hala işçinin sırtında. Yoksullar vahşi patronların pençesinde. Ve ne büyük bir acı ki, böyle bir çağda pahalı makine yerine ucuz insan gücünü tercih ediyor zalimler. Ve Bununla da övünüyorlar, kömürün tonunu 23 dolara mal ediyoruz diye.
İyisi 1960 TİP mitinglerinin vazgeçilmezi Aşık İhsani’nin sözleri,
“…İşin nasıl dedim, bir küfür bastı
Arkasından baltasını biledi, biledi
Bana bak arkadaş dedim,
Dedi, ne?
Dedim sen bir vatandaşsın
Dedi, he
Dedim kanunun var
Dedi, çekil be!
Arkasından baltasını biledi biledi
Dedim ilin nere senin?
Dedi, Van
Dedim çoluk çocuk
Dedi, sekiz can
Dedim düzelecek
Dedi, ne zaman
Arkasından baltasını biledi…”
Ben hislere inanırım, hissiyatın söylediğidir gerçek. Bir Başbakan boş yere 19. Yüzyılın kömür ocaklarından örnekler vermedi. Türkiye’nin çalışma şartları 19. Yüzyılın vahşi kapitalizminin çalışma şartlarıdır…

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI