Dağınık Bir Yazı…

Bnpz6nZCEAALKuu

 

 

 

 

Eğer duygularınız karmakarışıksa, öfke ile üzüntü içinizde tuhaf bir karışım halinde dönüp duruyorsa, olgular ve olaylar rampalarından ard arda atılan füzeler gibi üstünüze üstünüze geliyorsa, beyninizde hem yüzlerce düşünce parçası dolanır durur, hem de bunları bir araya getirip sistemleştirmekte büyük güçlük çekersiniz. Karakter olarak sistemliliğe yatkın bir insan olduğum halde, bugün işte böyle bir dağınıklık içindeyim. Ve biliyorum ki, Sait Faik’in dediği gibi, “eğer yazmazsam çıldıracağım”. Ama ne yazacağımı, daha doğrusu neyi nasıl yazacağımı, yazacaklarımı nasıl sistemleştireceğimi, inanın şu anda bile bilmiyorum.

 

 

 

Şair Bejan Matur, sedyeye yatarken “çizmelerimi çıkarayım mı?” diye soran işçiye atfen “yoksulun zerafeti” demiş. Romancı Elif Şafak da, “içinin yandığını” söylemiş. Birçok ünlü, bu konudaki düşüncelerini twiterden paylaşmışlar. Büyük insanlık trajedilerinde herkesin duygularını ifade etmesi doğaldır. Gazete ve medya organlarının öncelikle ünlülerin bu konudaki sözlerine yer vermeleri daha da doğaldır. Fakat doğal ya da öyle demeyelim de samimi olmayan bir şeylerin kokusu da geliyor insanın burnuna. Bence insan böyle duygusal laflar ederken, bir an için kendi banka hesaplarına akan paralarda kömür karasının, işçi kanının kızılının küçük de olsa bir lekesi var mı diye düşünür.

 

Hayır, bu ve benzeri ünlülerin maden işçilerini sömürdüğünü söyleyecek kadar saçmalayacak değilim. Fakat şu var: İşçi sömürüsü öyle bir şeydir ki, onun sömürülmesinden elde edilen değer sadece doğrudan sömürenin kasasına akmaz. Bir bütün olarak sömüren sınıfın ortak havuzuna da akar ve o havuzdaki kanallardan burjuva sınıfının diğer kesimlerine pay edilir. Bununla da kalmaz. Sınıfın ideolojik ve siyasal aygıtlarının hizmetkârlarına da o sömürüden pay düşer. Hatta öyle ki, daha alt sınıflara, işçi aristokrasisine, entelijensiyaya bile.

 

Eğer ben bile, böyle bir günde, şu yoksul halimle, kitaplarım için bana kırk yılda bir ödenen telif paralarına acaba işçi kanıyla dolmuş havuzdan bir gram bir şey bulaşmış mıdır diye düşünmekteysem, bu insanların bunu düşünmesi için çok daha fazla neden yok mudur?

 

Yoksul zerafeti tamam da, entelektüel vicdan nerede?

 

 

 

 

 

***

 

 

 

İşçi, yaşama koşullarından dolayı gerçekçi demeyeyim ama son derece yalın düşünen bir insandır. Bunu sofistike olmayan bir düşünce olarak da alabilirsiniz. Bu yalınlık, ne kadar sofistike olmazsa olmasın, zor hayat koşullarında onu ayakta tutar. Bir anlamda ağır sömürü koşullarına dayanabilmek için yalın düşünmek zorundadır.

 

Küçük bir maden kasabasında, bir madencinin çocuğu olarak doğmuşsunuz. Her türlü kültürel olanaktan, her türlü eğitim olanağından yoksun bırakılmışsınız. Yaşayabilmek ve içinde bulunduğunuz kültürün ve geleneklerin kaçınılmaz sonucu olarak erkenden sahip olduğunuz yoksul ailenizi geçindirebilmek için önünüzde sadece iki alternatif vardır: Ya ailenizden uzun sürelerle uzak kalma pahasına büyük şehirlere gidip inşaatlarda kürek sallayacak (buna zengin Arap ülkelerinin inşaatlarında çalışmak da dâhil edilebilir) ya da bulunduğunuz kasabadaki, güvenlik koşullarından yoksun ölüm madenlerine çok düşük ücretle (bir işçinin aylık bordrosunda 1040 tl yazıyordu) gireceksiniz.

 

İşte bu noktada, sömürücü maden şirketleriyle ve onların da patronu iktidar ve devletle, hayatta kalmak için yalın olmak zorunda olan işçi arasında tuhaf bir konsensüs yaşanır. Bu madende güvenlik koşulları, masraftan kaçınmak için en düşük düzeydedir. İşçi bunu bilir ama ölümü göze almaktan başka çaresi yoktur. Yalın düşünmeyi bırakıp güvenlik koşulları olmadan madene girmem dese aç kalacaktır, çocuklarına iki dilim ekmek götüremeyecektir ya da gurbet yollarına düşecektir. Düştüğü o yollarda can güvenliği var mıdır sanki? Bununla da kalmaz. Sömürücü maden şirketi ve patronun patronu iktidar ve devlet, taşeron işçi sistemini yürürlüğe koymuştur. Bu, her türlü iş güvencesinden yoksun, ağır sömürü demektir. Yalın düşünceli işçi bunu çok iyi bilir. Ama işsiz ve aç kalmaktansa, bu taşeron çalıştırma koşullarını neredeyse bir nimet olarak görür, şükreder. Dahası da vardır. Aynı sömürücüler, son derece bilinçli bir şekilde ve bile bile kaçak işçi çalıştırırlar. Bu sayede yasalara göre yaşı tutmayanlar ve taşeron işçi statüsünde bile görünmeyen işçiler ölüm madenlerine girebilmektedir. İşçi, buna da şükreder. Böyle olmasaydı belki kendisi de iş bulamayacaktı. Veya kendisi bulabilse bile yakınları, çocukları bulamayacaktı. Bin liralık maaşa bile verilen 10 bin liralık banka kredilerini nasıl öderdi tek bir maaşla (Aşağıda sözünü edeceğim Germinal filminde, bankanın rolünü, kasaba bakkalı yerine getirir)? Böylece sömürücü patron ve iktidarla, sömürüye mahkûm işçi arasındaki konsensüs sürüp gider. Buradan, yarı-köle statüsüne zorlanmış işçinin, bile bile neden AKP iktidarına gidip oy verdiğinin ipuçlarını da elde edebiliriz. Üstelik o iktidar, şu zehir gibi hayatta onun “öbür dünya”sı için de açık çek vermektedir. Marx’ın sözünü ettiği gibi, “Din…taş yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşulların ruhudur.”

 

 

 

                                                         ***

 

 

 

Sendikacılarımız da son derece yalın insanlardır. Belki onlar da bir bakıma “taş yürekli maddi dünyanın maddeci papazları”dır. Din nasıl öbür dünya vaadiyle acıları yatıştırıyorsa, onlar da sistemin efendilerinin hizmetinde, işçilerin maddi acıları duymasını engellemek için damarlarına küçük miktarlarda morfin zerkediyorlardır. Örneğin AKP yanlısı Türk-İş, günde üç dakikalık iş bırakma “eylem”iyle bu görevi üslenmiş görünüyor, eksik olmasın. Muhabirin sorusuna Türk-İş’e bağlı Metal-İş Sekreteri’nin cevabı da ilginç! Taşeronluk koşullarının düzeltilmesini istiyorlarmış. Örneğin taşeron sözleşmesi 1 yıl yerine 3 yıl olmalıymış. Yani ölümcül hastanın bitkisel hayat süresinin uzatılması gibi bir şey. Üstelik öneri, taşeronluk gibi ağır bir sömürü sisteminin iyice meşrulaştırılmasına, yerleşmesine yol açacak. Ve bu, bir işçi sendikası tarafından savunuluyor. O bir şey değil de, arkasında kurşun asker gibi dizilmiş işçilerin ya da “kuzuların sessizliği”ne ne demeli. “Papaz” mikrofona konuşurken eminim içlerinden “iyi ki taşeron işçi değiliz, kadroya kapağı attık” diye düşünüyorlardır.

 

İşte 1960-1970’lerin sanayi işçisiyle bugünün sanayi işçisi arasındaki fark burada ortaya çıkar. Kahramanlık edebiyatına gerek yok. O günün kadrolu işçisinin önünde taşeron işçilik diye bir uçurum yoktu, kimse onu bununla korkutamazdı. Tersine, o günün işçisi, ne kadar mücadele ederse patronu o kadar gerileteceğini, ücretini o kadar yükseltebileceğini kendi deneyimleriyle anlamıştı. Soldan da bunu öğrenmişti, bu yüzden sola teşekkür borçluydu ve bu yüzden sistemin duvarlarına yüklendikçe yükleniyordu. Neo-liberal sistem işçiyi nereden nereye getirdi. Bunları gerçekçi bir şekilde tespit etmek gerekir.

 

 

 

***

 

 

 

Emile Zola’nın Germinal romanını okudunuz mu ya da aynı romanın filmini seyrettiniz mi? Ezgi Başaran da, bugünkü, işçilerin nasıl ölüme sürüldüğünü anlatan güzel yazısında aynı filmden söz ediyordu. Başbakan, dün Soma’daki basın toplantısında 19. Yüzyıl Avrupa ve Amerika’sındaki maden kazalarını örnek verirken aslında hiç de haksız değildi. Germinal filminde anlatılan, 19. Yüzyıl Fransa’sındaki bir madenin çalışma koşullarıyla ve oradaki madenci ailelerinin yapısıyla bugün Soma’daki madenlerin çalışma koşulları ve madencilerin aile yapıları birbirine o kadar benziyor ki.

 

Filmin ana çatısı, işçileri grev için örgütlemeye çalışan sosyalist bir sendikacı ile madenlerde çalışmanın her koşulda sömürülmek anlamına geldiğini ve her türlü işçi mücadelesinin düzenin güçleri tarafından yenilgiye uğratılacağını ileri süren bir nihilist-anarşist arasındaki tartışma ve çatışmaya dayanır. Bir meyhanede arada bir rastlaşan sosyalist sendikacıyla anarşist-nihilist kişi (son derece etkili ve esrarengiz bir tiptir) işçilerin önünde ikide bir tartışırlar. Sonunda sendikacı, işçileri örgütler, grev başlar ve askeri birliklerin işçilerin üzerine ateş açması sonucu yenilgiyle sonuçlanır. Filmin son sahnelerinde, anarşist-nihilisti görürüz. Madenin makine bölümüne gizlice iner ve madenlere giden su vanalarını açar, böylece madene sular dolmaya başlar. Bu korkunç eylemin sonunda işçiler de ölecektir gerçi ama maden de kapanacaktır. Anarşist-nihilist, bu iş öyle olmaz böyle olur demek istemiştir.

 

Eylemin korkunç sonuçları elbette göze alınacak şey değildir ama o tartışmada son tahlilde anarşist-nihilist haklı değil miydi? Şimdilerde batıdaki madenlerde ne kadar “insani” koşullar olduğunu anlatmak moda. Bir de gidip o madenlerde çalışan işçilerle konuşun bakalım.

 

Korkunç eylemine hiçbir şekilde katılmamakla birlikte ben de anarşist-nihilist gibi düşünüyorum.

 

Trafik kazalarını önlemenin nihai yolu, trafiği ortadan kaldırmak; maden kazalarını ve iş kazalarını ortadan kaldırmanın yolu madenleri kapatmak ve işi ortadan kaldırmaktır.

 

Nasıl ısınacağız diye mi soruyorsunuz? İnsanlık yüzbinlerce yıl boyunca kömürle ısınmadı. Kömür ocakları insanlık tarihine göre daha dün, 12. Yüzyılda açılmıştır.

 

Ayrıca, ısınmak için ölmek yerine, ısınmamayı yeğlerim.

 

Günün birinde bir araba kazasında ölmek yerine, gideceğim yere bisikletle gitmeyi tercih ederim (motorlu vasıtalar olmayacağından bisikletin hiçbir tehlikesi yoktur).

 

Şu anda gömülen “ölü canlar”ımıza sorma şansımız olsaydı onların da aynı şeyi söyleyeceğinden eminim.

 

 

 

***

 

 

 

Bu yazıya başlarken güncellikten uzak durmaktı isteğim. Ama şu kaydı düşmeden yapamayacağım galiba. Başbakan’ın ve hükümet erkânının dün Somalılar tarafından yuhalanması, bence, Gezi’den de, 17 Aralık’tan da büyük bir dönüm noktasıdır.

 

Neyin dönüm noktası mı?

 

Alaşağı olmanın elbette.

 

 

 

Gün Zileli

 

15 Mayıs 2014

 

www.gunzileli.com

 

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI