O. Gürsel/Siyaset; Nefret ve Merhamet

 

Belki otuz yıl önce TV ‘ de yayınlanmış bir film; Ülke, Peru olabilir. İsyancı sol’cu, gerillalar bir dağ köyünü ele geçirip, bir süre orada kalırlar. Muhtarın kızı bir militana aşık olur. Gerillalar köyü boşaltıp geriye çekilirken muhtarın kızı da sevgilisi için örgüte katılır, köyünü terk eder. Yolda bir ayı yavrusu bulunur… Kızı “yumuşak” bulan gerilla önderi “eğitim” amacıyla kıza bir bıçak vererek ondan ayı yavrusunu öldürmesini ister. Kız elinde bıçak, kararsızlık içindedir. Sonunda acı ve çaresizlik içinde oradan kaçar…

Merhametsizliği ve nefreti çoğaltmak; yaptıkları, yapacakları zulme “taraftarlarını” doğrudan ya da dolaylı olarak suç ortağı kılmak, iktidar siyasetinin olmazsa olmazı! Ülkemizde bugün de iktidar, iktidarını sürdürmek için “toplumu”, maden işçileri cinayetine suç ortağı etmek zorunda görünüyor…

***

Binlerce yıldır, Siyaset’in dili nefret dili olmuş. Büyük dinlerin doğuşunda merhametin dili ile seslenilse de, zamanla, iktidarın parçası ya da doğrudan iktidarı almış dinler de “muhaliflerine” karşı aynı nefret dilini benimsemiş. İktidar nimetlerini paylaşan dincilerin “merhamet’e” ait kurduğu cümleler, iktidar ideolojisini tahkim etmenin riyakar yalanları; Engizisyon papazları yağlı kütüklerde yakılacak, korkunç işkenceler sonrası yarı baygın o zavallıya en “şefkatli” bir tınıyla seslenir. “Tövbe et evladım, ruhun kurtulsun!” İşte bu tüm dinci iktidarların gerçek “merhametidir!” Sahici merhameti taşıyan ” dindar” insanlar neredeyse her zaman, bu dinci siyasetlerin acımasızlığını gizleyen örtüler olarak kullanılmışlar; var olan iktidar siyaseti budur.

İnsanlığın daha mutlu, eşit, yabancılaşmasız, barış içinde bir dünyada yaşaması için yola çıkmış Sosyalist, “idealist”; bir “merhamet” duygusu ile mücadeleye katılmış insanlar da zamanla, benzer süreçler içinde aynı nefret dilinin köleleri olmuşlar; iktidarı ele geçirdikten sonraki  acımasız siyaset taktikleri bir yana, daha en başında, iktidar düşüncesi bile bu insanları, örgütleri asgari bir merhametten uzaklaştırmış. Vaad ettikleri “cenneti”, “cehennem zebanisi” karakteri ile gerçekleştirmeye çalışan ne çok sol örgüt var! Tıkandığımız, inandırıcılığımızı kaybettiğimiz önemli “mevzulardan” birisi de budur.

*

Önümüzde yüzlerce tabut dizili. Biliyoruz, içlerinde gencecik, zamansız ölmüş cesetler yatıyor. Onlar, 19. yy vahşi kapitalizmini uygulayan bir partinin “katliamına” ait maktullerdir; madencilik kazalarına ait verilen örneklerin 100 yıl önceye ait oluşu bir “cahillik” değildir! Bir “dil sürçmesidir!” Bu partinin liderinin, 19. yy vahşi kapitalizmini ve o dönemin  azgın sömürü sistemini benimsediğinin itirafıdır.

*

Kendilerine baba, evlat, eş veya arkadaş olmuş ölülerinin başında acı ile kasılmış yüzlerce surat. Kederle kısılmış gözler. Bir mezarın toprak tümseğine sarılmış babalar. Dizlerinin bağı çözülmüş, yerde yığılı analar. Babalarına ağlayan çocukların çaresiz hıçkırıkları fotoğraflarda bile işitilir olmuş.

Böyle zamanlarda, kapitalist ilişkilerin hakim olduğu, hayata-kendine yabancılaşmış, tüketim toplumlarının bencil “yaratıklarında” “bile”, on binlerce yıl öncenin “doğal insan özü” uyanır. Daha dün, gündelik hayat içinde, küçük veya büyük, masum veya haince bencilliklerin olağan ilişkilerinde unutulmuş bir duygu toplumu sarıp, sarmalar. Anaların, çocukların kanlı gözyaşları ve o acılı suratlardan yayılan bir “şey”, içimizde, bizden habersiz uyuyan  o tohumu çatlatır; bir “merhamet” yüreğimize gönlümüze yayılır. Ne güzel insanlar oluruz.

Merhamet! “Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma… kişinin acınacak bir hale gelmiş, bir felakete uğramış veya benzeri hallere düşmüş, ıstırap çeken bir insana acıyarak, o insanın çektiği ıstırabı kendi yüreğinde hissetmesi, ıstırabını paylaşması…”

*

Ama bir “insan türü” var. Sanki her ne olursa olsun, içindeki o merhamet tohumları asla, hiç bir koşulda yeşermeyecek. Kendi “kabilesinin” dışında kalan, önünde diz çökmeyen, ayaklarına kapanmayanın en ağır, yürek paralayıcı acısı da buzlu bakışlarının aşağılamasından nasibini alacak. Bu bakışları da gördük; merhametsiz bir nefret siyasetinin mimarları, hazırlıksız yakalandılar! Politik bilinci olanlar başından beri görse de “Soma katliamı” bu dinci siyasetin merhametsizliğini çırılçıplak ortaya çıkarttı. “Evrensel Dindarlığın” temel duygusu merhameti, kitleleri aldatmak için kullanan Dinci siyasetin maskesi, o acı dolu kentin sokaklarında, bir “bakkal dükkanında”  indirildi.

*

Diktatör bir iktidar kalesi gibi, kendi için “inşa ettiği” bir “getto’ya” mahkum olma yolunda hızla ilerliyor. Şahsen paylaştığı azgın kar hırsının yol açtığı önlenebilir katliamı  “bu işin fıtratı” olarak savunması ve yüz yıl önceki madenlerde yaşanılmış kazalara ait verilen örnekler, vicdanlarını bir şekilde rehin aldığı kendi “getto yurttaşlarına” yaptığı açıklamalardır! “Ötekileştirmek” istedikleri karşısında mutlak zaferi kaybetmiş olsa da, iktidar pozisyonunu kendi “cemaatine” düşman yaratarak, kendi “tebaasını” ötekileştirerek korumaya çalışıyor.

Bir zamanların politik, ağlak, arkasına sığındığı “dindar merhamet” gösterilerini artık sürdüremiyor; inanılmayacağını biliyor. Merhameti yalnızca kendi “kabilesinin” insanlarınaymış! Soma’da babalarına ağlayan onlarca minik “Esma’ya”, madende ölmüş kardeşi, eşi, evladı için isyan eden “İsrail döllerine”, laiklere, başı açık kadınlara, ölümcül sömürüye olsun itiraz eden işçiye, sosyalistlere, Alevilere, kızlı-erkekli gezen gençlere, kendine biat etmeyenlere merhamet yok! “Tokadı yersin!”

Sınanıyoruz!

“İlginç zamanlarda yaşıyoruz!” Toplum olarak bir kaosa savrulmanın eşiğinde miyiz? Merhametsiz bir iktidar şefi “toplum vicdanını” zorluyor. Reyhanlı katliamının siyasi sorumluluğu nasıl da unutturuldu? Gezi İsyanında vurularak öldürülmüş bir çocuğun arkasından neler söylemişti? Bu “insanlık dışı” siyasetler tümüyle önemsizleşebilirdi; son seçimde “toplum vicdanı” uygun bir yanıt verebilseydi… Olmadı.

Ama bugün… Çok büyük bir ikilemle karşı karşıyayız!

Toplum, uygulanan bu siyasi-ekonomik sistem aktörlerinin gözler önünde gerçekleştirdiği bir “katliama” daha suç ortağı olacak mı? “Suç ortağı” olursa eğer, bu merhametsizlik, “karşı tarafta” zaten yeşertilmiş bir başka merhametsizliğin, nefretin kökünü, dallarını büyütecek mi? Son 7-8 yıla ait merhametsizlikler bir şekilde “siyasal” kapışmanın mazeretlerine sığdırılabilirse de, bu son olay iktidara bu imkanı hiç bir şekilde vermeyecek.

İktidar, belki dünyanın en mazlum, en mağdur, en saygıya değer insanlarının, maden emekçilerinin o kapkara cesetleri ve arkasındaki acılı insanlara, somut bir sonucu olmasından korktuğu sahici bir merhameti esirgemek istiyor. Bu cinayetlerin en büyük sorumlusu olduğunu inkar ediyor. “Kazadır, olur böyle şeyler. ‘Kan parası’ öderiz. Uzatmayın…”   Cinayetini gizlemek isteyen katilin telaşı içinde, daha büyük bir yeni “cinayete” hazırlanıyor; kendine oy vermiş nice iyi insanı da bu suça, merhametsizliğe ortak etmeye çalışıyor; merhametsizliğine suç ortağı ettikleri ile suç ortağı edemedikleri arasındaki bölünmeden ortaya çıkartabileceği “toplumsal parçalanmışlık” hali umuru değil; bir “Pirus zaferi” olsun, hep kazanmak istiyor.

demek ki,

oy devşirmek için dağıtılan Soma kömürleri “bedava” değilmiş! Bu “bedel” maden işçileri ve ailelerine ödetilecekmiş. Yoksulların, çaresizlerin küçücük evlerini bedava ısıtan kömürlerin sıcağı, demek ki madenci babaların kucaklarında evlatlarına vereceği sıcaklıktan çalınıyormuş.  Üretim maliyetini beşte, altıda bire indirerek “sadaka” karşılığı devşirdiği oylara “benim” diyen iktidar, bu “katliam” da benim eserim diyemiyor! Bu bedeli ödemekten kaçmaya çalışıyor; yas yerinde terör estiriyor. Hak etmediği bir saygıyı, yine zorbalıkla almaya kalkışıyor; “tokadı yersin!”

Bu koşullarda bile merhameti uyanmayan siyaset artık  canavarlaşmıştır! Bu tarihsel bir olgudur! Hitler, Stalin ile temsil edilen tüm iktidar “manyağı” benzeri örgütlülüklerin kaçınılmaz kaderidir.

Merhametini yitirmiş bir toplumu hiç bir siyaset kurtaramaz…

Kendi yüreklerindeki cehennem korkusunu, yaşama sevinci duyanlara dayatmak için “cehennemlik” politikalara ve politikacılara destek olanlar, sonunda hak edilmiş bir “cehennemin”  insanları olacak; ama yine de “bu cennet de, bu cehennem de bizim.”

Er ya da geç anlaşılacak; merhametin, acımanın, şefkatin, erdemin, iyiliğin ne dini var, ne mezhebi, ne de ideolojisi. Ne sağ’ı var, ne sol’u! Ne Allah’ı var, ne de okulu. Varsa var; yoksa yok!

Yüreği kör olmayan, aklı yozlaşmamış bir insanın, madenci ölülerine ve arkada bıraktıklarına duyduğu merhamet, bu “katliamın” gerçek faillerinin tanınmasına sebep olmuyorsa sahici değildir. Merhametsizlere ve riyakar bir merhamet taşıyanlara acımak, tiksinti uyandırsa da, “onlara” benzememek için denemeye değer…

O. Gürsel

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI