Gerçek Kahramanlar ve Sahte Kahramanlar

 

 

Doğu Perinçek, sarı Kadıköy 1 Mayıs’ını savunmak amacıyla, 7 Mayıs 2014 tarihli Aydınlık gazetesinde yazdığı “Barikat Yıkmak ve Barikatın Önünde Yıkılmak” adlı yazısının sonunda, Turgenyev’in Rudin romanının baş kahramanı Rudin’le ilgili olarak şöyle demiş:

“Barikatın önünde yıkılanlar dünya edebiyatının da konusu olmuştur. Türgenyev’in eşsiz romanı Rudin’i okumanızı öneririm. Barikatı yıkamayan sahte kahraman (abç, G.Z.) barikatların üzerinde can verir.”

Turgenyev, romanında acaba bir “sahte kahraman”ı mı anlatmıştır? Önce romanın sonunda yer alan Fransa’daki 1848 devriminin barikatlarını anlatan sahneyi Turgenyev’den okuyalım:

“26 Temmuz 1848 gününün sıcak bir öğle üzeri, Paris’te ‘Ulusal İşlikler’ başkaldırısı hemen hemen bastırıldığı bir sırada, Saint-Antonie Mahallesi’nin dar sokaklarından birinde, bir tabur asker bir koruganı geçiyordu. Birkaç top ateşi, bunu artık yerle bir etmişti; buranın, henüz sağ olan savunucuları bulundukları yerleri bırakıp kendi canlarını kurtarma kaygısındayken, devrilmiş bir yolcu arabasının delik deşik sandığının ta tepesinde, uzun boylu, eski ceketli, beli kırmızı bir şalla sarılı ve dağınık ak saçlı başında hasır şapka olan bir adam göründü. Bir elinde kırmızı bir bayrak, ötekinde de eğri ve kör bir kılıç tutuyor; yukarı tırmanırken ince sesiyle bir şeyler haykırıyor ve bayrakla kılıcı savuruyordu. Bir Vanser nişancısı ona nişan aldı ve ateş etti… Uzun boylu adam bayrağı bırakıverdi; kendisi de birinin ayaklarına kapanırcasına, çuval gibi yere yıkıldı… Kurşun yüreğini delip geçmişti.

‘Tiens!’ diye koşan başkaldırıcılardan biri, yanındakine bağırdı, ‘Polonais’.

Yanındaki:

‘Bigre!’ diye yanıt verdi, her ikisi de panjurları kapalı, duvarları mermi ve şarapnel parçalarıyla alacalanmış bir evin mahzenine koştular.

Bu ‘Polonais’ dedikleri, Dimitriy Rudin’di.” (Turgenyev, Rudin, çev: Üstün Saraçlı, Karınça Kitabevi –tarihsiz-, s. 172 )

1848 gibi tarihin büyük devrimci ayaklanmalarından birinde, barikatlarda kahramanca hayatını veren bir devrimciye acaba neden “sahte kahraman” yaftası yapıştırılmıştı? Yıllar sonra romanı yeniden okumam gerekti.

Elbette burada uzun uzun romanın değerlendirmesine girecek değilim. Sadece birkaç önemli noktayı özet olarak belirteceğim.

Turgenyev’in Rudin karakteri (bu karakteri çizerken arkadaşı Bakunin’den de esintiler bulunduğu söylenir) aslında 19. Rus aydınının bir prototipidir. Rudin, Almanya’da üniversite okumuş, Hegel’i hatmetmiş bir entelektüeldir. Temel çelişkisi, parlak felsefi düşüncelerini hayata uygulama becerisinden yoksun oluşudur. Aslında biraz daha derinden bakılacak olursa, bu düşüncelerin hayata geçmesi için gerekli toplumsal koşulların da oluşmadığı görülür. Belki de Rudin’in en büyük trajedisi burada yatmaktadır. Fakat Rudin, diğer gençlik arkadaşlarından farklı olarak, hayatın akışına kapılıp gitmez. Bu yüzden de ne servet peşinde koşar ne de “normal” bir işe girip hayatına bir çekidüzen verme yoluna gider. Gençliğinde edindiği düşüncelerinin verdiği coşkuyla oradan oraya sürüklenir ve düşüncelerini hayata geçirme yolundaki her girişiminde başarısız olur. Onun bu yönelimini Turgenyev, yıllar sonra Rudin’le karşılaşan üniversiteden arkadaşı Lejnev’in ağzından şöyle ifade eder:

“Rudin… Senin için ne düşündüğümü mü öğrenmek istiyorsun? Buyur! Düşünüyorum ki: İşte o insan ki… yetenekleriyle nelere erişemezdi; isteseydi hangi dünya nimetlerini elde edemezdi; isteseydi… oysa, onu aç ve yersiz yurtsuz buluyorum… O çiftçi ahbabınla yıllarca bir arada kalmana kim engel oldu? Eminim ki ona yalakalık yapmak isteseydin, sana bir servet sağlardı. Neden liseye yerleşemedin; neden böyle garip bir adamsın? Sonuç şu olmuştur ki, sen bir işe nasıl düşünceyle başlamış olursan ol, hiçbir zaman kendi kişisel çıkarını düşünmemiş, ne kadar yağlı olursa olsun, iyi olmayan toprakta kökleşmemişsindir.” (s. 168)

Bu son satırlar bana, gençliğimde çok etkilendiğim, John Steinbeck’in, Amerikalı komünistlerin bir grevdeki faaliyetlerini anlatan Bitmeyen Kavga romanının sonundaki bir sahneyi hatırlattı. Amerikalı komünist, ölen arkadaşının bedenini yüksek bir yere çıkarır ve işçilere şöyle seslenir:

“Yoldaşlar, o kendisi için hiçbir şey istemedi.”

İşte Rudin, bütün tutarsızlıklarına, bütün çıkışsızlığına rağmen bu “kendisi için hiçbir şey istemeyen”lerin öncüsüdür. Öyle olduğu içindir ki, hayatı barikatlarda kahramanca dövüşürken son bulmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Doğu Perinçek’in barikatlarda dövüşürken ölenlere karşı bir antipatisi var. Ya da Oğuz Atay’ın deyişiyle tutunamayanlara. Bir devrimci kahramana “sahte kahraman” demesini izah edecek başka bir şey bulamıyorum.

Öte yandan, gazetesi Aydınlık’ta sahte kahramanların, hatta gerçek provokatörlerin gerçek kahramanlar gibi sunulmaya çalışılması, benim açımdan Rudin’e yapılan haksızlıktan bile daha rahatsız edicidir. Rusya’da, 19. Yüzyılda yaşamış Rudin karakterini bir roman kahramanı olarak okuyup geçeriz. Peki, yaşadığımız canlı tarihi o kadar çabuk geçmek mümkün müdür? Yine 7 Mayıs 2014 tarihli Aydınlık’taki şu satırları buraya taşımama izin verin:

“Türkiye Gençlik Birliği (TGB) üyeleri, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişinin 42. Yıldönümünde Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ni ziyaret etti… TGB’lilerin yaptığı ziyarete 68 kuşağının önde gelen isimlerinden, Mustafa Zülkadiroğlu (DÖB lideri – eski DEV-GENÇ İstanbul Bölge Yürütme Kurulu üyesi), İhsan Karcı (DÖB lideri-Ankara Üni. DTCF İşgal Komitesi Başkanı) (abç, G.Z.), Zihni Çetiner (DÖB liderlerinden), Sami Gürler (DÖB liderlerinden) … eşlik etti.”

İsimlerinin ve geçmişe ilişkin “ünvanlarının” altını çizdiğim İhsan Karcı ile Sami Gürler üzerinde durmak istiyorum burada. Önce ünvanlarının sahte olduğunu belirteyim. Devrimci Öğrenci Birliği’nin hayatta olan gerçek üyelerinin ve önderlerinin de teyid edeceği gibi, bu iki kişinin, bırakın 68’in ve DÖB’ün önderi olmayı, DÖB’ün kendisiyle hiçbir ilişkileri yoktur. Zaten olması da mümkün değildi, çünkü DÖB, İstanbul’da oluşmuş bir doğrudan eylem örgütüydü. Öte yandan İhsan Karcı’nın DTCF İşgal Komitesi Başkanı olduğu tam bir palavradır. DTCF işgalinde zaten “İşgal Komitesi Başkanlığı” diye bir şey olmadığı gibi, İhsan Karcı ne boykot ne de işgal komitelerinde yer almıştır. O, sadece Sami Gürler’in DTCF’de kurduğu bir provokasyon örgütünün üyesiydi. Bu örgütün ve Sami Gürler’in ne menem bir şey olduğunu aşağıda, benim Yarılma (1954-1972) (İletişim, 2002) otobiyografimden ve keza DTCF’li arkadaşım Selçuk Polat’ın Mahşerin Beyaz Atlısı (Kibele, 2007) otobiyografisinden alıntılarla ortaya koyacağım.

İhsan Karcı’nın adı, DTCF’deki mücadelelerde hiçbir önemi olmadığından Yarılma’da geçmemiş bile. Sami Gürler’den ise 294, 295, 321-323, 369, 399. sayfalarda söz edilmiş. En son atıftan başlayayım:

“Bu olaydan sonra (Selçuk Polat’ın kitabında ayrıntıları ile sözünü ettiği, Sami Gürler’in SBF bodrumlarında polis kuşkusuyla sorguya çekilmesi olayı kastediliyor, G.Z.) Sami Gürler, bir daha devrimci gençlik hareketi içinde görünmedi. Bu karanlık şahıs neyin nesiydi, gerçekten bir provokatör müydü, yoksa gerçek bir maceracı mı, bilmiyorum. Daha sonraki akıbetinden de haberdar değilim. Bu olayın daha ayrıntılı bir anlatımı (bu satırları yazdığım sırada Selçuk Polat’ın kitabı henüz çıkmamıştı, G.Z.), Turan Feyizoğlu’nun, Mahir adlı kitabının (Gökkuşağı Basın-Yayın, 2. Baskı, Haziran 1996) 2612-263. sayfalarında bulunmaktadır.” (s. 399)

Aradan 45 yıl geçtikten sonra Aydınlık sayesinde Sami Gürler’in nerede, ne yapmakta olduğunu öğrenmiş oldum. Burada kitabımdan uzun uzun alıntılar vermek çok yer tutacak. Sayfalara bakarak ve sadece çok önemli bir olayla ilgili alıntı yaparak Sami Gürler’in eylemlerine değineyim: 1968 DTCF boykotu sırasında, durup dururken silah çekip ateşleyerek boykotçu öğrencileri ürkütmesi ve bir polis baskınını adeta davet etmesi olayı (s. 294-295); 1969 işgalleri sırasında Sami Gürler ve adamlarının ayrı baş çekmesi ve provokatörce davranışlarda bulunması ve bu tür provokasyonları ancak SBF’lilerin yardımıyla önlememiz (s. 369-370).10 Kasım Samsun Yürüyüşü öncesinde Sami Gürler ve adamlarının DTCF’yi silahlarla işgal etme girişiminin son anda önlenmesi. Bu olay son derece önemlidir. Sağcı basın 10 Kasım’da Ankara’ya ulaşacak Samsun Yürüyüşünü provoke etmek için Ankara’da üniversitelerin silahlı gruplarca işgal edileceği yönünde bir şamata kopartmıştı. Gerçekten de Sami Gürler, evinde düzenlediği toplantılarda bu tür hazırlıklar içindeydi. Son anda bu toplantıya gidişimle ve orada rastladığım karanlık tiplerle ilgili anlatımı buraya aktarmalıyım:

“… Kapıyı aralayan kişiye Vahdi’nin adını verince içeri kabul edildim… Toplantı yapılan odada on beşe yakın kişi vardı… Bir masanın başında, toplantıda bulunan diğerlerinden farklı bir havada, takım elbiseli iki kişi dikkatimi çekti. Yaşları bizlerden daha büyük gösteren bu iki kişiden biri, benim kim olduğumu sordu. Fikir Kulübü’nden olduğumu söyledim. Adam birdenbire elini beline attı, ceketinin altından kocaman bir tabanca çıkarıp masanın üstüne koydu. ‘Arkadaş madem aramıza katıldı, o da silah üzerine yemin etsin’ dedi. Sami’lerin takımının böyle silah külah işleriyle fazla içli dışlı olduğunu bildiğimden şaşırmamıştım. Şaşırtıcı tek şey, giyimlerinden ve havalarından, o zamanki devrimci gençlik hareketinin tamamen dışında oldukları anlaşılan bu iki kişinin, toplantıyı yönlendirmekte bu denli iktidar sahibi olmalarıydı. ‘Neden yemin edecekmişim’ diye itiraz ettim… Böyle gizli ve önemli bir toplantıya katıldığıma göre yemin etmem gayet doğalmış, bu, ‘devrimci örgütlenmenin’ ilkesiymiş, güvenlik böyle sağlanabilirmiş vb. Bu diskurlara pabuç bırakmaya hiç niyetim yoktu. ‘Beni buradaki arkadaşların hepsi tanır’ dedim, ‘yemin etmeme gerek yok. Buyrun devam edin toplantıya.’ Bu meydan okuma karşısında takım elbiseliler geri çekilmek zorunda kaldılar… Tahmin ettiğim gibi, 10 Kasım günü DTCF’nin işgal edilmesi planlanıyor, gerekli dinamit ve silah tedarikinden söz ediliyordu. Söz aldım, gazeteyi çıkartıp gösterdim, bu koşullarda DTCF’yi işgal etmeye girişmenin sağcıların körükledikleri provokasyona objektif olarak hizmet etmek anlamına geleceğini söyledim… Oyun bozulmuştu… Takım elbiseliler önce biraz kemküm ettiler. Ama kanıtların açıklığı karşısında onlar da dayanamadılar ve toplantı, yeni bir gelişmeye kadar DTCF’ni işgal girişiminin ertelenmesine karar verilerek dağıldı. Sami de hiçbir itirazda bulanamadı. O takım elbiselileri, bir daha, hayatımın hiçbir aşamasında görmedim. Bunlar, tahminime göre, provokasyonun içinde bulunan MİT mensubu subaylardı.” (s. 322-323)

Sami Gürler ve çevresinde topladığı beş-altı kişilik grubu (içlerinde Selçuk Polat gibi iyi niyetli gençler olmakla birlikte) esasen karanlık bir “gizli” örgüt görüntüsü veriyordu. Benim gözlemlerim daha dışarıdandır. İçerden tanıklıklar ise Selçuk Polat’ın yazdıklarında bulunmaktadır. Bakalım “DÖB’lü önderimiz” gerçekte neler yapmış ve yaptırmış?

“Başlangıçta Sami’nin yiğitlik hikâyelerini, kahramanlıklarını, yani Sıhhiye’de faşistler tarafından nasıl bıçaklandığını tüm üyelerden ayrı ayrı dinlemiştim. Zamanla silahlı bir grup olduklarını ve gizli bir örgütlenmenin gerekliliğini vurgulamışlardı. Sanıyorum açıklamayı yapan Karcı idi. Beni örgütlerine kabul edeceklerdi ama önce bir toplantı yapılması gerekiyordu… Örgüte üye olabilmem için örgütün bana verdiği bir görevi yapmam gerekiyordu… Sami yapmam gereken görevi vermek için benimle buluştu… Sami konuya doğrudan girmeyerek sohbet havasında daha önce de sık sık dile getirdiği şeyleri söylemeye başladı: Ciddi bir eylemsizlik olduğunu görüyorsun. Sol kesimi sokağa dökmeliyiz ki taraftar kazanabilelim. Biliyorsun Suriye devrimcileri jandarma kılığına girerek köylüleri öldürüyorlardı. Sonra da köylü arasında büyük taraftarlar kazanıyorlardı. Biz de benzer bir eylem yaparak solcuları harekete geçirmeli ve sokağa dökmeliyiz. Bunun için en uygun yer Siyasal Bilgiler Fakültesi… Bu eylem senin örgüte girmen için de bir deney olacak. Eğer başarılı olursan herhangi bir prosedüre gerek kalmadan örgüte kabul edileceksin. Sami ile bu uzun sohbetimizin sonucunda örgütün Siyasalı bombalama kararı aldığını ve benim de bu kararı hayata geçirmem gerektiğini öğrenmiştim. Sırf örgütün kararı olduğu ve vazgeçersem korkak damgası yiyeceğim endişesi ile yaptığım bu eylem… ibret verici bir gelişmedir.”  (s. 38-39)

Selçuk, eylemi, SBF’nin arka tarafında bir dinamit patlatarak gerçekleştirir. Aslında içine sinmeyen bu eylemi alelusul, dostlar alışverişte görsün kabilinden yerine getirmiştir. Fakat bu sayede örgüte de alınmıştır. Selçuk Polat’ın anlattığına göre, örgüte önerdiği, arkadaşı Şaban İba’ya da kendi eylemine benzer bir eylem yaptırılmıştır. Ancak Selçuk Polat, kitabında bu eylemin ne olduğunu belirtmemekte, bunu Şaban İba’nın açıklamasının daha doğru olacağını yazmaktadır. (s. 40)

Biz DTCF Fikir Kulübü olarak (ben o sırada başkanıydım) Sami Gürler ve grubunun provokatör bir grup olduğunun farkındaydık ve içlerindeki, Selçuk Polat gibi arkadaşları uyarmaya çalışıyorduk:

“MDD’ci olarak kendini gösteren Gün Zileli tüm eylemlerin içindeydi ve bizlerle birlikte toplayıcı bir rol oynuyordu. Zaten Gün Zileli ve arkadaşları hızla okulda sivrilmeye ve gelişmeye başladılar. Hoş ben de onlarla birlikteydim. O günlerde Gün ile şöyle bir konuşmamız olduğunu hatırlıyorum:

Gün- Sen Sami’lerle birlikte hareket ediyorsun herhalde?

Ben- Evet

Gün- Bizlerle de birliktesin, bu senin için sorun olmasın?

Ben- Valla ben tüm devrimci eylemlerin içinde yer alırım. Bunu kimse engelleyemez.

Aslında Gün, Sami ile ilgili şüphelerini bana yansıtmadan benim düşüncemi almaya çalışıyordu. Gün Zileli, okulda, dışarıdaki mücadelede birlikte olduğumuz bir buçuk yıl boyunca beni Sami’lerden koparmak için elinden geleni yaptı.” (s. 54)

Sami de bize karşı pek iyi niyetli sayılmazdı:

“FKF’li arkadaşlarla ve Gün’le eylemlere gitmem örgüt içinde, özellikle de Sami tarafından hoş karşılanmıyordu.” (s. 58)

Şimdi, Sami Gürler’in provokatif eylem önerilerinden en büyüğüne hazır olun:

“69 yazının son günlerinde (Eylül olabilir) yapılan bir toplantıda Sami’nin dillendirdiği bir öneri yapılmıştı: Dev-Genç binası bombalanmalıydı. Dehşete kapıldığım bu öneriye diğer arkadaşlar ciddi olarak karşı çıkmadılar. Herkes Sami’nin korkusundan dolayı cılız diyebileceğim itirazlar yapmışlardı. Aslında diğer arkadaşlar da benimle aynı düşünceyi taşıyor fakat hiç kimse ısrarlı ve açık bir şekilde bunu ifade edemiyordu. Ben ilk defa bunun yanlış olacağını söyleyip bunda ısrar eden kişi oldum. Yanlıştı çünkü her şeyden önce binada Ruhi Koç ve Ahmet Bozkurt adında arkadaşlarımız yatıp kalkıyordu. Bunun yanlışlığı üzerine kısa açıklamalar yaptım ve kesin bir dille provokasyon olduğunu söyledim. Bu ayak üstü karşı çıkışlar tabii ki Sami’nin öfkesine uğradı. Ama Sami’nin esas sorunu bu değildi. Bu önerinin çoğunluk tarafından hoş karşılanmadığını anlamıştı. Onun için esas sorun benim, Şaban ve bazı arkadaşların FKF’li arkadaşlarla kurduğu samimi ilişkilerdi. Onun için ‘Türk solu’ yoktu ‘Türk boku’ vardı. Devrimci, sol hareketi genellikle böyle değerlendiriyordu.” (s. 85)

Bundan sonra bir toplantıda Selçuk, Dev-Genç’in bombalanması önerisi dolayısıyla Sami’yi açıkça eleştirir. Sami Gürler, Selçuk başta olmak üzere “örgüt” üyelerinin FKF’lilerle bağ kurmasının devrime ihanet olduğunu, devrime ihanetin cezasının da ölümden başka bir şey olmadığını söyler ve silahını çekerek Selçuk’u vurmaya kalkar. (s. 87-88) Bundan sonra Selçuk Polat ve Şaban İba, Sami Gürler’in MİT ajanı olduğuna iyice ikna olurlar ve Dev-Genç yönetiminin de onayıyla Sami’yi tutuklayıp SBF bodrumlarında sorguya çekerler. Ne yazık ki, bu sorgulamanın polisin yöntemlerinden hiçbir farkı yoktur. Sami, işkencede ajan olduğunu kabul etmez. Onu ODTÜ’ye götürüp bir odaya hapsederler. Fakat Sami Gürler, bir fırsatını bulup çıplak ayak kaçar. Daha sonra Selçuk Polat’ı kaçırmak için silahlı adamlarıyla birlikte DTCF’yi basar, fakat Selçuk uyanık davranıp ellerinden kurtulur (s. 11-116)

İşte Aydınlık gazetesinin 7 Mayıs tarihli nüshasında, Deniz Gezmiş’i anma haberinde DÖB önderi bir kahraman olarak sunulan Sami Gürler budur. Onu özellikle Ankaralı hangi 68’liye sorsanız size, ya “karanlık bir kişi” ya da “özel harp dairesinin ajanı” olduğunu söyleyecektir.

Sami Gürler gibi provokatörlerle devrim müzesini gezmeyi mi tercih edersiniz, yoksa Doğu Perinçek’in “sahte kahraman” diye yaftaladığı Rudin’lerle barikatlarda omuz omuza olmayı mı?

 

Gün Zileli

9 Mayıs 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI