TYBG’ciler, YAE’ciler, BBO’cular vs…

Eskiden sol örgütlerin yayın organlarındaki kısaltmaları anlamak için akla karayı seçerdim. Sosyal medyadaki kelime iktisadı zorunluluğu bu kısaltmaları yeniden gündeme getirdi. Seçime iyice yaklaştığımız şu günlerde yukarıdaki kısaltmaların anlamı ve içeriği üzerine biraz tartışmak istiyorum.

TYBG’ciler, son üç dört günde özellikle tweeterde orman yangını gibi kendiliğinden yayılan #tatavayapmabasgeç hareketidir. Bu hareketin savunucuları, ki ben de onlardan biriyim, esasen, ideolojik kaygıların bir yana bırakılıp oy kullanılan yerde AKP’yi yenilgiye uğratacak en güçlü parti hangisiyse ona oy verilmesini savunuyorlar. Örneğin, genelde AKP’ye oy verme derken, İstanbul ve Ankara Büyük Şehir’de CHP’ye, Adana Büyük Şehir’de MHP’ye, Rize’de Saadet’e, Bitlis’te ve bütün Kürt vilayetlerinde BDP’ye (ben özel olarak izmir’de HDP’ye diyorum), bazı ilçe ve belgelerde ÖDP’ye diyorlar. Tabii daha mahalli yerlerde ve belediye meclislerinde bu işin ayrıntıları var ama bunlara girmeyeyim artık. Bence kendiliğinden yayılan bu hareket, AKP faşizminin saldırı ve tehditleriyle karşı karşıya kalan halkın en bilinçli seçiminin ifadesidir.

YAE’ciler, geçtiğimiz anayasa oylamasında “Yetmez ama evet” diyerek AKP’ye destek verenlerin kısaltılmış adıdır. Bu kötü ünlü sloganın elbette bu seçimde yeri yok ve zaten hiç kimse artık bugün bu “bitli yorganı” üstüne almak istemediği gibi, karşısındakinin üstüne atmakla meşgul. Yani bu sloganın ipliği, özellikle Gezi’den bu yana iyice pazara çıkmış durumda. YAE’cilik bugün AKP’yi zayıflatma taraftarlarıyla, bu konuda pek kılını kıpırdatmaya niyetli olmayanlar arasındaki mücadelede sadece bir suçlama olarak geçmektedir. İlginçtir ki, geçmişteki YAE’cilerin çoğu, “AKP’ye oy yok” diyenleri yeni YAE’ciler olarak suçlama yoluna gitmektedir. Son olarak, HDP Eşbaşkanı Ertuğrul Kürkçü de bu yönde bir tweet atmış.

BBO’cular deyimi bir yerde geçmiş değil. Bu kısaltma benim yaratımım. “Boykotçu ve Boş Oycu” anlamına geliyor. Şimdi bunlar üzerinde tartışalım biraz.

Saflarında, Ufuk Uras, Oral Çalışlar vb. gibi çok sayıda YAE’ci bulunan Ertuğrul Kürkçü’nün, “anlamakta ısrar boşuna. Bu sefer yetmez ama evetçi sizler oluyorsunuz. durumu içinize sindirin” tweeteyle TYBG’cileri YAE’ci olarak gösterme çabasını oldukça tuhaf karşıladım. Elbette geçmişte YAE’ci olup da bu tutumunu hatalı görerek TYGB’ci olan arkadaşlar olabilir. Örneğin ben Anayasa referandumunda YAE’ci değildim ama BBO’cu, yani boykotçuydum. Şimdi bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. O referandumda HAYIR tutumunun doğru olduğunu düşünüyorum. Kürtlerin de destek verdiği boykotçuluk, sonuç olarak EVET cephesine, yani AKP’ye dolaylı olarak destek vermiş, EVET’lerin oranını yükseltmiştir.

Fakat, bugün TYBG’ci tutum YAE’ci tutumun tam zıddı noktada yer almaktadır. İlla Anayasa referandumundaki tutumlarla bir benzetme yapılacaksa, TYBG’cilik HAYIR tutumuyla aynı konumdadır. Çünkü hem HAYIR tutumu, hem de TYBG  tutumu AKP diktatörlüğünü hedef almaktadır. BBO ve AKP’yi zayıflatmayı esas almayan tuzu kuru tutumlar ise, o zaman AKP iktidarını desteklemiş YAE ile çok daha fazla örtüşmektedir, çünkü bugün bu konformist (BBO) ya da dar örgüt çıkarını gözeten tutumlar sonuçta AKP’nin ekmeğine yağ sürmektedir.

Örneğin alalım İP ve TKP’nin tutumunu. TKP Ankara’da “Sol Cephe”nin adayı olarak Kaya Güvenç’i aday göstermiş. Oylamanın çok kritik olduğu İstanbul ve Ankara’da İP’in de (İstanbul’da Levent Kırca) adayları var. TKP’nin İstanbul adayı ise Aydemir Güler.

Bu iki partinin Ankara ve İstanbul’da alacağı oy önemli bir yekûn tutmayacaktır. Hatta kendi üyelerinin önemli bir kısmı bile, kritik durumu değerlendirip, sandık başına gittiklerinde büyük ihtimalle CHP’ye oy vereceklerdir. Ne var ki, bu iki ilde AKP ile CHP arasındaki yarış o kadar kritiktir ki, sonucu çok küçük azınlıklar bile belirleyebilir. Belirleyebilir, çünkü İP ve TKP’ye bu kritik durumda bile oy verecek olanlar, eğer bu iki parti seçime girmese ya da seçimden çekilseler (böyle bir kapı hâlâ açıktır) kesinlikle CHP’ye oy verirlerdi. Bu iki ilde sonuçları belki %1’lik oranlar ya da yüz bin civarında bir oy belirleyecektir. Şöyle bakalım: İstanbul’da seçimi yüz bin oy gibi küçük bir farkla Topbaş kazandı ve bu iki küçük partinin İstanbul’da aldıkları oylar da toplamda 120 bin civarında olsun. O zaman bu iki partinin yöneticileri, küçük örgüt çıkarları uğruna İstanbul’u Gezi mücadelesinin baş hedefi AKP diktatörlüğüne ve Kadir Topbaş’a hediye etmenin sorumluluğunu üstlenebilecekler midir? Ankara için de benzer bir durum söz konusudur. (Belki de içlerinden, AKP daha açık farkla alsın da biz de şaibe altında kalmayalım diye dua ediyorlardır).

İstanbul’da seçime giren HDP ya da Sırrı Süreyya Önder için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü burada HDP, oylarının büyük kısmını, belki de oylarını CHP’ye değil de AKP’ye verecek Kürt seçmenden alacaktır. Sadece Kürt olmayan entelektüellerin bu noktada bir bilinç gösterip, oylarını Büyük Şehir’de CHP’ye, ilçelerde ve belediye meclislerinde HDP’ye vermeleri daha makuldür. Bu entelektüel seçmen grubu, eğer HDP olmasaydı oyunu ya CHP’ye verecekti ya da BBO’cu olacaktı (çok azının AKP’ye verme ihtimalini de unutuyor değilim. Bunu rahatlıkla söylüyorum, çünkü twitterde AKP’ye hayranlık duyan anarşistlere bile rastladım). Dolayısıyla, entelektüellerin, Büyük Şehirde, kazanması mümkün olmayan Sırrı Süreyya Önder’e oy vermesi, bütün iyi niyetlerine rağmen, ne yazık ki, AKP’ye dolaylı bir destek anlamına gelecektir ki, bu da geçmişteki YAE tutumuna cuk oturmaktadır.

Gelelim çoğunluğunu genç anarşistlerin ve solcuların oluşturduğu BBO’culara. Bu bölümde yazacaklarımla esas olarak, seçime ilişkin tutumumu açıkladığımda “abi anarşist olduğundan emin misin?” (tabii buraya en kibarını aldım) diye soran genç anarşist arkadaşlarımı ya da anarşist olmasalar da anarşizm konusunda yanlış bir algıya sahip olan devrimci arkadaşlarımı ikna etmeye çalışacağım.

Bana öyle geliyor ki, Türkiye’de anarşizm konusunda yanlış bir algı var. Anarşizm, son zamanlarda televizyonlarda reklamı yayınlanan “Mandıra Filozofu” filmindeki karakter gibi, “her şeye karşı” olmak olarak algılanıyor. Sanırım bu yanlış algıda, yuvarlak içinde A’yı ambleminde kullanan Çarşı’nın “Çarşı, her şeye karşı” sloganının da etkisi var. Kulağa hoş gelen bu slogana zamanında karşı çıkmadığım için şimdi pişman olduğumu belirtmeliyim. Anarşizm, her şeye karşı değildir. Hatta çoğu şeye karşı değildir. Anarşizm, sadece ve sadece kapitalizme, devlete, her türlü diktatörlüğe ve baskıya karşıdır. Elbette bunların çok sayıda yan ürününe ve müştemilatına da.

Bu yanlış algı, bir yandan pürizme (doğada hiçbir şey pür olmadığından pürizm sadece bir hayal ürünü olarak var olabilir), bir yandan da pürizmin doğal sonucu olan konformizme yol açmaktadır. Konformizm, konfor düşkünlüğü olarak anlaşılır ama aslında öyle değildir ve anlamı çok daha derindir. Esas olarak, uyumculuk anlamına gelir. Tabii ki, uyumculuğun anarşizmin tam zıddı olduğunu genç anarşist arkadaşlar da söyleyeceklerdir ama uyumculuk ya da konformizm her zaman açıktan uzlaşmacı bir tavırla değil, daha çok (özellikle radikal çevrelerde) keskin görünümlerle de ortaya çıkar. Mücadelenin kızıştığı zamanlarda hiçbir şeyi beğenmez bir tutumla kenara çekilmek size mücadele kaçağı değil, tam tersine fazla mücadeleci olduğunuz için kenarda duruyormuşsunuz gibi bir görüntü sağlar. Kısaca belirtecek olursam, keskin laflarla bir köşeye çekilip oturmak ve duruma böylece uyum sağlamak tam da konformist bir tutumdur. Ve ne yazık ki, bu ülkede anarşizm, böyle bir “her şeye karşılık” ya da  “her şeye burun kıvırmak” olarak anlaşılmış, üstelik bu yanlış algı anarşizme hoş ve boş bir ün bile kazandırmıştır. Şu “anarşist ruhluyumdur” tanımının yaygınlığı buradan kaynaklanır.

Elbette anarşizmin sandığı ve temsili demokrasiyi genelde reddeden tutumu doğrudur ve bunun konformizmle ilgisi yoktur. Hatta, sandık oyununu reddedip bunun yerine alternatif bir devrimci mücadele konabiliyorsa bu tutum sandık konformizminin de tam zıddıdır. Örneğin, İspanya anarşistlerinin seçimler karşısındaki tavrı daima böyle olmuş, onlar, sandık oyununa katılmak yerine devrimi körükleme yolunu seçmişlerdir. Fakat çok kritik bir anda bazen sandık ya da temsiliyet de hayati bir önem kazanabilir (bugün olduğu gibi), hatta bu, o somut anda mücadelenin özünü bile oluşturabilir. İşte böyle bir anda “ben sandığa karşıyım” diye kenara çekilmek, konformist “mandıra filozofundan” farksız bir tutum almak anlamına gelir.

Nitekim İspanya’da bile 1936 Şubat’ında seçimlerde tutum almanın çok hayati olduğu bir an gelmişti. Bunu Kasım ayında yazdığım bir yazıda, Abel Paz’ın Halk Silahlanınca (çev: Gün Zileli, 1995, 2011, Kaos-Yayın Kolektifi) kitabından alıntılarla anlatmaya çalışmıştım. http://www.gunzileli.com/2013/11/04/toplumsal-mucadelede-tarihi-momentler/

16 Şubat 1936 seçimlerinde, komünistlerin, sosyal demokratların ve burjuva cumhuriyetçilerin içinde yer aldığı halk cephesiyle faşist güçler (Gil Robles) kafa kafaya geldiler. Anarşistler kesinlikle sandık oyununa katılmaktan yana değillerdi ve haklı olarak Halk Cephesi’nin devrimin önünde bir baraj oluşturduğunu düşünüyorlardı. Fakat o somut anda şöyle bir durum ortaya çıktı: Ya seçimleri sağcılar kazanacak ve Halk Cephesiyle birlikte anarşistleri ve devrimi de ezeceklerdi ya da seçimi Halk Cephesi kazanacak ve böylece devrim için ileri atılmaya hazırlanan işçi ve köylüler fabrika ve toprak işgallerine girişeceklerdi. Aynı zamanda çoğunu anarşistlerin oluşturduğu 30.000 siyasi mahkûm da serbest kalacaktı eğer Halk Cephesi kazanırsa. Bu durumda anarşist CNT oy ver çağrısı yapmadı ama oy verme çağrısı da yapmadı, en önemlisi 1 milyon üyesini oy vermekte serbest bıraktı. 1 milyon CNT üyesinin sandığa gidip oy vermesiyle Halk Cephesi seçimleri kazandı. İşte bu kadar kritik bir anda devrimciler sektarizmden uzak bir tutum alabilmişlerdir.

Ama Hitler’in faşist diktatörlük kurmasını sağlayan 5 Mart 1933 seçiminde komünistler aynı tutumu alamamış, sosyal demokratlarla ve diğer muhalif partilerle birlikte oy kullanılmasını sağlayamamışlardır. Şu satırları ibretle ve dikkatle okuyalım:

“5 Mart 1933’te halk seçim sandıklarının başına koştu. Hitler’in hayatta olduğu süre görüp görecekleri son demokratik seçimdi bu. Bütün teröre ve bütün korkutmalara rağmen halkın çoğunluğu Hitler’i istemedi. Naziler 12.277.180 oyla başta geliyordu. Kazandıkları oy sayısı beş buçuk milyon artmıştı ama genel oy sayısının sadece yüzde 44’ünü elde etmişlerdi. Açık bir çoğunluk Hitler’den hâlâ uzaktaydı. Seçimden önce yapılan bütün takiplere ve baskılara rağmen Merkez Partisi’nin kazandığı oy sayısı 4.230.600’den 4.424.900’e çıkmıştı; böylece müttefiki Bavyera Halk Partisi ile beş buçuk milyon oy elde etmiş oluyordu. Sosyal Demokratlar bile ikinci büyük parti durumlarını muhafaza etmişler 7.181.629 oy kazanmışlardı. Kayıpları sadece 70.000 oydu. Komünistler bir milyon taraftar kaybetmişler ama yine de 4.848.058 oy kazanmışlardı. Papen ile Hugenberg’in milliyetçileri büyük bir hayal kırıklığına uğradılar: 3.136.760 oy kazandılar.” (William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu-Doğuş, çev: Rasih Güran, 1979 Hürriyet Yayınları)

Eğer komünistlerin 5 milyon oyu ile sosyal demokratların 7 milyon oyu ve merkezdekilerin 4 milyon oyu birleşseydi, Nazilerin 12 milyon oyunu alt etmek işten bile değildi.

O seçimde 20 milyon birleşemedi. Hitler, 20 milyon insanı (savaş kayıpları bunun dışındadır) ölüme gönderdi.

Son birkaç nokta kaldı.

CHP’nin tek parti diktatörlüğünden, daha sonraki iktidarlarından baskı görmüş, CHP’nin halihazır ulusalcılığına tepki duyan Kürt arkadaşların CHP’ye ilişkin itirazlarına da değineyim. Eğer bu itirazlar, onları AKP’yi daha olumlu bulma noktasına götürmüyorsa, söylediklerine hiçbir itirazım yok. Fakat şu somut durumda  bu, “AKP de kazansa, CHP de kazansa bizim için fark etmez” ya da “hepsi aynı, diktatör diktatördür” gibi bir kayıtsızlığa kapı aralıyorsa onlara çok yanıldıklarını söyleyeceğim. Türkiye’nin genelinin başına çökmekte olan faşizmi bir yana bırakalım, AKP diktatörlüğü, seçimlerden sonra, kesinlikle Kürtleri “ihmal etmeyecek”tir. Hatta diyebilirim ki, Kürtlerin tepesine daha da fazla binecektir. “Çözüm süreci” falan sadece bir oyalamacadır. Devlet sopasını eline alanın bu sopayı önce Kürtlere indirdiğini biliyoruz ve şu anda AKP bu sopayı eline almıştır. Söylemedi demeyin.

Bazı arkadaşlar (ve sanırım bazı Öcalan muhalifi Kürt arkadaşlar), dünkü yazımda BDP-HDP’ye fazla prim verdiğimi düşünüyorlar. Siteye gelen yorumlardan böyle anladım. Onlara söyleyeceğim şey şudur: Yine şu somut tarihi anda BDP-HDP’nin ya da Öcalan’ın ne olduğu değil, Kürt halkı tarafından nasıl görüldüğüdür önemli olan. Bu arkadaşların Öcalan ya da HDP-BDP ile ilgili eleştirilerinin çoğuna ben de katılabilirim. Ama şu anda Kürt halkı olsun, Türkiye solundan radikal-özgürlükçü insanlar olsun, onları başka türlü görüyor, özgürlükçülük atfediyorlar. Bu yanılsama ile uzun vadede mücadele edilebilir ama şu anda bu bakışı ya da yanılsamayı tamamen karşımıza almak, dahası bu ilüzyonu yıkmak (kısa vadede olmaz ya) koca bir halkı karşımıza almak, umutlarını kırmak, hatta devletin karşısında bozguna uğratmak anlamına gelir.

Oysa bizim bozguna değil, sağlam durmaya ihtiyacımız var yaklaşan AKP faşizmi karşısında.

Uzattım ama şu son noktayı da söylemeden geçemeyeceğim. Bugün Tayyip Erdoğan, açıkça twitteri kapatacağını ilan etti. Bunun faşizmin ilanından farkı yoktur. Bazı arkadaşlar, bunu bile önemsemiyor, sokak hareketinden söz ediyorlar. Unuttukları nokta, bugün sokak hareketinin tamamen twitter üzerinden örgütlendiğidir. Muktedir de bunun için kapatmaktadır zaten. Twitter kapatıldığında o anlı şanlı, filamalı, fiyakalı örgütler acaba kaç kişiyi toplayabileceklerdir? Kısacası, twitterin yasaklanması, büyük kitle hareketlerine veda etmek anlamına gelecektir. En fazla 1970’lerdeki 40-50 kişilik “korsan eylemler” dönemine dönülebilir yeniden.

Sırf bu bile yeter TYBG tutumuna hak vermek için.

 

Gün Zileli

20 Mart 2014

www.gunzileli.com

guinzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI