Hepsi Yerele Aittir…

Londra’da yaşadığım 1990’lı yıllarda, Sığınmacılar (1990-2000, Londra) (2011, İletişim) kitabında da anlattığım bir anekdot vardı. Türkiye’nin tanınmış işadamlarından birinin oğlu benimle tanışmak istemişti. Aradaki arkadaş aracılığıyla davete icabet ettim. Sosyal yardımla yaşayan bir siyasi mültecinin uzağından bile geçemeyeceği, Londra merkezindeki lüks bir otelde bir yemek davetiydi bu. Anekdotu kitaptan aktarayım:

“Sabri’nin sınıfsal bilinci çok güçlü, sınıfsal söylemleri de yerindeydi. Örneğin sermayenin üretimdeki rolü üzerine konuşurken bir ara şunu söyledi: ‘Biz kârı daima dörde böleriz: yüzde 25’i işçinin, yüzde 25’i patronun, yüzde 25’i işletme giderlerinin, yüzde 25’i de yeniden yatırımın payıdır.’ Yani bu kadar ‘eşitlikti’ bir dağılım olabilirdi! İnsan faka basıp yutabilirdi bile bu ‘adil’ dağılımı. Gayet soğukkanlı, ‘bana göre hepsi işçinin payı’ dedim. Sabri sus pus oldu, konuyu değiştirmeye çalıştı. Sanırım bana ‘numarayı’ vermişti. Aman Allahım! Demek hepsi işçilerin! Biz ne olacağız peki? Biz nasıl idame ettireceğiz hayatımızı? Butler’ımızın (İngiltere’de ev içi hizmetleri gören uşak, G.Z.) maaşını nasıl ödeyecek, böyle güzel ve pahalı otellerde yemeğimizi nasıl yiyeceğiz?” (s. 236)

Yeni seçilen Diyarbakır Belediye Başkanı Gültan Kışanak’ın Diyarbakır’ın petrol gelirlerinden pay isteyen beyanı karşısında gelen tepkiler bana bu anekdotu hatırlattı. Hele göz kapakları daima yarı yarıya kapalı olduğu için hiç de enerjik bir görünüm vermeyen Enerji Bakanı’nın sözleri gerçekten çok çok ilginçti. Mealen hatırladığım kadarıyla Enerji Bakanı, o zaman Antalya’ya da turizm gelirlerinden, Giresun’a da fındık gelirlerinden pay mı bırakalım türü, trafoya giren kedilerden bile daha tuhaf şeyler söylüyordu.

Ben Gültan Kışanak’tan da fazlasını söyleyeceğim. Bence Diyarbakır, petrol gelirlerinin tamamına sahip olmalıdır, çünkü o petrol kendisine aittir. Elbette ne yemeye ne de içmeye yarayan, sadece kapitalist piyasada büyük değeri olan petrolün yararsızlığının kapitalizm dışı alternatiflerin konuşulduğu bir ortamda gündeme getirilmesi ayrı bir konudur ama bence bir yere ait olan ürünlerin ve değerlerin hepsi oranın halkına, emekçilerine ait olmalıdır. Dolayısıyla pay istemek değil, hakkı olanı talep etmek söz konusudur. Elbette Gültan Kışanak’ın talebinin yararlı bir tartışmayı açtığını kabul ederek söylüyorum bunu.

Aslında bu konu Marksistlerle anarşistler arasında da bir başka bağlamda tartışma konusudur. İktisadi alanda artı-değerin teorik izahını yapanın Karl Marx olduğunu kimse inkâr edemez. O koca Kapital’lerin temelinde artı-değere dayanan sömürü mekanizmalarının izahı yer alır. Bununla birlikte, Marksistler, bildiğim kadarıyla, eğer yanlışım varsa, bu konuyu daha iyi bilen Marksist arkadaşlar düzeltsinler, sosyalist düzende de bir tür artı-değeri kabul ederler. Sosyalist düzende artı-değer, artık kapitalist sınıf olmadığından, bireysel patronların cebine değil de, işçilere ait olduğu farz edilen sosyalist devlete gider. Farazi olarak sosyalist devlet bunu yine işçilerin ihtiyacına göre harcayacaktır (gerçi pratikte bu böyle olmamış, “sosyalist devlet” bu artı-değeri ya da teorik yanlışlık yapmamak için artı-emeği diyelim, işçilere, kısmen kreş, okul, barınak, ucuz su, ucuz elektrik şeklinde geri döndürürken, önemli ölçüde de, polis kontrolü, baskı, hapishane, hatta kimi durumlarda cop ve mermi şeklinde geri döndürmüştür). Öyle ki, devlet teorik olarak “işçi devleti” kabul edildiğinden işçilerin grev hakkı bile, “işçi sınıfı kendine karşı mı grev yapacak” gerekçesiyle ortadan kaldırılmıştır.

Anarşistlere soracak olursanız, hangi gerekçeyle olursa olsun, artı-değer ya da artı-emek, işçilerin sömürülmesi anlamına gelir. Bu yüzden anarşistler, işçilerin yarattığı değer de dâhil olmak üzere, bir bölgedeki değer ve ürünlerin tamamının orada yaşayan ve onları üreten insanlara ait olmasını savunurlar. Aslında bu, kapitalistler gibi, devletin de ortadan kalkması sorunudur. Peki, o bölgedeki insanlar “bunca zenginliğe” sahip olacaklar da ne olacak? Bu kadarı onlara fazla gelmez mi? Hiç de değil. Bir kere o kadar muazzam bir zenginliğin olacağı bir hayli tartışmalıdır. Diyelim ki olsun, oranın insanları kendi özgür komünlerinde bu zenginliğin nasıl kullanılacağına kendileri karar vereceklerdir, onları temsil ettiği iddia edilen bir devlet değil. Bu elbette bencil bir bölgecilik ya da işçicilik değildir. Çünkü kendi değerlerine, ürünlerine ve zenginliklerine sahip çıkan insanların hiç de bencil olmadıkları bu dediğimiz şey pratiğe geçtiğinde görülecektir. Emekçi insanları kapitalist düzenin, ihtiyaçları hiçbir zaman tatmin edilemeyen sömürücü burjuvazisi gibi düşünmeyelim. Kendi temel ve doğal ihtiyaçlarını karşılayan emekçiler, “fazla”yı elbette daha yoksul bölgelere yardım için ayıracak ve oralara sevk edeceklerdir. Ama bunu sadece kendi iradeleri ve kararlarıyla yapacaklardır, herhangi bir otoritenin yukarıdan dayatmasıyla değil.

Yeniden Gülten Kışanak’ın önerisine dönecek olursak, gösterilen tepkiyi anlamak gerçekten güçtür. Kürt illerinde son derece büyük bir yoksulluk vardır. Çünkü Kürdistan, Türkiye’nin batısı tarafından olabildiğince sömürülen bir bölgedir. “Doğu bölgesine yatırımdan” söz eden burjuvazi (ya da ulusalcı burjuvazi mi diyelim) acaba neden çok daha etkili ve gerçekçi bir yol olan, “her yere kendi ürününden pay” gibi masum bir istek karşısında hop oturup hop kalkmaktadır? Bu kadarı bile uygulansa, eğer o bölgelerin ürünleri ve zenginlikleri (pay olarak bile olsa) yeni bir Kürt burjuvazisinin yağmasına uğramayıp o bölgelerin emekçilerine adilce bölüştürülecek olsa Kürdistan’ın yoksulluk sorunu çok kısa bir süre içinde çözülebilir. Aslında “barış süreci” diye kafamızın etini yiyenlerin bu öneriye herkesten önce olumlu yaklaşması gerekmez miydi? Pek öyle görünmüyor.

Gün Zileli
16 Nisan 2014
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI