Özgür Akın Oto/Soma: Mükellefiyet ve Özgür Emek Cehennemi

17 Mayıs 2014   BİZE GÖRENELER OLUYOR?
mineMarks’a göre işçiler  “özgür” bireylerdir. Bu bireyler emek gücünden başka satacak bir şeyi kalmamış kişilerdir. Burada kullanılan özgürlük kavramı hem bir gerçekliğin, hem de Marks’ın dâhiyane ironi yeteneğinin altını çizer. Kapitalist sistemde, daha önceki sistemlerdeki kölelik kurumu yoktur, işçiler istemedikleri sürece kimse onları zorla çalıştıramaz. Dolayısıyla, olaya bu açıdan bakıldığında, kişiler özgürleşmiş görünürler. Oysa işin özü, bu insanların emek gücünden başka satacak bir şeylerinin kalmamış olmasında, bir başka deyişle üretim/geçim aygıtlarından mahrum olmalarında gizlidir. Marks’ın özgürlük tanımının ironik kısmı da işte tam burasıdır. Marks, işçi sınıfının üretim araçlarından mahrumiyetini,  bu araçlardan” kurtulmuşluk” olarak görür ve böylelikle  sosyalist dünyanın ütopyası olan özgürlük kavramının distopyasını da açıklamış olur. Anlarız ki  kapitalist dünyada özgürlük ancak bir distopya olabilir.  Çünkü işçi kendini sömüren üretim aygıtlarından “kurtulmuştur” ancak somut bir sorunla karşı karşıyadır. Yaşayabilmek için kendi emek gücünü “özgür” iradesiyle satmak zorundadır. Kapitalist, bu emeği satın almak “zorundadır.” Çünkü sermaye denilen şey işçi sınıfının emek gücünün “artığıdır.”

Marks’ın hangi tanımına bakarsanız bakın hep aynı gerçeği görmekteyiz. İşçiler bu sahte özgürlük zincirlerine dolanmış durumdalar. Hem yaşam, hem de ölüm el birliği etmiş işçi sınıfının kaybedecekleri tek şeyin yine bu zincirler olduğunu yüzümüze doğru haykırmakta…

Peki madem zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yok, insanlar o madenlere neden giriyorlar diye sorarsanız, cevabı  Ahmet Arif’tedir

“Bilmezlikten değil, fukaralıktan”

Bilmez olurlar mı, onlardan daha iyi kim bilebilir ki?

Soma’daki katliamda hayatı gasp edilen 43 yaşındaki ilkokul mezunu Şeraffettin Girgin’in eşi Azime Girgin, dünyanın en acı bilgisini şöyle özetliyor.

“Eşim madencilik hakkında konuşmazdı. İşi hakkında soru sorduğumuzda, ‘Neden soruyorsunuz? Madencilik dünyanın en kötü işi. Anlatıp moralinizi bozmak istemiyorum’ derdi. Dört gündür madende bekliyoruz. Burada anladım eşimin ne demek istediğini.”

Yaşarken de ölürken de neler yaşadıklarının en fazla farkında olanlar yine onlar oldu. Bunun en sarsıcı örneği Ramazan Ünal; hayatı gasp edilmiş başka bir işçi. Madende çalışmaya başlayalı henüz 4 gün olmuştu. Madenden sağ çıkarıldıktan kısa bir süre sonra öldü. Amcasına söylediği son son sözleri şunlardı:

“Ben mahvoldum”.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur romanında sıra dışı bir saptama yapar.

“Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.”

1940’lı yıllarda beklediğimiz en önemli konuk kapitalist özgürlüktü. Henüz gelmemişti, dolayısıyla temel ilkel sermaye biriktirme yöntemi olan zor kullanma yöntemlerini kullanmak için tarihsel ve hukuki bir engel yoktu. Şiddet tekeli devlette olduğu için “tüm iktidarların fahişesi” olan hukuk devreye girdi ve “Mükellefiyet Yasası” çıkarıldı. Bu yasaya göre mahkumlar, devlete vergi borcu olanlar, askerlik yapmamışlar, toprağı olmayan gençler zorla madenlerde çalıştırılmaya başladı.  Bu madenler Değirmisaz, Soma, Tunçbilek’te açılmış olan linyit ocaklarıydı. Burada çalışan kişilere ise “mükellef” deniliyordu. Mükellef olacak kişileri köy muhtarları belirliyordu. Zamanla olay büyük bir toplumsal yara halini aldı. Çünkü maden ocağı işletmecileri muhtarlara getirmiş oldukları mükellef sayısına göre avanta veriyordu.  Hali vakti yerinde olanlar ise muhtara rüşvet veriyor ve mükelleflikten kurtuluyorlardı. Böylelikle birçok gariban, arkası olmayan köylü bu madenlerde zorla çalıştırıldı.

Başbakan RTE’nin de dediği gibi o yıllarda madenlerde çok sayıda kaza olmaktaydı. Bu kazalardan birinde Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinin İlet Köyü’nde 18 yaşında bir işçi öldü ve ardından şu türkü yazıldı;

(http://www.youtube.com/watch?v=JC2FRVK0b-E)

Mükellef ilan oldu gelin dediler,
Cehennem deliğine girin dediler,
Yeni de kartımı alıp elime de verdiler.

Mükellefin önünde astılar bayrak,
Ankara’ya gitti gelmedi evrak,
Elli lira verem sürgünden bırak.

Mükellefin önünde kurulu da kantarlar,
Anam rüşvet almış gâvur muhtarlar,
Mümkünü yok mu mükelleften kaçmaktan.

Aman da beyim, vay efendim bu nasıl emir
Kapandı kapılar sürüldü demir
Aman da beyim vay efendim, künyem yazıldı,
İlet mezarlığına kabrim kazıldı.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı dinledik, beklediğimize de değdi. Ülkemize kapitalizm geldi, işçiler “özgürleşti.” Ancak yaşadıklarımız değişmedi, öldük; “İlet mezarlığına kabrimiz kazıldı.”

Soma Madencilik’in sahibi Alp Gürkan’a bakacak olursak  ölmekte acele etmişiz; 3 ay daha beklememiz gerekiyormuş.

Özgürleşince buranın Şark olduğunu unutmuşuz, kusurumuza bakmasın!

 17.05.2014

Özgür Akın Oto

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI