Çember Kapanırken

images (19)

 

 

 

 

Çember başlangıçta düz bir çizgidir. Sonra bir ucu yukarı doğru kıvrılır, yarısı en tepe noktasına vardıktan sonra aşağı doğru iner ve en alttaki öbür ucuyla birleşir. Çember kapanmıştır.

 

 

Artık gündemi değiştirmeye ve “normal”leştirmeye çalışacaklardır. Tabii, maden işçilerinin ve tüm toplumun kabaran öfkesi buna izin verirse.

Sahaya yeni çıkan her takım gibi onlar da başlangıçta son derece dinamiktiler. Toplum, geçmişteki koalisyon iktidarlarından, ordunun darbe tehditlerinden, ülke çapındaki ve Kürdistan’daki faili meçhullerden, üniversitelerdeki “ikna odaları”ndan vb. gına getirmişti. Bu yüzden sahaya çıkan “yeni” takımın aslında eski takımlardan derlendiğini göremeyecek bir iyimserlik, en azından bir hayırhahlık duygusu sarmıştı toplumu. Geçmiş uygulamaların lekesini taşıyan ulusalcı kesimin muhalefeti de bu havayı dağıtmaya yeterli değildi. İlk beş yıl üç aşağı beş yukarı böyle bir havada geçti.

Her diktatörlük, kendini tahkim etmek ve güçlendirmek, var olan gücüne güç katmak için bazı tertiplere girişir. AKP diktatörlüğünün, başlangıçta onu güçlendiriyormuş izlenimi veren ama aslında düşüşünün başlangıcı olan, zirvedeyken düzenlediği en büyük tertibi, 19 Ocak 2007’deki Hrant Dink cinayetiydi. Bu cinayet, AKP diktatörlüğünün bileşenlerinden Cemaatin denetimindeki polis ile diktatörlüğün temel dayanaklarından MİT’in işbirliğiyle işlendi. Aynı Stalin’in tertiplediği Kirov cinayetine (1 Aralık 1934) benzer bir şekilde, Hrant Dink cinayeti vasıtasıyla bir taşla iki kuş vurulacaktı: Hem Ermeni sorununu gündemde tutan değerli bir aydından kurtulmuş olacaklar, hem de bu cinayeti de bahane ederek muhaliflerini sindiren baskılara girişeceklerdi. Eugenia Ginzburg’un, Anafora Doğru’nun girişinde yer alan (çev: G. Zileli, Pencere, 1996), “1937 yılı aslında 1 Aralık 1934’te başlamıştı” giriş cümlesindeki gibi, 2008 yılı ve sonrası, aslında 19 Ocak 2007’de başlamıştı.

Tam bir yıl sonra Ergenekon operasyonları başladı. Tamamen uydurma delillere dayanan bu operasyon ve davayla, aydınların, Kürtlerin ve genel olarak toplumun desteği alınmaya çalışıldı ve bir süre için bunda başarılı da oldular. Ne var ki, her kazanç bazı kayıplar pahasına sağlanır. Belki bu kadar bir kaybı da göze almışlardı. Kayıp da pek kayıp sayılmazdı aslında. Çünkü Ergenekon davasıyla karşılarına aldıkları cumhuriyetçi kesimler zaten AKP’nin muhalifiydi. Fakat ordu mensuplarına Ergenekon’la başlatılmış operasyonlar, 26 Şubat 2010 tarihinde başlayan Balyoz tutuklamalarına uzanınca, AKP’nin kazanç uğruna verdiği kayıplar kabarmaya başladı: AKP orduyu denetimi altına almış ama aynı zamanda ordu mensuplarını, yakınlarını ve taraftarlarını kapsayan bir “kamuoyu”nu mağdur duruma düşürüp tamamen karşısına almıştı.

KCK tutuklamaları, Ergenekon’dan ve Balyoz’dan daha sessiz sedasız bir biçimde, daha 14 Nisan 2009’da zaten başlamıştı. Sessiz sedasızdı, çünkü bu operasyonlar, zaten yıllardır baskı altında tutulan Kürt halkının mensuplarına karşı yapılmaktaydı ve bu ünsüz, gariban insanların tutuklanması beyaz medyada pek o kadar da yankı bulmuyordu. KCK operasyonları, esasen AKP diktatörlüğünün güçlü bileşenlerinden Cemaatin polisi ve savcısı tarafından sürdürülüyordu ve aynı iktidarın temellerinden MİT, bu tür operasyonları kendi, “içine sız ve ele geçir” uygulamalarının baltalanması olarak gördüğünden hoşnutsuzdu. Cemaatçi polis ve savcı ile MİT arasındaki bu çekişme daha sonra açık çatışmaya dönüşecekti.

Fakat bu arada olanlar olmuş, halihazır devletle zaten derin bir uyuşmazlık içinde olan Kürtlerle diktatörlüğün arası iyice gerilmişti. Gerçi Kürt siyasal hareketinin uzlaşma yoluyla barışı sağlama politikası nedeniyle bu gerilim tam bir kopuşa ve AKP diktatörlüğü açısından bir kayba henüz dönüşmüş değildi.

Suriye savaşına iyice müdahil olan ve bu yüzden batı ve ABD ile arası giderek açılmakta olan AKP diktatörlüğü bir süre sonra, tutuklama ve operasyonların önlenemez yükselişinin peşinden sürüklenmeye başladı. Her yeni operasyon bir başkasını gündeme getiriyordu. Üstelik, diktatörlüğün, söz dinlemez, başına buyruk bir bileşeni olan Cemaat, polis ve savcı gücünün tadına varmış bir şekilde yeni yeni operasyonları zorlamaktaydı (burada da  Stalin’in NKVD şefi Yezhov’u hatırlamakta fayda var. Stalin de Büyük Temizliklerde, bir süre sonra Yezhov’u ve NKVD’yi dizginleyemez hale gelmişti).

Nitekim bu dizginlenemez operasyonlar dalgası, artık diktatörlüğün hiçbir şekilde inandırıcı olamayacağı noktalara doğru uzanmaya başladı: 6 Mart 2011’de gazeteci Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması. Bu tarih aynı zamanda, diktatörlüğün operasyonlarına karşı toplumsal tepkinin iyice yükselişe geçmesinin ve toplumun entelijensiyasının diktatörlükle karşı karşıya gelişinin tarihidir. Buna, KCK davası dolayısıyla yapılan aydın tutuklamalarının yol açtığı tepkiyi de eklemek gerekir: Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu, Ayşe Berktay.

Roboski katliamı diktatörlüğü saran toplumsal çemberi iyice daraltmaya başladı. Kürt köylüleri bombardımanla öldürülmüştü ve hükümet tam bir sessizlik içindeydi. Sessizliğin sebebi elbette belliydi. Katliam, MİT, Başbakan ve Genel Kurmay’ın ortak kararıyla yürürlüğe konmuştu. Bu sefer, MİT’le çatışma halindeki Cemaat dışta kalmıştı. Bu durumda diktatörlüğün, gündemi sessizliğe sürmekten başka çaresi yoktu.

Çember, eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 2012 yılının başında tutuklanmasıyla daralmaya devam etti. Başbuğ’un tutuklanması, daha önceki komplo davalarının kendilerinin bir komplonun ürünü olduğunu net bir şekilde gösterdi. Bu olay, cumhuriyetçi kesimi daha da sertleştirirken, Ergenekon, Balyoz, KCK davalarının gerçekliği konusunda kuşkuya düşmüş toplumsal kesimleri diktatörlüğe karşı hareketlendirdi.

Diktatörlüğe başlangıçta dayanak olan kesimlerin desteklerini geri çekmesine, 2012-2013 yıllarında diktatörlüğün kendi içindeki bölünme de eklenince (RTE-Fetullah Gülen bölünmesi) diktatörlüğün tabanı oldukça daraldı. Yarı aç yarı tok yaşayan kent varoşlarındaki ve kırsal alandaki Sünni halk kesimlerinden başka pek kimse kalmamıştı artık çevrelerinde. İktidara destek veren liberal aydınlar da parça parça iktidar blokundan kopmaya başlamıştı. ABD ve batı, artık “ılımlı İslam” projesini gözden geçiriyor, Türkiye’de yeni alternatif arayışlarına girişiyordu. Diktatörlük zor durumdaydı.

İşte Mayıs-Haziran 2013’deki Gezi isyanı iktidarın böylesi bir tecrite gittiği koşullarda patladı ve diktatörlüğe karşı olan tüm kesimleri bağrında topladı ve bir toplumsal yangın halinde “tehlikeli sınıflara” doğru yayılma istidadı gösterdi. Elbette iktidarın yaptığı aptallıkların da bu yangına, öncesinde, başlangıcında ve sonrasında benzin döktüğünü unutmamak gerekir. Öncesinde dökülen benzin, 3. Köprüye, toplumun son derece kalabalık ve etkili bir kesimini oluşturan Alevi halk kitlelerini derinden yaralayan, “Yavuz Sultan Selim” adının takılacağının ilan edilmesiydi. Başlangıçta dökülen benzin, toplumun vicdanını yaralayan, Gezi’deki çadırların yakılmasıydı. Sonrasında ise, RTE, adeta bir benzin istasyonu gibi çalıştı, sağolsun!

Diktatörlük, tam Gezi isyanı şokundan kurtulmak üzereyken 19 Aralık operasyonları dalgası geldi. Diktatörün sadece gençleri ölüme gönderen bir katil değil, aynı zamanda en büyük hırsız olduğu da ayan beyan ortaya çıktığı gibi, diktatörlük önemli bir bileşeni olan Cemaatle karşı karşıya geldi ve onunla bir ölüm kalım savaşına girişmek zorunda kaldı. Diktatörün, artık Bonapartist denge oyunlarına girişerek ayakta kalmaya çalışmaktan başka çaresi yoktu. Hem nasıl olsa, artık neredeyse plebisiter bir diktatörlüğe dönüşmüş parlamenter yapının dayanağı yoksul kitleler “kuzuların sessizliği” içindeydiler. “Milli irade” adını taktığı sessiz ve bastırılmış bu insanlara dayanır, 30 Mart hileli seçimlerinin verdiği moralle durumu bir süre daha idare edebilir, bazı ulusalcı azınlıkların (Doğu Perinçek), “barış süreci”yle kafaladığını düşündüğü bazı Kürt kalem erbabının (Muhsin Kızılkaya, Orhan Miroğlu vb) ve T24’te, Radikal’de, vb. yazan aydınlar kadar yürekten yoksun olduklarını kanıtlamış Halil Berktay ve Oral Çalışlar gibi eski solcu ve yeni sağcıların da desteğiyle kendini Cumhurbaşkanlığı “sahiline” atabilirdi.

Ne var ki, hayat iyi olduğu kadar kötü sürprizlerle de doludur. Bastırdığı, ezdiği, sömürdüğü, madenlerde bile bile ölüme sürdüğü, tehdit, vaat, aldatma ve hilelerle oyunu çaldığı, sırtlarından milyonlarına milyonlar eklediği o sessiz çoğunluk tarafından Soma’da “başbakan istifa” sloganlarıyla ve “yuh” nidalarıyla karşılanacağına ya da uğurlanacağına herhalde rüyasında görse inanmazdı. Ama işte bu da oldu. Keşke olmasaydı. Yaşamaktan yoksun kılınmış yüzlerce işçinin hayatı buna değer miydi?

Tarımsal yaşama olanakları kasıtlı olarak ellerinden alınarak ölüm madenlerine her türlü yaşam güvencesinden yoksun bir şekilde sürülmüş ve bu sitede yer alan Özgün Akın Oto’nun yazısında sözü edilen 1940’ların “mükellefi” durumuna düşürülmüş Kınıklı, Savaştepeli, Somalı maden işçilerinin kabaran öfkesi aynı zamanda boyun eğdirilmiş milyonların, başka yerlerdeki maden işçilerinin, köylülerin, yoksulların, ezilmişin de ezilmişi Kürtlerin de öfkesinin kabarmakta olduğunun göstergesidir.

Böylece, son dayanakları yoksul kitlelerin önlenemez öfkesinin kabarmasıyla, Mayıs-Haziran Gezi isyanının yıl dönümüne günler kala çember kapanmaktadır. Bu çemberi yarmaya, ne protestocuya atılan yumruklar ve tekmeler ne suçu örtbas etmek için sahte doktorlardan alınmış 10 günlük sahte raporlar ne de yoksulun yardımına koşan avukatı kelepçelemek yetecektir.

Kapanan çember, kelepçelerinizin çemberinden daha güçlüdür.

 

Gün Zileli

18 Mayıs 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 20

page_universitesi-aciklama-yapti-yusuf-yerkelin-soasla-ilisigi-yok_480957528Bnpwft0CcAERfxZ

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI