Merdi Kıpti/ALTI TATAVA

Şimdi her şey biraz durulduğuna göre, birkaç gündür kimsenin heyecanını baltalamamak, tadını kaçırmamak için içimde tuttuklarımı söylememe izin verin. Bırakın da biraz tatava yapayım.

1. AKP, Diktatörlük ve Hukuk

Recep Tayyip Erdoğan’ın diktatör olup olmadığının tartışması ya da daha çok Erdoğan’ın diktatör olduğu iddiasına yönelik bir kısım yazan-çizenin karşı tezleri meseleye uzaktan bakma şansına sahip herkesi gülümsetecek cinsten. Erdoğan, aklı başında herkese göre gerçek bir diktatör ve diktatör olmadığına ilişkin “Eğer diktatör olsaydı şöyle yapardı, eğer diktatör olsaydı böyle yapamazdınız,” şeklinde geliştirilmeye çalışılan argümanların hepsi, Erdoğan’ın diktatörlüğünün derecesiyle ilgili. İleri sürülen ve Erdoğan’ın şimdilik tenezzül etmediği eylemler/eylemsizlikler, diktatörlüğün gerekli şartları değil. “Erdoğan diktatör olsaydı, böyle bir gazete çıkamazdı,” diyen kişi, yarın öbür gün Erdoğan o gazeteyi kapattırsa “Erdoğan diktatör olsaydı, kapattırdığı gazetenin yöneticileri hapiste olurdu,” diyecek, hapse atılsalar bu kez öldürülmemelerini Erdoğan’ın diktatör olmadığına kanıt olarak sunacak. Açıkçası beyhude bir çaba, zira Erdoğan’ın diktatör olmadığını iddia edenleri ikna etmek için Erdoğan’ın bütün ülkedeki fertleri teker teker öldürmesini beklemek gerekecek. Öyle görünüyor ki ölmeden hemen önce “Erdoğan diktatör olsaydı beni de öldürürdü,” diyecekler.

Bir siyasi liderin diktatör olmadığına dair argüman üretmenin yukarıda da belirttiğim gibi sayısı yolu var ama diktatör olup olmadığını anlamanın yolları çok daha basit. Çünkü diktatörlüğün mütemmim cüzleri, opsiyonel niteliklerinden çok daha az.

Önce diktatör ne, onu bir hatırlayalım. Diktatör, bildiğiniz ya da bilmediğiniz gibi, Roma Cumhuriyeti’nde, olağanüstü hallerde yasal olarak edinilen bir unvan. Cumhuriyetin içine düştüğü örneğin savaş, iç karışıklık gibi hallerde bu durum ortadan kalkıncaya başta senato yetkisi tüm yetkiler bir kişiye veriliyor ve olağanüstü hal ortadan kalkınca da gayet güzelce geri alınıyordu. Yani unvanın özünde, Roma Cumhuriyeti’nin temel prensiplerinden biri olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin bir istisnası olması yatıyor. O yüzden “diktatör dediğin asar, diktatör dediğin şunu yapar buna müsaade etmez,” falan diye abuk subuk konuşmadan önce, “diktatörlüğün” bir karakter özelliği bir psikolojik bozukluk ya da duygu-durumu değil, devleti yöneten kuvvetleri elinde bulundurma hali olduğunun altını bir çizelim. Diktatör ne yapar, ne yapmaz, her şeyden önce onu kendisi bilir, gidip de yarım akıllı yeni yetme köşe yazarından öğrenecek değildir.

Yani kavram bu olduğuna göre, birisinin diktatör olması için kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı olarak tüm kuvvetleri elinde toplaması yeterlidir. Bunun ötesi, artık o diktatörün karakterine bağlıdır ve “Erdoğan diktatör olsaydı, şöyle yapardı,” gibi manasız savunmaların hiçbirinin “Erdoğan diktatör olsaydı kırmızı çorap giyerdi,” demekten hiçbir farkı yoktur.

Peki, hâl böyle mi, ona bakalım.

Gerek seçim barajı, gerek siyasi partilerimizin değişmez lider sultası yüzünden, öncelikle teslim etmeliyiz ki koalisyon hükümetleri dışında mecliste çoğunluğu tek başına sağlayarak kurulmuş bütün hükümetlerimizin başkanları, yani başbakanlar, ister istemez diktatör hüviyetindedirler. Öncelikle meclisteki milletvekilleri, sadece kâğıt üzerinde milletvekili olup, gerçekte parti liderleri tarafından atanmış parti bürokratlarıdır. Halk, genel seçimlerde verdiği oyu, kendisini mecliste temsil edecek kişiye değil, bir partinin liderine verir. Parti lideri, seçilmesini istediği / seçileceğini öngördüğü isimleri, listelerdeki uygun sıralara yerleştirir ve meclisteki milletvekillerinin kim olacağına da böylece karar verir. Aslında adı “Millet meclisi” olan bir bina içindeki adı “milletvekili” olan bu kişilerin milleti falan temsil etmediği o kadar iyi bilinmektedir ki, kendisini demokrat zanneden köşe yazarları, partisinden istifa eden milletvekillerine “Madem öyle, milletvekilliğinden de istifa et,” demekte hiçbir beis görmemektedir. Bu, evet, açık bir kepazeliğin ifşasıdır ama bunu ifşa edenler, durumun kepazeliğinden son derece memnun gözükmekte, bir şehrin halkını temsil etmek üzere mecliste bulunanların parti lideri tek bir kişi tarafından atanıyor olmasıyla hiçbir sorun yaşamamaktadır.

Ezcümle, koalisyon hükümetleri dışında, mecliste çoğunluğu elinde bulunduran ve doğal olarak başbakan olan bir parti lideri, eğer ki milletvekillerini, yani “yasama” erkinin unsurlarını baskı altında tutuyor, onların hangi teklife ne oy vereceğini saptıyorsa diktatördür ve tartışma bitmiştir. “Eğer Erdoğan diktatör olsaydı, hazırlatıp meclise sunduğu önergelerin beşte biri, meclis tarafından reddedilmezdi,” diyebilseler örneğin, Erdoğan’ın diktatör olmadığını anında ispatlayabileceklerdi. Ama diyemiyorlar, diyemeyecekler.

Ha bu çıkarımdan, Erdoğan’dan önceki başbakanların da diktatör oldukları sonucu çıkıyor ve bir yere kadar doğrudur da. Meclis iradesinin tek bir şahıs tarafından yönlendirildiği tüm iktidarlar, birer diktatörlüktür. Yani aslında diktatör olmak, diktatör olarak anılmak, hiç de zor değil.

Ama bunun dereceleri var elbette. Modern demokrasilerdeki kuvvetler ayrılığı ilkesinde yer alan üç kuvvete, yani yasama, yürütme ve yargıya ek olarak bizde bir de asker vardır / vardı. Saçma bir şekilde, yasama ve yürütme erki genellikle tek elde toplandığından, yine ortada üç kuvvet var gibi gözükür, yargı da yerine göre hükümetle ama daha çok askerle birlikte hareket ettiğinden, kuvvetlerin sayısı yine ikiye düşüverirdi. Ama geri durup baktığınız zaman, her hâl ve şartta; tek bir kuvvetin, birbirinden bağımsız olması gereken iki ayrı kuvveti kontrol ettiğini yani yetkisini aştığını (Gerçi askeri denkleme dâhil edince o otomatikman yetkisini aşmış oluyor, orası ayrı) ve karşısında bir diğer kuvvet bulunduğu için aslında diktatörlüğü paylaştıklarını söyleyebiliriz. Askeri vesayet “yarı diktatörlükse” eş zamanlı hükümet de bir başka “yarı-diktatörlük” oluyor. Koalisyon dönemlerinde ise asker, bütün erklere hükmedebiliyor, o zaman tam diktatörlük gerçekleşiyor.

Erdoğan’a tekrar bakalım: Kâğıt üzerinde yürütme organının başıdır ama fiili olarak yürütme organının maddeleşmiş hâlidir, Yürütme tek başına Erdoğan’dır. Şehircilik Bakanı’nın fevri bir öfkeyle televizyon ekranlarından duyurduğu, Gülen cemaatinin sızdırdığı telefon görüşmelerinden dinlendiği ve aslını isterseniz aklını peynir ekmekle yememiş herkesin açıkça gördüğü üzere kabine demek, Erdoğan demektir. Erdoğan’ın bakanları (görünen o ki bir iki istisna dışında) inisiyatif alamazlar ve bırakın bakanları, bakanlıklara ait kurumların yöneticileri dahi Erdoğan’a sormadan hiçbir atım atamaz, “kupon arazileri vermeden önce” danışmadıkları takdirde fırça yerler. Net gerçek: Erdoğan yürütmedir.

Yasama organına bakalım ve tek bir sorunun cevabını arayalım: AKP iktidarı döneminde, CHP, MHP ve BDP’nin meclise sunduğu en enti püften, en sade suya tirit veya hiçbir siyasi yönü dahi olmayan kaç görüşme önerisi, kanun teklifi, şu, bu meclis tarafından kabul edilmiştir? CHP’lilerin kurnazlık yaparak, o sırada salona yeni giren AKP’lileri yanıltmak için “Evet” oyu verdikleri ve bunu gören AKPlilerin neyi oyladıklarını bile bilmeden verdikleri “Hayır,” oylarıyla reddedilen bir teklif dışında, AKP milletvekillerinin reddettiği bir AKP teklifi var mıdır? Yoktur. Kaldı ki, salona girerken sırf CHP’liler “Evet” diyor diye bir teklife otomatikman “Hayır,” oyu vermek o milletvekillerinin değil milleti, kendilerini bile temsil etmekten aciz olduklarının işaretidir. Çoğunluğu oluşturan bu milletvekillerinden Gülen Cemaatiyle girişilen kavgaya değin Erdoğan’a itiraz etmeye cesaret edebilen var mıdır? Yoktur. Net gerçek: Erdoğan yasamadır.

Sadece bu iki itiraz edilemez gerçek, Erdoğan’ı diktatör yapmaya yeter aslında. Ama buna ek olarak tamamen bağımsız olması gereken yargıda kurduğu baskı, örneğin Sayıştay’ı işlevsiz kılması, yargının durdurduğu yürütme uygulamaları için yeni kurullar icat edip “Reddinize red!” demesi, gün geçtikçe daha fazla yakın bürokratını (RTÜK, TİB gibi) yargı denetiminden kaçırması tabiri caizse Erdoğan’ın diktatörlüğünü perçinliyor. Yine Gülen cemaatinin sızdırdığı telefon görüşmelerinden de net bir şekilde gördüğümüz gibi Erdoğan yargıyı tam anlamıyla kontrol altında tutmaya çalışıyor.

Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması tartışmasız bir diktatörlük ya, bunun tuzu biberi olarak Erdoğan’ın Türkiye’de hayli yersiz yere kendisine dördüncü kuvvet diyen basını da ele geçirmek için elinden geleni ardına koymaması var. Dağıttığı ihaleler karşılığında işadamlarına medya gruplarını satın almalarını emretmesi, telefonla basın yöneticilerini arayarak yayına müdahale etmesi; muhabirleri, yazarları ve hatta sabah kuşağı sunucularını dahi işten attırması Erdoğan’ı birilerinin gözünde diktatör yapmıyorsa, merak etmeyin; yarın öbür gün ülkenin yarısını kurşuna dizdirmesi dahi o birileri için Erdoğan’ı diktatör yapmaya yetmeyecektir. (O değil de, başbakanın beğenmediği haber yüzünden muhabiri, editörü anladım da, sayfa sekreterini niye işten kovdunuz yahu? Genel sekreter gibi bir şey mi zannettiniz garibanı acaba?)

Recep Tayyip Erdoğan diktatördür. Bazılarının hayâllerindeki gibi bir diktatör olmayabilir ama onlar da nasıl hayâller kuruyorsa, Mad Max bu hayallerin yanında ütopya kalıyor maşallah.

2. AKP’nin seçim zaferi, seçim hileleri, halkın aşağılanması ve aydın duruşu

Gördüğümüzü, sadece bize değil aklı başında herkese görüneni söylemek boynumuzun borcudur: AKP, 30 Mart’ta yapılan yerel seçimlerden büyük bir başarıyla çıkmıştır. Seçim hilelerini, sandık başındaki oyunları falan ön plana çıkartarak küçümsenmesi mümkün olmayan bir başarıdır bu. Ayrıca kimseler kusura bakmasın ama bazı AKP’lilerin iddia ettiği doğrudur ve bu seçim, son yıllarda gerçekleşen “en hilesiz” seçim olmuştur.

Seçimin “en hilesiz” seçim olması, hileli olduğu gerçeğini değiştirmez ancak seçimlerle az çok ilgilenmiş bütün siyasi parti mensupları bilir ki, seçimde yapılan hilenin toplamda %45 olan AKP oylarına %1’in üzerinde etkisi olması imkânsıza yakın bir ihtimaldir. Detaylı bir şekilde açıklamak gerekirse, evet AKP bu seçimlerde hile yapmış ve büyük bir ihtimalle rakiplerinin alması gereken Ankara ve Üsküdar gibi seçim bölgelerinde hileyle öne geçmiştir. Bu yeni bir durum değildir. Daha önce de, parti teşkilatı kuvvetli olan ve devletin gücünü de kendi isteği doğrultusunda kullanabilen siyasi partiler, hemen hiçbir seçim bölgesini çok küçük farklarla kaybetmemişler, bilhassa il ve ilçe seçim kurullarında çaldıkları oylarla en yakın (ve aslında küçük bir farkla onları geçen) rakiplerini geride bırakmışlardır. Ancak AKP’nin %1’in altında farkla geride kaldığı seçim bölgelerinde koltuğu devrettiği pek de görülmüş şey değildir. Ne zaman ki bu fark “çalınarak kapatılamayacak kadar” büyür, AKP ancak o zaman mağlubiyeti kabul eder.

Seçim hilesi yapmanın, aslında hepsi engellenebilir ve ortaya çıkartılabilir bazı yolları vardır. Bunlardan ilki seçimden önce, o seçim bölgesinde oturmayan ve muhtemelen asla oturmayacak olan vatandaşların ikametgâhlarının o seçim bölgesine aldırılmasıyla gerçekleştirilen ve “taşıma oy” adı verilen hiledir ki bunun bir hileden çok “hukuku dolanmak” olarak adlandırılması gerekir. Örneğin AKP’nin %60’ın üzerinde oy alacağı kesin olan Konya’dan, AKP’nin görece zayıf olduğu bir başka şehre kaydırılan seçmenler, oylarını kendi yerleşim bölgeleri dışında bir yerde kullanır. AKP, Konya’da zaten oyların yarıdan fazlasını alacağı için bu “taşınan oylardan” kaynaklanan bir zarar görmez, bilakis normalde kazanamayacağı ya da kazanamama riski olan bir diğer şehri / ilçeyi daha alıverir. Bu genel seçimlerde bir-iki milletvekili daha fazla almasını sağlar. Ancak bu, anayasanın insanlara tanıdığı seyahat özgürlüğü çerçevesinde değerlendirildiğinde hile olup olmadığı tartışmalı bir işlemdir. İstanbul’un bazı semtlerine, seçim sabahı otobüslerle başka bir semtten taşınan seçmenlerin, oylarını kullanıp geri dönmeleri, her ne kadar kulağa yanlış gelse de ve iyi bir hukukçu, bunun seyahat özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini ortaya koyabilecek olsa da, bu “hile” karşısında yapılabilecekler sınırlıdır. Kaldı ki bu “hile” AKP’nin aldığı %45 oyu açıklayamaz, çünkü ortada mükerrer oy kullanımı söz konusu değildir, sadece bir vatandaş oyunu, kullanması gereken yerde değil başka bir yerde kullanmaktadır.

Seçim günü, sandık başında yapılabilecek hileler de ne olursa olsun, tüm partilerin müşahitleri huzurunda gerçekleşeceğinden seçmeni yönlendirme/yanlış yönlendirme ve benzeri hileler kolaylıkla engellenebilir. Müşahitlerin varlığına rağmen engellenemeyen hileler için “hırsızın hiç mi suçu yok,” denmesi ise abesle iştigaldir, çünkü daha sonra açıklayacağım gibi, “hırsızlık” suç olmaktan uzun süre önce çıkmıştır.

Bir diğer hile, sayım esnasında yapılır ve bu da sandık müşahitlerinin varlığıyla engellenebilir. Daha önceki seçimlerde sandık müşahitlerinin bir kısmının, aptalca bir şekilde göz yumduğu “o sandık başında müşahidi bulunmayan küçük partilerin oylarını geçersiz saymak” gibi hileler, matematiksel olarak tüm diğer partilerin oy oranını artırsa da birinci partinin oylarını oransal olarak daha çok artıracaktır. Bu basit matematiği düşünemeyen diğer sandık müşahitlerinin örneğin Kürt partilerine verilen oyların geçersiz sayılmasına ses çıkarmaması, ayrıca sonraki aşamada da başlarına iş açacaktır.

Sandık tutanakları seçim kurulunda birleştirilirken orada bulunmayan müşahitler, birleştirme esnasında yapılacak usulsüzlüklere de olanak tanır. Üç oy bir sandıktan, beş oy bir sandıktan eksiltilerek ya da diğer partiye eklenerek aradaki %1’in altında oluşabilecek fark kapatılır, iktidar partisi öne geçer. AKP, örneğin 17 bin oy geride kalarak kaybettiği Beylikdüzü ilçesini, oy çalarak geri alamaz. Kim ne derse desin, (Ceylanpınar gibi özel örnekler müstesna) örneğin AKP’nin İstanbul şehrinde 500 bin oy çalmasına imkân yoktur.

Kısaca özetlemek gerekirse, %45 oy almış AKP’nin aldığı oyu yok saymak bu büyük oranın seçim hileleriyle oluştuğunu iddia etmek gerçeklikle bağdaşmaz. Hile, evet olmuştur. Ankara, evet büyük bir ihtimalle ve az farkla CHP’nin adayının hakkıdır ama genel toplamda bu hilelerin oranı yüz binlerce oya tekabül eden %1’e denk düşmez.

Ha peki AKP, nasıl oldu da bu kadar çok oy aldı? Bunun sebebi, birçoklarının dile getirdiği gibi ekonomiktir. Ama nasıl, isterseniz ona bir bakalım.

Geride bıraktığımız son on iki yılda, Türkiye’nin yoksul kesimleri, hayatlarında hiç olmadıkları kadar zenginleştiklerini hissettiler. Daha önce tek tük ailelerin otomobil sahibi olduğu mahallelerde her evin bir otomobili oluverdi. Yıllarca kira ödemiş insanlar, hayatlarında ilk defa borç-harç (ki burası çok önemli) TOKİ’den, şuradan buradan ev sahibi oldular.

Şimdi gelin de siz bu insanlara ekonominin aslında hiç de iyiye gitmediğini, yaşananın patlaması çok ağır sonuçlara yol açacak bir balon olduğunu anlatın bakalım. Yapamazsınız. İstediğiniz kadar yırtının, gelişmekte olan piyasalardan örnekler gösterin, bu yaşanan refahın geçici ve hatta sanal olduğunu grafiklerle izah etmeye çalışın, mümkün değil başaramazsınız. Çünkü bu insanlar, günün sonunda hayatlarında ilk defa sahip oldukları eve, büyük bir ihtimalle ilk otomobilleriyle gidecekler ve dokundukları, elle tutup gözle gördükleri gerçeği sizin felaket projeksiyonlarınıza yeğleyecekler. Ha peki felaket gerçekleşmeyecek mi? Ona da geleceğim ama önce TV kalantorlarının “seçmen davranışı” diye açıklamaya çalıştığı şey üzerinde biraz daha duralım.

Dediğim gibi Türkiye’de geniş halk kitleleri ilk kez AKP iktidarı sırasında refahla, tüketimle tanıştılar. Yıllardır mağdurken AKP politikaları ve siyasi söylemleri sayesinde açıkça “mağrur” oluverdiler. Evet, yıllardır mağdurdular. Gelirleri, doğru dürüst harcama yapmalarına yetmiyordu; hastanede, belediyede ya da genel anlamda “okumuş” insanların karşısına çıktıkları hemen her yerde boyunları büküktü. Çok isteyen buyursun AKP iktidarında hasta ve hasta yakınlarından dayak yiyen doktorların sayısını önceki dönemlerle kıyaslasın. Bu kimilerine komik gelebilecek fenomen aslında Türkiye’deki geniş halk kitlelerinin mağdur’dan mağrur’a ve hatta küstah’a nasıl dönüşebildiğinin açık bir göstergesidir. Üniversite açılışında dahi “Benim çok okuyan arkadaşlarım da vardı, şimdi sefilleri oynuyorlar,” diyebilecek kadar “okumuş” düşmanı bir zihniyetin açığa çıkmasıdır. Seçimlerse bunun uygulamalı bir örneğini teşkil eder bir bakıma: İş yerinizdeki önemsemediğiniz, arada bir kızıp azarladığınız çaycınız, seçim günü geldiğinde sizinle sandıkta hesaplaşıverir. Bütün bir hayatı boyunca kendisine kötü davranan sizden, sandık başında intikamını alır. Ve işin kötüsü sizin ona aslında kötü davranmıyor olmanız durumu değiştirmez. Çünkü siz, hiç farkında olmadan ondan daha çok para kazandığınız, ondan daha iyi yaşadığınız, ondan daha farklı olduğunuz için kötü davranıyorsunuzdur ona. Bu hastalıklı bir düşünce midir? Evet. Ama seçmen davranışı da şu an için tam da bu hastalıklı düşünceden ibarettir.

Siz onu asla aşağılamamış, onun inançlarına, yaşam tarzına saygı duymuş olabilirsiniz ama onun için gerçek başkadır. Öncelikle salt onun gibi yaşamadığınız için bile onun yaşam tarzına saygısızlık etmektesinizdir ona göre. İkinci olarak siz dünyanın en iyi insanı olsanız da bir yalancılar sürüsü yedi gün yirmi dört saat, gazetelerinde televizyonlarında ona bas bas bağırır “Senin inançlarına saygı duymuyorlar, sana saygı duymuyorlar, seni küçümsüyorlar,” diye. AKP’nin yaslandığı geniş halk kitleleri, söylediği doğru bile olsa okumuş adamı sevmez. Yanında çalışırken, işini gördürürken seviyor görünür ama asla sevmez. Onların başına gelenlerden şaşmaz bir schadenfreude duyar, içinden “beter olun,” diye geçirir. İşte o yüzden AKP’lilerin dillerine doladıkları 28 Şubat mağduriyeti hâlâ önemlidir. 28 Şubat döneminde, ahlaksızca bir şekilde, başörtülü kızların üniversiteye girmesi engellenmiş, adına ikna odaları denilen rezaletlere imza atılmıştır. Tüm tarikat oluşumlarına korku salınmış, insanların cemaatleri tehdit altına girmiştir. Ekonomik alanda da, aslında belediyeyle yaptığı işlerdeki yolsuzluklar ayyuka çıkmış birkaç şirketin üzerine gidilmiştir. Bunlar hafifsenecek mağduriyetler değildir ancak eminim ki birçoğunuz “28 Şubat mağduriyetleri 12 Eylül işkencehanelerinin, köylülere dışkı yedirilmesinin, Kürt ailelerin takır takır taranmasının, 90’ların dehşet yıllarında gözaltında kaybedilen solcuların, ev baskınlarının ve madem başörtülü kızların mağduriyetinden yola çıktık, makatına cop ve şişe sokulan tecavüze uğrayan kızların yanında nedir ki?” diye düşünüyorsunuz. Haklısınız, sorabilirsiniz ve mağduriyet yarıştırmak niyetinde değilim ama eğer yarıştırsaydık 28 Şubat mağduriyetleri, diğerlerinin yanında çok hafif ve kısa süreli kalırdı. Evet, 28 Şubat mağduriyeti diğerlerine nazaran daha hafifti ama bu kez “onları,” bugün AKP’nin yaslandığı geniş halk kitlelerini ilgilendiriyordu.

Eminim ki burada, 28 Şubat döneminde tıpkı benim de yaptığım gibi, başörtülü kızların yanında mücadele ettiğini, onların haklarını savunmak için eylemlere katıldığını, 28 Şubat darbesine karşı “onlarla” beraber mücadele verdiğini söyleyenler çıkacaktır. Ancak asla ve kata beklenmemesi gereken, bu onurlu duruşun geniş halk kitlelerinin belleğinde yer etmiş olması ve onların da yıllar sonra benzeri bir hak ve yaşam tarzı mücadelesine destek olmasıdır. “Nasıl olur da?” diye soruyorlar, “Nasıl olur da kendi çoluğu çocuğu olan bir halk bir başbakanın on beş yaşında hayatını kaybetmiş bir çocuğu annesini yuhalatmasına isyan etmez, nasıl olur da Haziran’da düşen fidanlar için içi sızlamaz?” Sızlamak mı? Emin olun çoğunun ağzından “Beter olsunlar,” dökülür. Çünkü düşündüğünüzün aksine vicdan ve empati bu topraklarda pek de bulunmayan bir şeydir.

Bunun bir kısmı “mağduru suçlamak” olarak tanımlanan savunma mekanizmasından ileri gelir. “O da çıkmasaymış sokağa, sana bana niye bir şey yapmıyorlar, polis beni niye dövmüyor…” Ama ağırlıklı kısmının tek açıklaması kesif bir vicdansızlıktan ibarettir ve buna karşı yapılabilecek bir şey yoktur.

Yukarıda yazdıklarımın bir kısmından yola çıkarak halkı vicdansızlıkla, şununla bununla suçladığımı iddia edenler de çıkacaktır. Bu öyle sanıyorum ki son yirmi otuz yılın değişmez modası. Siyaset ve ülke hakkında kalem oynatmaya, konuşmaya kalkan herkesin önüne “halkı aşağılama” seti çekiliveriyor. Halkın örneğin “cahil” olduğunu dile getirdiğinizde hemen kaşlar kalkıyor, halka cahil demenin ne de kötü bir şey olduğundan dem vuruluyor.

Ben kendi payıma, halka cahil demenin, hele ki halk son derece cahilken neden kötü olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum. Bu evet, halktan oy isteyen bir siyasetçi için son derece mantıksız bir eylem olabilir. Veya ülkede yaşananların bütün suçunu halkın sonu gelmeyen cehaletine yıkmak manasız olabilir ama özellikle de kendisine “aydın” diyenlerin, bunu neden sorun ettiği benim için bir muammadan ibarettir. Halka saygı duymakla halka yalakalık yapmak arasındaki farkı bilmeyen sözde aydınlarımız, yedi gün yirmi dört saat “Halk neylerse güzel eyler, halk en doğrusunu bilir,” güzellemesi yapıp durmaktadır. Halkın, kendisinden daha bilgili, daha aydınlanmış olduğunu düşünen bu sözde aydınların neden hâlâ konuştukları ayrı bir soru tabii. Hiç tereddütsüz iddia edebilirim ki, bu aydın tipi ortaçağda olsa “Madem halk böyle düşünüyor,” diyerek dünyanın yuvarlak olduğunu inkâr edecek, hele hele dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrini ise öyle olduğunu bilse de asla ve kata söylemeyecektir.

E ama Türkiye halkı da cahil işte, ne yapalım? Siyaset yapsam, oy istesem, halka bir şeyler satmaya çalışsam tamam, bunu gizleyeyim, ayıp olmasın diye söylemeyeyim ama bana ne yahu? Ben ne siyasetçiyim ne pazarlamacı ve Türkiye halkı da irili ufaklı Einstein’lardan falan oluşmuyor işte. Ortalama eğitim seviyesi ilkokul dört civarında dolaşan bir halktan “hiç de cahil değildir, ne anasının gözüdür,” diye bahsetmemi mi bekliyorsunuz? Bahsedenler var, ben almayayım. Türk halkı, evet cahildir ve fakat AKP’nin başarısının altında yukarıda özetlediğim elle tutabildikleri, gözleriyle görebildikleri gelişmeler yatmaktadır. AKP’nin seçim başarısı sadece halkın cehaletinden kaynaklanmamaktadır. Ha ama evet, halkın cahil olduğunu dile getirmek oy kaybından başka bir şeye yol açmaz. İşin komik tarafıysa, halkın cahil olduğunu açık yüreklilikle, çekinmeden ifade edenlerin, genellikle eleştirdikleri halktan çok daha bilgili ve akıllı olmayan “sahte elitler” olmasıdır.

Sahte elitler, sahte beyaz Türkler ülkemizin değişmez baş ağrılarından biridir. Nasıl ki halk cehaletle suçlandıkça AKP etrafında kenetlendiyse, bu sahte beyaz Türkler de “beyaz Türk” ya da “elit” olmakla suçlandıkça kendilerini elit zannetmeye başlamışlar ve aralarında aslında bir rakı bardağından başka fark olmayan iki toplumsal kesim cepheleşmiştir. Aslını isterseniz kendisini “beyaz Türk” ve “Elit” olarak gören (ve bununla suçlanan) kitlenin ne gelir ne de eğitim düzeyi AKP etrafında kenetlenenlerden farklıdır. Ama bu başka bir yazının konusu. Bu bölümün sonunda değinmek istediğim özetle şu: Siyasetçiler, evet yapabilir ama “aydınların” halkın cehaletini gizlemesi, odadaki fili görmezden gelmesi kabullenilebilir değildir.

3. Recep Tayyip Erdoğan yolsuzluk yaptı mı?

Kesin olarak söyleyebiliriz, evet yaptı. Sadece şimdi değil, İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde de yaptı. Bunun için davalar da açıldı ama 28 Şubatçılar Erdoğan’ı bu yüzden değil kıytırık bir şiir yüzünden yargılamayı tercih ettiler. Belki de Türkiye siyasetinde yolsuzluklar üzerine gizli bir centilmenlik anlaşması vardır, bilmiyorum.

Ses kayıtları üzerine söylenebilecek bir şey yok. Bunların montaj, dublaj olduğu yönündeki iddialar ise o kadar komik ki, ses teknolojilerinden az buçuk anlayan insanlar bu iddialar karşısında dehşete düşüyorlar. Bu kayıtların otantikliğini inkâr edenleri basit bir iddiaya davet edin. Times 100 listesine girmiş üniversitelerden kendi seçecekleri, ses teknolojileri üzerine yüksek lisans programı olan 10 üniversite belirlesinler. Bu 10 üniversiteden ses kayıtlarının otantik olmadığına dair 10 değil, sadece 1 (yazıyla bir) rapor alsınlar yeterli. Ancak üniversitelerin tamamının, ses kayıtlarının otantikliğine dair olumlu rapor vermesi hâlinde iddiayı kaybedecekler. Bakalım kaç tanesi böyle bir iddiaya yanaşıyor.

Evet, ses kayıtları otantiktir, bunu tartışmak yersiz ama herkesin gördüğü gibi seçmen davranışında bir etkisi olmamıştır. Bunun nedeni seçmenin yolsuzluğa inanmaması falan değil, onaylaması, hak görmesidir. Yani anlayacağınız, seçmen, cehaleti yüzünden bu kayıtları görmezden gelmiş değildir, düpedüz ahlaksızlığı yüzünden umursamamıştır, çünkü kim ne derse desin Türk halkı ahlaki olarak hiç de övünülecek bir noktada değildir. Zaten ahlakın dine bu kadar kenetlendiği hiçbir toplumun da ahlaklı olması beklenemez. Bunun sebeplerini de uzun uzun tartışabiliriz, “Vay sen nasıl Türklere ahlaksız dersin,” türünden karşı çıkışları da teker teker örneklerle bastırabiliriz ama gerçekten gerek var mı? Halkın %45’i hırsızlık yaptığını açıkça gördüğü bir hükümete güvenoyu vermiştir. Bu, geri kalan %55’in ahlaklı olduğu anlamına da gelmez. O %55 içinde de kendi partisine, takım tutarcasına bağlandığı siyasetine ilişkin hırsızlıklara göz yumacaklar çoğunluktadır ve aslını isterseniz İstanbul’da ortaya çıkan seçim sonuçları açıkça göstermektedir ki AKP’ye oy vermeyenler de hırsızlık konusunda o kadar da hassas değildir.

4. Peki şimdi ne olacak?

Önümüzdeki muhtemel senaryolar hiç de iç açıcı değil doğrusu. Birinci ve beni en çok korkutan seçenek, Erdoğan’ın üç dönem kuralını bozmayarak Cumhurbaşkanlığına çıkması, bu süreçte partiye bir emanetçi yerleştirmesi ve adım adım yaklaşan büyük ekonomik felaketin, Erdoğan’ın yokluğunda yaşanması.

Evet, bizi büyük bir ekonomik felaket bekliyor. Türkiye halkının son on yılda yaptığı tüketim harcamalarına ve bu harcamaların halkın gelirine olan oranına bakan herkesin görebileceği bir felaket. Meraklıları, ilgili grafikleri yatırımcılara danışmanlık yapan; para, borsa, piyasa, b.k püsür kaynaklarından rahatlıkla bulabilir. Görünen o ki, hane halkı harcamaları son on yılda ortalama üç kata yakın artmış. Buna karşılık hane halkı gelirlerinin aynı oranda artmadığını, kimsenin dolar bazında üç kat zenginleşmediğini söylememe ise gerek yok sanırım. Anadolu’da bazı illerde insanlar önceki yıllara oranla dokuz kat daha fazla harcamışlar. Hadi ben susayım, rakamlar konuşsun: Şu an Türkiye’deki kredi kartı borçlarının toplamı 40 milyar doların üzerinde. 40 milyar dolar kredi kartı borcu olan bir halktan bahsediyoruz. Bu 40 milyar kredi kartı borcuna ek olarak Konut, taşıt ve tüketici kredileri (ki tüketici kredilerinin büyük kısmının aslında kredi kartı borcunu kapatmak için alındığını da biliyoruz) eklendiğinde 170 milyar dolara yakın bir borç yükü ortaya çıkıyor.

Ha nedir, “Çalışırız, öderiz.” Nah ödersiniz beyler, bayanlar. Kusura bakmayın ama bu miktar GSMH’ye oranla %20’nin üzerinde ama bunun bir önemi yok. Çünkü bu borç GSMH’nin aslan payını yaratan şirketlerin, sanayi kuruluşlarının falan değil, bizzat sıradan halkın borcu. Kabaca bir hesapla, herkes bir yılda kazandığı paranın çok daha üzerinde borca sahip ve herkes borçlu olmadığına göre (ben allaha şükür borçlu değilim misal) ortalama borçlunun, bir yıllık kazancının çok üzerinde borcu olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bunu bankacılar söylese, yeni kredi başvurularının ne kadarı daha önce ödenemeyen kredi borçları için yapılan “yeniden yapılandırma” isteklerinden oluşuyor bir anlatsalar daha net göreceğiz. Peki ne olacak?

Olacağı şu. Böyle durumlarda küçücük bir faktör domino taşı etkisi yapar. Örneğin emlak fiyatları mı düştü? Konut kredisi alanlar birer birer bankalara çağrılacak, daha önce aldıkları kredi için teminat gösterdikleri konutun, artık teminatı karşılayamadığı söylenecek ve kendilerinden ek teminat istenecek. İnsanların küçük bir kısmı bile buna cevap veremezse, hem ödedikleri peşinattan, hem de şimdiye kadar bankaya ödedikleri kredi taksitlerinden olacaklar, evleri de ellerinden gidecek. O evler bankalar tarafından icradan satışa çıkarılacak, konut fiyatları daha da düşecek. Daha önce çağrılmayanlar da çağrılacak, daha fazla insanın evi, o ev için aldıkları kredi toplamından daha ucuz hâle gelecek. Aynı döngü, otomobil kredisi ve tüketici kredisi alanlar için de gerçekleşecek. Bankalar kredilerin derhal kapatılmasını ya da faiz oranının yükseltilmesini talep edecek. İnsanlar şimdi ayda 1000 lira ödüyorken, 1200 ve belki de 1500 lira ödemeye zorlanacak. Kredi kartlarının asgari ödemeleri için ayrılan paraları ellerinden uçup gidecek, kredi kartlarını da ödeyemeyecekler. Sonuç olarak Türkiye 2001 28 Şubat Anayasa Kitapçığı (-‘ndan kaynaklandığı zannedilen ama öyle olmayan) ekonomik krizinden çok daha kötü bir ekonomik krizin içinde bulacak kendisini.

Bunun ne zaman gerçekleşeceğini bilemem. Ama hâli hazırda üç milyona yakın insan bankaların kara listesindeyken, banka şubelerinde müşteri temsilcileri sabahtan akşama kredi yapılandırma talepleriyle uğraşırken saatin tik taklarını duymamak çok güç. Fakat her şeyden önemlisi, son on yıldır bankaların düşük faizle (ki dünya ortalamasına göre yine hayli yüksek) kredi vermelerine olanak tanıyan ve Amerikan Merkez Bankası FED’in kendi krizinden çıkmak için uyguladığı ve başta gelişmekte olan piyasalar, tüm dünyanın sıcak paraya boğulmasına neden olan para politikasıdır. Eğer FED, geçen yıl açıkladığı programında değişikliğe gitmez ve on yıldır piyasalara akıttığı parayı yeni başladığı politikayla çekmeye devam ederse başta Türkiye, Hindistan, Brezilya gibi gelişmekte olan piyasalar olmak üzere bu son on yıldaki sıcak para bombardımanını iyi değerlendiremeyen ülkeler tarumar olacaklar.

Bunun da sorumlusu Amerika değil, gelen sıcak parayı iyi değerlendiremeyen, orta ve uzun vadeli yatırımlarda değerlendirmektense taşa, toprağa, inşaata gömen hükümetler olacaktır. Türkiye’ye akan sıcak paranın 600 milyar doları inşaata harcanmıştır ve para akışı geri döndüğünde (şu anda geri dönüyor) bu 600 milyar dolarlık inşaat “yatırımını” bozdurup ödemenin bir yolu yoktur. Ekonomistler kızmasın, elimden geldiğince yüzeysel ve basitleştirerek anlatmaya çalışıyorum ama benim buradan gördüğüm ve olacağına inandığım budur.

İşte ilk senaryonun korkutucu hâle geldiği yer burasıdır. Eğer, bu kriz Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı döneminde yaşanırsa, halka bu krizin başlıca sorumlusunun Erdoğan olduğunu anlatmak mümkün olmayacaktır. Evinden, arabasından, işinden olan halk bu kez “Erdoğan gitti böyle oldu,” diyecek, kerameti Erdoğan’da görecek ve hâli hazırda cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ın bu kez mutlak hâkim olmasını isteyecektir.

Erdoğan, böyle bir durumda, kendi yarattığı ekonomik felaketin faturasını, yerine koyduğu kuklaya ödeterek ebedi şefliğini ilan edecektir, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Hele allah muhafaza başına bir şey gelecek olursa halk ülkeyi Erdoğan’ın ardından Bilal Erdoğan’a teslim edecek ve bu sırada Erdoğan’ın başına gelenden sorumlu tuttuğu insanları ve hatta kitleleri tahmini hiç de hoş olmayan şekillerde cezalandıracaktır.

Yürekten gerçekleşmesini istediğim senaryo ise bir şekilde Erdoğan’ın mevcut yetkilerini önemsiz gördüğü Cumhurbaşkanlığı makamına çıkmak yerine partide koyduğu üç dönem kuralını kaldırarak başbakanlığa devam etmesidir. Erdoğan başbakanlığa devam etmeli, bu kaçınılmaz ekonomik kriz Erdoğan’ın başbakanlığında patlak vermelidir. Ancak o zaman halkın cahil ama o kadar da cahil olmadığını görebiliriz. Çünkü ülkenin başında Erdoğan varken bir çırpıda bütün kazanımlarından oluveren; işini, evini arabasını kaybeden insanlara hiçbir “Bana komplo kurdular,” bahanesinin sökmeyeceğini düşünüyorum. Halk Erdoğan’dan ancak ve ancak aç kalırsa, açıkta kalırsa uzaklaşacaktır. Halkın bu duruma düşmesi elbette vicdanı olan kimsenin “umutla” bekleyeceği bir şey değil ama bu durumun gerçekleşeceğini önümde duran ekonomik verilere baktığımda neredeyse kesin olarak görüyorum. Dediğim gibi ülkenin Erdoğan diktatörlüğünden kurtulmasının tek yolunun da bu kaçınılmaz ekonomik krizin yine Erdoğan döneminde yaşanması olduğunu düşünüyorum.

Türkiye siyasetinde bunlar dışında başka şeyler yok mu? Var elbette ama bunların hiçbiri Kürtler vareste, halkın sorunu değil. Seçmen davranışının özünü yukarıda özetlemeye çalıştığım borçla ulaşılan aldatıcı refah oluşturuyor ve bu davranışın değişmesi için seçmenin “bilinçlenmesini” falan beklemek o kadar beyhude ki üzerinde konuşmaya gerek bile görmüyorum.

5. HDP’nin geleceği ve diğer her şey

Elbette “diğer her şey” yok. Ama HDP’den başlayalım. HDP iddia edilenin aksine ölü falan doğmadı ve bana kalırsa böylesi bir seçim ortamında alabileceği en iyi sonucu aldı. Ama HDP’nin bileşenlerinde büyük sorun var. Öncelikle DSİP’li samimi arkadaşlar alınmasın, darılmasın ama DSİP HDP’nin içinde bir Truva atıdır. Bu DSİP’in savunduğu tezlerden falan değil, bizzat DSİP kadrolarından kaynaklanıyor. Öyle sanıyorum ki Türkiye tarihinde üyelerinin yarısından fazlasının polis olduğuna dair bu kadar ciddi şüpheler barındıran bir siyasi hareket yoktur yani evet, DSİP kadrolarının büyük kısmının basbayağı polislerden oluştuğunu düşünüyorum. Şimdi, elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin; Gezi Direnişi sırasında Ethem Sarısülük’ün görüntülerini izleyip ısrarla, günler boyunca Ethem’in polis değil kendi arkadaşları tarafından vurulduğunu iddia eden Ankara Valisi miydi, DSİP’li bir ajan mı? Ali İsmail’in polis değil de kendi arkadaşları tarafından dövüldüğünü iddia eden Eskişehir Valisi bile yayınlanan görüntüler üzerine susup otururken, DSİP’li ya da hadi DSİP’li arkadaşları kızdırmayayım, DSİP içine sızmış polis ajanı, günlerce Ali İsmail’in katillerini saklamaya ve savunmaya çalışmadı mı? Aynı ajan, başbakan bile kabul ederken, Gülencilerin yayınladığı kayıtların sahte olduğunu iddia etmek için elinden geleni yapmadı mı? E peki ne işi var arkadaşım bu adamın DSİP’te? Hadi DSİP küçük, belli ki (diğer örnekler de düşünüldüğünde) içinde üyeden çok polis barındıran bir örgüt; e o zaman ne işi var bu DSİP’in HDP içinde?

HDP, insanlardan oy isterken ve AKP’yi ve aynı oranda CHP’yi, yaptıkları faşistlikler için suçlarken, kendi içindeki bu polis ajanından niye hesap sormadı? Misal Sırrı Süreyya, İstanbul’da oy isterken ve CHP yerine kendisine verilmesi gerektiğini CHP’lilerin saçma sapan beyanatlarını dile getirdi iyi güzel de, HDP bünyesindeki şapkalı ajanların beyanatlarını nereye koyacağız?

Ha bu arada “tatava yapma bas geç” diyenlerin tahminlerinin aksine HDP’nin CHP’nin oylarında bir azalmaya yol açtığı iddiasını da ciddiye alamıyorum. Evet, HDP büyük bir başarı kazandı bana kalırsa zira olağan koşullarda HDP’ye oy verebilecekler “tatava yapmayıp basıp geçerken,” HDP’ye oy verenler her şart altında HDP’ye oy vereceklerden oluştu. Yani CHP’nin örneğin bu seçimde aldığı oyların üzerine çıkmak ihtimali sıfıra yakındır ama HDP’nin oylarını daha normal bir seçimde artıracağına kesin gözüyle bakabiliriz. Eğer CHP, HDP ile ittifaka yanaşsa örneğin ve Beyoğlu’nda aday belirlemeyi HDP’ye bıraksaydı Beyoğlu muhtemelen AKP’den alınabilirdi. Ancak sonuçlar açık bir şekilde gösteriyor ki böyle bir ittifak İstanbul’u almaya yetmeyecekti.

CHP’lilerin bunu bilmediğini düşünemeyiz. Kanımca, HDP’nin desteğiyle de olsa İstanbul’u alamayacağını bilen CHP, zaten İstanbul’u alamayacakken, İstanbul’daki bir iki belediyeyi HDP’ye ya da HDP’li bir başkana vermek istemedi. Bu kararda partinin içerisindeki Kürt alerjisi de rol oynamış, HDP ile ittifak yapıldığı takdirde Kürt alerjisinden mustarip seçmenin CHP’den uzaklaşacağı düşünülmüş olabilir. Ama Kürt alerjisini yenmenin, yok etmenin yolu da böyle hamlelerden geçer ve eğer CHP’liler böyle saçma hesaplarla hareket ediyorsa, partice hacca gitmemeleri kabahat demektir. “Kürtlerle yan yana durursak oy kaybederiz, MHP’den gelecek oylar geri gider,” zaten doğru bir taktik değildir ama zamanında ikna odalarını kuran müptezelleri hâlâ partide barındırıp AKP seçmeninden oy beklemek çok daha akıl dışıdır.

6. Hepsinin arkasında Amerika var

Son olarak artık iyice hortlayan komplo teorilerine değinmek isterim. “Her şeyin arkasında Amerika var,” bunların en ünlüsü olduğu için öyle başladım. Öncelikle sevindirici bir haber vermek isterim; hemen hiçbir şeyin arkasında Amerika yok. Ne Amerika’nın ne de dünyadaki diğer bir gücün, seçmen iradesini belirlemek şansı bulunmakta. Ha evet, Amerika da her şeyin arkasında olmak, dünyadaki her şeyi yönetmek ister istemesine ama bunu yapamayacağını bilir. Amerikan yönetimi aptal değildir, hemen her ülkede kendi destekledikleri hükümetler iş başına gelsin isterler, burası doğru. Ama bunu yapmanın gidip o ülkedeki bir siyasi partiyi iktidara hazırlamaktan çok daha kolay bir yolu vardır: İktidar potansiyeli olan bütün siyasileri desteklemek. Yani Amerika nasıl şimdiye kadar (bugün hariç) AKP’yi desteklediyse aynı şekilde CHP’yi de MHP’yi de ihmal etmemiş, iktidar potansiyeli olan bütün siyasi partileri desteklemiştir. Dolayısıyla hiçbir iktidar Amerikan desteğiyle başa geçmez ama başa geçen tüm iktidarlar Amerika tarafından desteklenen iktidarlardır. Meselenin bu kadar kolay bir çözümü varken, Amerika’nın tek bir siyasi hareketi desteklediğini iddia etmek, Amerika’yı kendi zekâsında görmektir.

Geride bıraktığımız son seçim de Amerika’nın istediği ülkede istediği hükümeti iktidara getiremeyeceğinin bir ispatıdır. Amerika, uzunca bir süredir Suriye meselesi yüzünden AKP yönetimiyle ters düşmektedir, ancak bir NATO müttefiki olan Türkiye’ye karşı eli kolu bağlı durumdadır. NSA’nın Merkel’i bile dinlediğini bildiğimize göre hem telefonda hem de arkadaş ortamında boşboğazlığıyla ünlü hükümetimizi ve bürokratlarımızı dinlememiş olması düşük bir ihtimaldir. Bu dinlemelerden ortaya çıkanlar, konuşulanlar göstermektedir ki Türkiye dış politikası, tarihinin en pespaye dönemini yaşamakta, dışişleri boyundan büyük işlere kalkışmakta, başbakan diğer devlet liderlerine parmak sallayarak posta koymakta ve istihbaratımız tabiri caizse aklı sıra “büyük birader Amerika’nın arkasından” iş çevirmektedir. Hersch’in makalesinde ortaya koyduğu ve bizim için yeni olan gerçeklerden biri de Obama ve Erdoğan görüşmesinin detaylarıdır. Bürokrat falan değilim, konsolosluklara sadece işim olduğunda giderim ama iki devlet liderinin görüşmesinin gerçekten anlatıldığı gibi Kasımpaşa kahvesinde posta koyarcasına gerçekleşmesinin uluslararası ilişkiler teamüllerine sığacağından şüpheliyim. Ve bir kez daha altını çizmek isterim ki Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Obama’yla hayli nezaketsizce görüşmesi ne kadar büyük bir skandalsa Türkiyeli seçmen için o kadar büyük bir gurur vesilesidir. Hiç kimse heveslenmesin, koskoca Amerika Birleşik Devletleri Başkanına posta koyan bir başbakan, bu ortaya çıkarsa Türkiye’yi sonsuza kadar yönetir.

Antikapitalist arkadaşlar şüpheyle yaklaşacak ama Türkiye’nin içine düşmesi muhtemel (benim kesin olarak gördüğüm) ekonomik krizi de en çok Amerika ve küresel sermaye istemez. Yani başbakan örneğin “Almanlar havalanı ve üçüncü köprüyü yapmamızı istemiyor!” demektedir ama netice itibariyle büyüyen bir THY, Airbus ve Boeing’den daha fazla uçak satın alacak olmamız, daha fazla noktaya uçacak bir THY, aynı oranda noktaya uçacak olan bir Lufthansa demektir. Üçüncü köprü’yü istemeyen dış güçler iddiası ise komik olmaktan bile uzaktır. Çünkü Türkiye, yaptığı yeni otobanlarda, yollarda kendi arabalarını sürmeyecek, yine Audi, yine Mercedes, BMW, Volkswagen, Opel, Fiat sürecek. Daha fazla yol, daha fazla otomobil, Türkiye’yi değil otomobil üreten şirketleri zenginleştirecek. Türkiye ekonomisi iyiye gittikçe Türkiye’den çok Apple kazanacak, Microsoft kazanacak, Samsung kazanacak, Sony kazanacak. Allahaşkına, küresel sermaye; deli gibi tüketen, neredeyse (ve belki de) Amerikalılardan çok IPhone, Korelilerden çok Samsung, Almanlardan çok Audi satın alan Türkiye’nin ekonomisinin batmasını neden istesin?

Ama onların da yapacak bir şeyi yok. Öyle ya da böyle, ama bu yıl ama 2015 ortalarında ve en iyi ihtimalle (ABD istihdam verileri vs. beklendiği gibi iyi gelmemeye devam ederse) 2016’da bankalar donumuza kadar el koyacak.

Ha belki o zaman Erdoğan çıkıp bankalara el koyabilir, serbest piyasayı kaldırabilir ve İslami usullere uygun bir devlet sosyalizmi getirebilir. Bu da belki Doğu Perinçek’in Erdoğan’a verdiği desteğin bir diğer açıklaması olabilir.

Gün Zileli’nin sitesinde verilecek tavsiye değil ama, sevgili okur, bankalara borç yapma, yaklaşan krizi borçsuz atlatmanın yollarını ara. Siyaseten mi ne yapılacak? Hiçbir fikrim yok.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI