Diktatörlüğe Karşı Bir Barikat: Anayasa Mahkemesi

 

 

27 Mayıs’ın meclis diktatörlüğüne karşı getirdiği iki önemli yenilik vardı: 1. Milli bakiye sistemi; 2. Anayasa Mahkemesi.

Milli bakiye sistemi ile amaçlanan, mecliste tek parti hâkimiyetini önlemekti. DP, dar bölge sistemi sonucu, aldığı oy oranından bile çok daha fazla milletvekiline sahip olmuş ve meclis içi muhalefeti tamamen etkisiz kılmıştı. 27 Mayıs, dar bölge sistemini kaldırmakla yetinmedi, milli bakiye sistemiyle meclise küçük partilerin girmesini de sağlayarak sınırsız meclis iktidarını önlemeyi amaçladı.  Anayasa Mahkemesi ile amaçlanan ise, yasamanın sınırsız bir iktidara sahip olmasını önlemek ve onu görece bağımsız bir hukuk organıyla denetlemekti.

Bu iki önlem, on yıllık Demokrat Parti iktidarı döneminin derslerinden çıkmıştı. Merkez sağın sınırsız meclis diktatörlüğünü önlemek isteyen burjuvazinin bir kesimi (buna belki “Cumhuriyetçi burjuvazi” de diyebiliriz) böylece halkoylamasına dayalı bir diktatörlüğün önüne geçmek istemişti.

Türkiye İşçi Partisi’nin Meclis’e 15 milletvekili sokmasını sağlayan milli bakiye sistemi, 1965 yılından sonra AP ve CHP’nin oylarıyla kısa sürede tarihin müzesine kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi de her zaman merkez sağ iktidarların saldırı hedefi oldu ama bu Anayasal kurumu kaldırmaları bugüne kadar mümkün olmadı.

Bugün bu kurumun, meclis çoğunluğu sistemini giderek plebisiter bir diktatörlüğe doğru götürmek için çabalayan Recep Tayyip Erdoğan’ın önüne önemli bir engel olarak çıktığını görüyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin son kararlarını ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın dünkü çıkışını böyle okumak gerekir.

Ne var ki, twitterde dolaşan solcu ve devrimci arkadaşların twitleri, devrimcilerin bir kısmının olayı hiç de böyle görmediklerini ve okumadıklarını ortaya koyuyor. İyi niyetlerinden ve devrimciliklerinden asla kuşku duymadığım kimi arkadaşlar, Haşim Kılıç’ın konuşmasına neredeyse bir mirasyedinin kibriyle yaklaşıyorlar. Bu arkadaşlara göre, “Ha Haşim Kılıç, ha RTE. Egemenlerin kavgasından halka bir fayda gelmez. Aksine RTE yeni mağduriyet yaratır!” ya da “Hep bir kurtarıcı bekliyoruz kim RTE’ye sert konuşsa hemen ona sarılıyoruz. Bu beklentilerin sonucu hep hüsran” dır.

Bunları, bir arkadaşın twitlerinden aldım ama buna benzer görüşler bir hayli fazla. Bunlara katılmam kesinlikle mümkün değil ve bu tavrı, pek keskin görünmesine rağmen, mücadeleyi sahanın kenarından seyreden konformist bir tavır olarak görüyorum.

Çünkü, bugün AKP iktidarı dört nala plebisiter bir tek adam diktatörlüğüne doğru gitmektedir. Devrimci güçlere düşen, önüne geleni biçerek ilerleyen bu savaş makinesinin önünden kaçmak ya da geri çekilmek değil, onun önüne, ilerlemesini önleyecek ya da yavaşlatacak barikatlar kurmaktır. Barikat kuranlar bilir, o anda hiç kimse barikata konmak üzere getirilen kalasları ya da eşyaları seçme lüksüne sahip değildir. Acilen eline ne geçerse yığmak zorundasındır.

Bugün görüyoruz ki, Anayasa Mahkemesi, hangi güdülerle hareket ediyor olursa olsun, hızla ilerleyen diktatörlük makinasının önünde bir engel, bir barikattır. O barikata destek vermek, şu anda en önemli özgürlükçü görevi diktatörlüğe karşı koymak olan her devrimcinin görevidir. Yukarıda alıntıladığım twitler ise, aslında sol gösterip sağ vurmaktadır.

Çevremizde cereyan eden toplumsal siyasal çekişmelere, gazetelerin tutumlarına, köşe yazılarına ve TV’lerdeki tartışma programlarına bakarsak bunu çok daha net görürüz. Birkaç örnek vereyim.

Alalım Oral Çalışlar’ı. Radikal’deki, “Haşim Kılıç Kavgaya Aradan Girdi” başlıklı bugünkü yazısında her zamanki sinsi (artık buna ihtiyatlılık da diyemeyeceğim, ne yazık ki) halini sürdürerek, Haşim Kılıç’a çaktırmadan, alttan tekme atıyor: “Haşim Kılıç da yaptığı konuşmayla hükümet-cemaat (ve hatta hükümet-muhalefet) kutuplaşmasında taraf olduğunu ilan etti.” “Meydan okuma biçimi de paralel yapı’nın üslubuna yakın.”  Bununla da kalmıyor, Anayasa Mahkemesi kurumunu çaktırmadan darbeleyebilmek için, sözcükleri dikkatle ve kasıtlı olarak seçilmiş şu cümleyi kuruveriyor: “27 Mayıs darbecileri, Anayasa Mahkemesi’ni ihdas ederken, bu kurumun siyaset üzerinde vesayet kurmasını amaçlamışlardı.” Kullanılan dil, konjönktüre göre kendini ele verir ve kimin yanında yer aldığınızı açıkça ortaya koyar. Öyle ki, bir başka konjönktürde ben de “27 Mayıs darbecileri” deyimini kullanabilirdim. Örneğin, 27 Mayısçıların halka karşı yönlerini anlatmaya çalışırken bu deyim daha elverişli olabilir. Ama bugün, tam da Anayasa Mahkemesi’nin AKP diktatörlüğü karşısındaki konumu tartışma konusuyken “27 Mayıs darbecileri” demek, kanal kanal dolaşıp “hökümete kompas yapılmaktadır” diye haykırmakla görevli AKP’li M. Metiner’le aynı safta yer almaktan başka bir anlama gelmez. Sonra şu “vesayet” sözcüğü… Yani AYM, “siyaset” (iktidar yerine kullanılan yuvarlaklaştırılmış bir deyim) üzerinde vesayet kuruyormuş. Eh, her türlü vesayete karşı değil miydik? “Siyaset” üzerindeki vesayeti de kaldıralım. Yani Anayasa Mahkemesini! İşin aslına bakılırsa, AYM yasamanın vesayetine karşı bir önlem olarak getirilmiştir. Son zamanlarda sık sık duyuyoruz: “Seçilmiş meclis”, “seçilmişler”, “siyaset üzerinde vesayet” vb. Peki bu “seçilmiş meclis” ya da “siyaset”, örneğin tek parti döneminde olduğu gibi, Recep Tayyip Erdoğan “milli şef”tir diye bir karar alırsa ne olacak? Bu kararın Anayasa’ya aykırı olduğunu kim denetleyecek? Hadi artık devrimciliğinden falan vazgeçtik de, AYM’den fazlasıyla rahatsız olduğu anlaşılan “tam demokrat” Oral Çalışlar’ın buna verebileceği bir cevap var mıdır? Aslında gelecek dönem AKP milletvekili olarak göreceğimiz Oral Çalışlar üzerinde bu kadar durmak da bir zaman kaybıdır ama sırf kavratıcı olsun diye böyle kötü örneklere başvurmak zorunda kalıyoruz ara sıra.

Daha kötü bir örneğe de geçebiliriz isterseniz. İşte bugünkü Aydınlık gazetesinin manşeti: “Yüce Divanlıklar Köşk Kavgasında- Yüce Divan salonundaki Köşk kavgasında, İBDA-C bağlantılı Haşim Kılıç, Tayyip Erdoğan’a sert çıktı. Abdullah Gül’ün memnuniyeti bakışlarına yansıdı. Hepsinin ortak noktası ise yüce divanlık suçları”

Hoppalaaaa… bu “İBDA-C” bağlantısı da nereden çıktı şimdi? Habere baktım, bu konuda tek bir satır söylenmemiş haberin içeriğinde. Yani şimdi her şey bitti de Haşim Kılıç’ın İBDA-C ile olan bağlantısı mı kaldı? (böyle bir şey varit mi bilmiyorum ama eğer gerçekten böyle bir durum varsa Haşim Kılıç daha çok gözüme girer, o zaman onu gerçek bir haşhaşi olarak bile görebilirim!) Kuruluş tarihine utanmadan hâlâ eski TKP yayın organı Aydınlık’ın kuruluş tarihi olan “1921” tarihini yazan Aydınlık’ın bu manşeti ilk bakışta sanki hem hükümeti hem de cemaati hedef alıyormuş gibi görünüyorsa da özünde hükümet yanlısıdır ve hedefe Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ı koymuştur. Kritik anlarda tüfeğinizin namlusunun ne tarafa çevrilmiş olduğu son derece tayin edicidir. Aydınlık’ın tüfeğinin namlusu AYM’yi hedef almaktadır, dolayısıyla iktidar medyasının baraj ateşiyle aynı yönde kurşun sıkmaktadır.

Tek sevindirici gelişme, aynı gazetede bir köşe yazarının, tüfeğin namlusunun AYM’ye değil, AKP iktidarına doğrultulması gerektiğine işaret eden bugünkü yazısıdır. Mehmet Ali Güller, bugünkü Aydınlık’ta, Doğu Perinçek’in belirlediği AKP ile ittifak çizgisinin zıddına şunları yazmış:

“3) Erdoğan’ın karşıtlarına açtığı savaşta, Erdoğan’la birlikte olmak, taktiklerle düzeltilemeyecek stratejik bir hatadır!… 5) Ancak okları daha çok, taraflardan iktidar olana doğrultmak gerekir. Zira iktidar olan zayıfladıkça, varlığı onunla anlamlı olan karşıtı da zayıflayacaktır. Ama karşıtı zayıfladığında Erdoğan zayıflamayacak, tersine güçlenecektir. 6) Türkiye’nin milli kuvvetleri, karşıtlarıyla mücadelesinde Erdoğan’ı tahkim eden politikalardan uzak durmalıdır. Zira Erdoğan durumunu sağlamlaştırdığında, yeniden ‘eski’ düşmanlarına ve bu kez daha sert yönelecektir. 7) Erdoğan’ın kendi rejimini inşa etmek ve bir istihbarat devleti kurmak için çıkardığı yasalara, sırf Cemaat’i hedef alıyor diye sessiz kalmak büyük yanlıştır. Zira o istihbarat devleti, esas olarak sistem dışı kuvvetleri, yani halkın ilerici kuvvetlerini ve Türkiye’nin milli kuvvetlerini hedef alacaktır. 8) Erdoğan’ın bu yasalarına karşı iç çelişmeleri nedeniyle sistem içinden bir barikat çıktığında, okları Erdoğan yerine o barikata yönlendirmek, son tahlilde Erdoğan’a yarayacaktır.”

Doğu Perinçek’in bugünkü AKP ile ittifak siyasetine açık muhalefet niteliğinde olan bu yazının yazarı Mehmet Ali Güller’i yakında kapının önünde görürsek hiç şaşırmayalım. Eğer Doğu Perinçek’i biraz tanıyorsam böyle açık bir muhalefeti affetmeyecektir.

 

Gün Zileli

26 Nisan 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI