Özkan Gündüz/PRAG’DA KOMÜNİZM YÜRÜYÜŞÜ

20140411_130330Bir haftalık Çek Cumhuriyeti gezisi sonrası geri dönüşte kendimce bu yazıyı yazma gereksinimi hissettim. Tarihin yaklaşık 40 yıllık bir dönemecini reel-sosyalist bir deneyim içinde geçirmiş olan eski bir Doğu Bloğu ülkesine yapılan bu gezi, bu zorunluluğu biraz da kendiliğinden doğurdu. Dışarıdan tarih okumaları genelde yanıltıcı olabiliyor. Sübjektif ve ideolojik değerlendirmeler gerçekliği kolaylıkla tersyüz edilebiliyor. Algılar olanı olduğu gibi göstermekten ziyade istenileni istediğimiz biçimde değerlendirmemize yol açıyor.

Bu çoğu kişi gibi benim de bir gerçekliğimdi. İlk defa sosyalist bir deneyimi tarihin bir dönemecinde yaşamış bir ülkeye yapılan bu yolculuk, o tarihi gerçekliklerin ele alınmasında benim için iyi bir fırsat sunmuştu. Gerçekte yaşanılan neydi? Onlarca soru arka arkaya sıralanabilir. Çekinmeden sordum. İşte bu yazı biraz da alınan tüm bu cevapların bir derlemesi… Bu değerlendirmeler bilimsel ve çok yönlü bir araştırmanın konusu ve sonucu hiç değil. Muhakkak ki konuşulan, soru sorulan ve açıklamalarda bulunan az sayıdaki kişinin kendi kişisel değerlendirmelerini ve yine kendi öznel algılamamı içinde yoğun olarak taşımaktadır. Yazı bu biçimiyle bir tartışma olarak algılanırsa sanıyorum amacına daha iyi hizmet etmiş olacaktır.

Merakla başkent Prag’daki tur programlarından birisi olan “Komünizm Turuna” biletlerimizi aldık. Tura sadece iki kişinin katılmış olması ve tur rehberinin dahi neden bu tura katıldığımıza şaşırması, aslında kapitalizmin orada kültürel olarak ne kadar içselleşmiş olduğunun bir kanıtıydı. En önemlisi de; “Komünizm Turunun” Çek para biriminde oldukça pahalı bir ücrete bize pazarlanmasıydı. Bu belki de kapitalizmin kazandığının birincisinden de önemli bir kanıtıydı.

Müzenin girişinde bizi karşılayan ve  azı dişlerini ortaya çıkarmış bir Rus oyuncağı olan Matruşka resimli müze tanıtım afişi, oradaki komünizm algısının ne olduğunu ilk baştan bize net olarak gösteriyordu. Onlar için komünizm; azı dişlerini ortaya çıkarmış canavar bir Rus egemenliğinden başka bir şey değildi…

Görülen ve hissettiğim en önemli durum; Çeklerin, yaşanmış ve komünizm olarak değerlendirdikleri o tarihi süreci kesinlikle ama kesinlikle unutmak istemeleriydi. Bu,  Komünizm müzesi olarak adlandırdıkları o müzeyi bulunması belki de en zor olacak bir köşeye sıkıştırmalarından da oldukça belliydi. Öyle çok da ciddi bir materyalin olmadığını da belirtmem gerekiyor. Müze bol bol SSCB bayrağı, çeşitli boylarda Lenin, Stalin ve Marx heykelleri ve büstleri ile hınca hınç doluydu.  Müzenin girişinde oldukça eski bir masada bizi karşılayan ve biletlerimizi kontrol eden yaşlı teyze de sanki o dönemden kalmış bir izlenim yaratıyordu. 1968 Prag Baharı’na ve 1989 yıkılış sürecine ilişkin eylemleri içeren resimlere ve video sunumlarına verdikleri önem oldukça ön plandaydı. Bu durum; 1968’de başarısız olan, 1989 da ise rejimin yıkılmasıyla sonuçlanan dönemi ve eylemleri bir özgürleşme süreci olarak değerlendirmelerinden ileri geliyordu. Aynı zamanda kendi tarihlerinde bir zaferi temsil etiğini düşünmeleri anlamında; bir ideolojik gurur ve propaganda aracıydı. Bizlerin bir anlamda üzüldüğüne o rejimde yaşamış olan insanların sevinmeleri zıtlık ve büyük bir algı farklılığıydı. Bu bakış açısındaki zıtlık karşısında, içinde yaşamadığımız ama üstüne belki onlardan çok daha fazla kitap okuduğumuz, çok ciddi tartışmalar yaptığımız sosyalizm üzerine utangaçça bir kaç soru dışında görüş belirtemediğimi de net olarak söylemek zorundayım. Yaşanmışlıklar geriye savunulacak pek de bir argüman bırakmamıştı. Özelikle de o rejimlerde yaşayanlar açısından ve onlara karşı…

Tur rehberimiz Çek siyasal tarihini üç sürece ayırmaktaydı. Birincisi; 1948 dönemi,  ikincisi; 1968 Devrimi (Prag Baharı) ve 1989 özgürlük devrimi. 1948 sürecini ele alırken bunu sosyalist bir rejimin iktidara gelmesinden ziyade Hitler Faşizminden kurtuluş süreci olarak görmekteydi. O dönem Avrupa’sı Nazizm tehlikesi altında yaşamış ve bir bütün Avrupa bu beladan kurtulma mücadelesi vermişti. Kendi anlatımına göre; her ne kadar savaş bitiminde Sovyetler Birliği askerlerini mutluluk göz yaşlarıyla karşılamış olsalar da çok geçmeden bu mutluluk yerini bir acıya bırakacaktı. O sürece ilişkin ayrıca; Çekoslovakya’ya ilk ulaşan ABD askeri birlikleri olmasına rağmen, belli bir süre Rus askerlerinin gelmesini beklediklerini ve Çekoslovakya’ya girmediklerini eklemişti. Çünkü; savaşın asıl galibi SSCB ile ABD ve diğer Batılı güçler arasında siyasal denetim altına alınacak ülkeler boyutuyla gizli bir anlaşma çoktan yapılmıştı. Her bir Avrupa ülkesi ilgili devletler arasında masa başında paylaşılmıştı. Yine de tur rehberimiz savaşın asıl galibinin SSCB olduğunu net olarak söylemekteydi. Yine kendi deyimiyle; Nazizm belasından kurtulan ülkesi şimdi başka bir belayla, Stalin diktatörlüğüyle yüz yüze kalmıştı. Ona göre; ülkeleri keşke Batılı güçlerin denetimi altında kalsaydı da bu acıları yaşamak zorunda kalmasalardı. Bu düşünce sanıyorum ki hepimizi oldukça ürkütmüştür. Fakat tarihi orada yaşamış, tam bir diktatörlükten kurtulmuşken yeni bir diktatörlüğün pençelerine düşmüş bir ülke insanının psikolojisi ile baktığımızda bunda anlaşılmayacak çok da bir şey yoktur. Gerçeklik bu kadar acımasızdır. Kabul etmek istemesek de…

Stalin dönemine ilişkin ağızlardan sadece nefret cümleleri duydum. Hatta tüm sosyalist algının belirleyiciliği Stalin şahsında şekillenmişti. Müzenin girişinde gördüğüm Lenin heykeli üzerine sorduğum Lenin’le ilgili düşünceleri dahi Stalin’in etkisi altındaydı. Tur rehberimize göre; Lenin bir Stalin değildi. Yine de Stalin gibi bir diktatörün var olduğu ya da olabildiği katı bir rejimin kurucusuydu. Bu anlamda o da kötüydü. Evet 1920’li yıllar SSCB’de daha iyiydi. Fakat onlar sosyalizmi; Stalin’in gücünün doruğunda olduğu bir dönemde hem de onun denetimi altında yaşamışlardı ve beyinlerine kazınan temel algıları tam da buradan kaynaklanıyordu.

Peki sosyalist düşüncenin o dönem Avrupa’sındaki etkisini neye bağlıyordu? Ona göre bu tamamen Nazizm belasıyla ilgili bir durumdu ve yine birçok insana göre; kapitalist ülkeler SSCB’ye karşı Hitler’le anlaşmıştı. Kapitalizm acımasızdı. Ağır çalışma koşullarını insanlara dayatıyordu. SSCB’de ise bir işçi devleti vardı. İç yüzünü çok iyi bilmeseler de en azından düşünsel olarak tercih edilebilecek olandı. Nazizm’in düşmanı ve onun alternatifiydi. 2. Dünya Savaşı esnasında ve öncesinde Hitler faşizmini yaşamış insanlar için bir kurtuluştu sosyalizm. SSCB de savaştan galibiyetle çıkmış ve faşizmi yenmişti. Sosyalizme ilişkin ideolojik kabullenirlik sadece ve sadece bu temelde kurgulanmıştı. İşin iç yüzünün hiç de görünürdeki gibi olmadığı reel-sosyalist dönemde ve özellikle de Stalin rejimi altında yaşadıkları yıllarda gün yüzüne çıkmıştı.

SSCB’nin 1968 Çekoslovakya işgali tur rehberimizin neredeyse her üç kelimesinden birisiydi. O günkü eylemleri ve özellikle pasif direniş hareketini bir devrim olarak değerlendiriyordu. Bu işgali onlar adına ve özellikle sosyalizmin olumsuzlanması anlamında bu kadar önemli kılan; sanıyorum ki düşünsel zeminde yarattığı ağır tahribattı. Bu işgal sadece Çekoslovakya tarihi açısından değil, bir bütün Avrupa’daki komünizm ideolojisinin ve hayallerinin de  yıkılışıydı aynı zamanda. Türkiye sosyalist çevrelerinde de derin bir yankı uyandıran bu işgali; hem reel hem de ütopik ve hümanist sosyalist algının yok oluşunun başlangıcı olarak da değerlendirebiliriz. Yanlış hatırlamıyorsam o dönem çok değer verilmeyen Mehmet Ali Aybar’ın güler yüzlü sosyalizminin dayanak noktası da bu işgal olmuştur. Türkiye İşçi Partisinde de bu temelde bazı bölünmeler meydana gelmişti. O güne kadar hep bir burjuva kara propagandası olarak değerlendirilen SSCB’ye dönük şüpheler artık ağır bir gerçekliğe dönüşmüştü. Batı dünyası bu şoku daha derinden hissetmiş, sosyalizm ideolojisi büyük bir manevi kayba uğramış, o güne kadar hayallerde bir nebze de olsa yaşamaya devam eden sosyalist hümanizma yerle bir olmuştu. Devrimci düşünce adına Avrupa genelinde geriye Stalinizm’in politik karşıtlığı temelinde dünden bu güne şekillenen Troçkizm,  gün geçtikçe güçlenen bir ideoloji olarak Maoizm ve Anarşizm kalmıştı. SSCB’den umudunu yitiren kitleler; özelikle öğrenciler ve aydınlar yüzünü daha çok Maoizm’e dönmüştü. Sosyalizm adına bir dal olarak yaşanılan gerçeklikte ona tutunmuşlardı. Hem üçüncü dünyadaki bağımsızlık savaşları ile Mao’nun halk savaşı teorisinin uygunluğu hem de Çin’de gerçekleşen Büyük Proleter Kültür Devrimi, rüzgarın o yönden esmesinin temel nedenleriydi. Bu işgalin; zamanla Marksist ve devrimci düşünce akımlarının ideolojik ve reel gücünü yitirmesiyle Avrupa tipi sosyalizmin temelinin atılmasının ve güçlenmesinin nedeni olduğunu da özellikle söylemeliyiz. Gün geçtikçe değişen dünya konjonktüründe bir bütün yenilen reel – sosyalizmin ve kazanan kapitalizmin alternatifi olarak; fakat kapitalizmi hiç bir biçimde ret etmeyen Avrupa sosyal demokrasisi; o günkü Avrupa tipi sosyalist hareketin bugün aldığı biçimdir.

Edindiğim izlenim ve aldığım cevaplar rejimin yıkılmasının temel dinamiğinin halkın kapitalist bir sistemde yaşamak istemiş olması değildi. Hayatın her ama her alanına müdahale eden ve her türlü baskıyı beraberinde getiren katı bir devlet rejiminden kurtulma isteği onları kapitalizmin kucağına itmişti. Orada kaldığım süre içerisinde kimseden bir kapitalizm övgüsü işitmedim. Eğer öyle olsaydı ekonomik temelde ne zaman dar boğaza düşseler eski dönemleri özlemle anmazlardı. Özellikle o dönemi yaşamış, kapitalizm sürecinde çok daha büyük mağduriyetler yaşamış olan yaşlı kesim açısından bu daha önemli bir gerçeklikti. Zaten o döneme özgü, içeriğine dönük çeşitli eleştiriler getirseler de, tek olumlu söylemleri açlığın, işsizliğin, konut sıkıntısının olmaması, eğitim, sağlık vb. hizmetlerin ücretsiz ve bir kamu hizmeti olarak sunulmasıydı. Tam da bu noktada sorun; ekonomik bir sistem tercihi sorunu değildi. Eski rejimi; SSCB ile özdeşleştirdikleri ve bir Rus egemenliği olarak tarif ettikleri Komünizm olarak değerlendiriyorlardı. SSCB onları baskı altında tutan ve sömüren, yeri geldiğinde de 1968 Prag Baharı sürecinde olduğu gibi tanklarıyla ve askerleriyle ülkesini işgal eden, onlarca insanın ölmesine yol açan işgalci ve en önemlisi de komünist bir devletti. Onlar açısından komünizm algısı bu kaynaktan besleniyor ve bizim düşünsel teorimizden  çok daha farklı bir noktada duruyordu. Komünizmi resmi ve tek geçerli kaynak olan SSCB tarihinden ve onun bizzat kendi yaşamlarına bütünsel müdahaleleriyle öğrenen bir halktan başka türlü düşünmesi de sanıyorum ki beklenemez. Aynı gerçekliği Ukrayna’da Lenin heykellerini yıkan halkın algısında da görmek mümkün. Kimimizin televizyon karşısında kızarak izlediği o görüntüler, yıkanların yaşamsal gerçekliğinde baskıyı, ulusal ezilmişliği, özgürlük yoksunluğunu, gizli polis devletinin kurumsallaşmış uygulamalarını ifade ediyordu. Tam da bu nedenle Prag’da gördüğüm tek politik pankartta “Ukrayna’dan Elini Çek Putin!!!” yazması bir zamanki kendi gerçekliklerini onlarla özdeşleştirmelerinden ileri geliyordu.

Yine anlatılanlardan algıladığım kadarıyla; mücadeleyi katı ve baskıcı resmi devlet ideolojisiyle kendi kendine kaybeden bir reel-sosyalist devlet anlayışı vardı. Özellikle de temel insan hakları, özgürlükleri ve demokrasi konusunda kapitalist ülkelerden kat ve kat geride kalmaları boyutuyla… Her türlü özgürlük devlet baskısı ve boyunduruğu altındaydı. Ne de olsa özgürlük bir burjuva safsatası değil miydi?… Dün işçi sınıfın özgürlüğünü savunan bir devrim gelinen aşamada işçi sınıfı adına onu yöneten ve bu anlamda onun da her türlü özgürlüğünü elinden alan bir parti diktatöryasına dönüşmüştü. İşin daha da hazin yanı partinin bürokratik kliğinin de SBKP’nin nihai baskısı ve denetimi altında olmasıydı. Diğer Doğu Bloğu ülkeleri gibi Çekoslovakya da SSCB’nin bir uydu devletiydi. Devletin ve onu idame ettiren partinin kendi katı devletsel politikalarında dahi kendi  özgürlüğü söz konusu değildi. Her şeyin ama her şeyin nihai belirleyicisi SBKP idi.

Asıl şikayetler ve tepkiler de yukarıda anlatılanlar temelinde gelişmiş ve Doğu bloğunu bir çırpıda yıkılışa götürmüştü. Tabii ki bu kendiliğinden gerçekleşen anlık bir süreç de değildir. Bu yıkılış sürecinin temellerini, başlı başına ele alınması gereken bir konu olmasına rağmen, merkeziyetçi, bürokratik, hiyerarşik ve parti diktatöryasına dayanan katı devlet yaklaşımının esas alındığı 1917 Rus Devriminin ve belli farklılıklar olmasına rağmen mantalite de aynı yolu izlemiş diğer ülke devrimlerinin genel bakış açılarında aramak gerekiyor. Yanlış temelde gerçekleşen ve bu temelde kendini devam ettirmeye odaklanan devrimler geleceğin büyük ve anlık çöküşünü bünyelerinde o andan başlayarak taşımaya başlamışlardı. SSCB’yi ele alırsak; belki de niyetlerden ve istemlerden bağımsız olarak ortaya Lenin’in bile şaşıracağı bir baskı ve diktatörlük rejimi çıkmıştı. Belki de Lenin’in SBKP 10. Kongresinde olağanüstü duruma dönük geçici bir önlem olarak aldığı parti içi hiziplerin ve bu temelde farkı düşüncelerin yasaklandığı, demokrasinin rafa kaldırıldığı kararların geçici olmak bir yana kalıcı bir hal aldığı ve yıkılışa kadar giden bir sürece evrildiği unutulmamalıdır. Artık ilgili anti-demokratik yaklaşım ve önlemler devrimin temel uygulamaları olarak kalıplaşmış ve teorileşmişti.

Kapitalizme verdikleri tek değer eski sistemde hiç sahip olamadıkları özgürlüklere sahip olabilmeleriydi. Onlar sadece temel insani hak ve özgürlüklerini talep etmişler ve bunu da bugün için bize garip gelecek olsa da burjuva yönetim sisteminde sahip olmuşlardı. Kapitalizm yanılsamalı bir özgürlük kavramını içinde barındırsa da onlar açısından özgürlüğün ve adaletin hiç olmadığı bir rejime karşı hayli hayli tercih edilirdi. Parlamenter sistemin kendisi bile başlı başına bir tercih etme konusuydu. Bunu tur rehberimizin geçmiş ve bugün kıyaslamasında sürekli parlamenter sistem üzerinden yaptığı örneklemelerle hissedebiliyordunuz. Seçme ve seçilme hakkının küçük bir bürokratik klik dışında kimsede olmadığı bir rejim açısından; en azından oy verebildikleri bir parlamenter sistem,  demokrasi açısından onlar adına ileri bir adımdı.

Yaşanan tüm bu deneyimler Çek tur rehberimizin ağzından dökülen Reagan, Thatcher ve Gorbaçov hayranlığını anlamamızda belki bize bir nebze olsun yardımcı olur. Onlar için, neo-liberal politikaların azgın savunucusu ve uygulayıcısı bu üçlü; emekçi düşmanı yönleri hiç ele alınmaksızın SSCB ve Doğu Bloğu rejimlerinin tarihin çöp sepetine atılmasının mimarları olmuştu. Bu temelde neo-liberalizmin vahşi savunucularının birer özgürlük kahramanı olarak değerlendirilmesi tarihin bize acı bir gülümseyişi olsa gerek. Ne de olsa onlar;  bizim baskının ve sömürünün olmadığı bir dünya olarak algıladığımız ideolojiyi her türlü baskı, sömürü ve devlet şiddeti olarak yaşamışlardı.. Sosyalizmden bizim algıladığımız ve anladıklarımızla onların yaşanmışlıkları arasında derin bir çelişki mevcuttu.

Gördüğüm diğer ilginç bir nokta da tüketim alışkanlıkları ve sosyalizmin insanlara sunduğu geçmiş deneyimler arasındaki zıtlıktı. Biliyoruz ki tüketim kültürü kapitalizme özgüdür. Tüketim kapitalizmin var olmasının, kendini devam ettirebilmesinin ve yeniden üretebilmesinin temel mekanizmasıdır. Her şeye rağmen bu noktada dahi insanların tüketme isteklerinin ve bu bağlamda, çelişkili de olacak olsa, tüketme özgürlüklerinin yok sayılmaması gerektiğidir. Konuştuğum insanların eski reel sosyalist dönemdeki en büyük şikayetlerinden birisi de hiç bir tüketim maddesi bulamıyor olmalarıydı. Tek tip ve her üründen neredeyse sadece bir çeşit bulunan, o da sadece devletin satılmasına izin verdiği temel tüketim maddelerinin satıldığı, bana tarihten önce kalmış izlenimi veren dükkanların olmasıydı. Böyle bir dükkan örneğine müze içerisinde görme şansına sahip oldum. Örneğin; otelde konuştuğum resepsiyoner bana o dönem için muz yiyememekten ve bulamamaktan şikayet etmişti. Bu durum bana; insanların başka diğer konularda olduğu gibi bu konuda da rejimi sevmeme nedenlerinin muz yiyememekten ziyade muz yeme özgürlüğüne sahip olmamaları olduğunu düşündürdü. Bunu sadece kapitalizme özgü bir tüketim alışkanlığıyla eleştirmek kanımca yetersiz kalacaktır. Gelecek sosyalist deneyimlerde tüketim alışkanlıklarının ve bu minvalde değerlendirilebilecek tüketim özgürlüğünün ele alınması özellikle gerekecektir. Özgürlüğü ve ya neyin iyi ya da kötü olduğunu sizin yerinize başkalarının belirlemesi ve uygulaması temel bir problem olmaya devam edecektir. Tüketim maddeleri üretimine gerekli önemin verilmesi değerlendirilmesi gereken bir konu olacaktır. Sadece ve sadece üretici güçlerin geliştirilmesi temelinde ağır sanayi fabrikalarının kurulması yeterli ve anlamlı değildir, olmamıştır da…

Ağır sanayi konusuna gelecek olursak; Çek cumhuriyeti ağır sanayisini özellikle sosyalist döneme borçludur. Ağır sanayisi tamamen o dönemin yatırımları temelinde gelişmiştir. Bunu oradaki insanlar da özellikle belirtiyorlar. Fakat; ağır sanayinin o dönem çevreye olan duyarsızlığını da eklemeden geçmiyorlar. Müzede sergilenen bir fotoğraf bu çevre sorununu anlamamda bana oldukça yardımcı oldu. Prag şehir merkezinin üstü fabrika bacalarından çıkan dumanla tamamen örtülmüştü. Şimdiki durumla kıyasladığımızda bu da ayrı bir eleştiri konusu olarak, özellikle tur rehberimiz tarafından bize ilgili resim gösterilerek anlatılmıştı.

Eğitim ve sosyalizm arasındaki ilişkiyi sorduğumda ise beni pek de tatmin etmeyen ya da umduğumun tersine cevaplar aldım diyebilirim. Tur rehberimiz Çekoslovakya döneminde temel eğitime önem verildiğini fakat yüksek eğitimin gereksiz olarak görüldüğünü söyledi. Birinci aşama temel eğitimde  Rus eğitim sisteminin esas alındığını ve bir ölçüde SSCB tarafından dayatıldığını anlattı. Sonrasında ise herkesin bir işçi olarak görülmesinden dolayı ileri düzey eğitime çok da önem verilmediğini söyledi. Sadece ve sadece fabrikalarda çalışacak bir nesil yetiştirilmesi ön plana çıkmıştı. Bunun da; eğitimli kesime yeterli değerin verilmemesini, kültürsüz bir işçi sınıf tabakasının oluşmasını beraberinde getirdiğini açıkladı. Önemli olan işçi sınıfının kendini yeniden üretmesi, çalışması, çalışması ve daha çok çalışmasıydı. Bu noktada tur rehberimizin şöyle bir eleştirisini aktarmadan da geçmeyeyim; iyi eğitimli ve kültürlü  insanlar devlet yönetiminden uzak tutulurken, tamamen kültürsüz ve eğitimsiz işçi sınıfı mensupları devletin en üst düzeylerine getirilmişlerdi. Bu işçi sınıfı tapınmacılığının tersten olumsuz bir eleştirisiydi. Evet işçi sınıfının devlet yönetimine gelebilmesi olumlu olmakla beraber, tabii ki bunun öyle düşündüğümüz gibi demokratik kanallarla olmadığı hepimizin malumudur, işçi sınıfının eğitimsel ve kültürsel gelişmişliğinin sağlanmaması ayrı bir problem kaynağıdır. Beraberinde robotlaştırılmış, sadece sosyalist ağır sanayisini kurmaya çalışan, o da SSCB’nin beklentileri ve emirleri doğrultusunda, kültürel gelişmesini gerçekleştirememiş bir toplum gerçekliğini ortaya çıkaracaktır ki gözlemleyebildiğim kadarıyla öyle de olmuştur. Örneğin; daha yaşlı kesimlerin İngilizce bilmediğini, yeni nesil genç kuşağın hemen hemen hepsinin ise iyi düzeyde İngilizce konuşabildiğine şahit oldum. Müzede gezerken resmi okul üniforması giymiş bir öğrenci prototipini bize gösterirken tur rehberimizin kahkaha atması, ülkenin özgürlük algısını ve gelişmişliğini göstermesi açısından oldukça ilginçti. Türkiye’de bunun çoğu okulda hala mecbur olduğunu bilseydi sanıyorum yüzünde çok ciddi bir şaşkınlık emaresi oluşurdu. Bunu bildiğim için ben de hiç sesimi çıkarmadım.

Sonuç olarak; onların sosyalizmden anladığı Rus tanklarının hem de sosyalizm adına ülkelerini, bağımsızlıklarını çiğneme  pahasına, işgal etmesi ve gizli polis rejiminin zulmüydü. İnsanların sebebini bilmediği nedenlerle ve gerekçelerle günlerce sorgulanması ve işkenceye uğramasıydı. Haksızlıktı, hukuksuzluktu, adaletsizlikti, diktatörlüktü…

Gerçeklikte sosyalizm adına yapılmaması gereken her şey sosyalizm adına yapılmıştı. Geriye bazılarımız için sosyalizm adına bahaneler üretmek kalmıştı. Üstüne bahaneler üretmeyeceğimiz, bir bütün doğayı ve insanı esas alan, özgürlükçü ve eşitlikçi sosyalist güzel günler görmek umuduyla…

 

Özkan GÜNDÜZ

17/04/2014

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI