O.Gürsel/”Sağırlar Diyalogu” ve Faşizmin iki ayağı. Korporatizm ve ahlak ideolojisi…

 

 

Tape’lerle ortaya çıkan iki “üst” gerçeklik mevcut. Birincisi bir Korporatist devlet “nizamı’nın” kurulmuş olduğudur. İkincisi, bugüne dek epeyce yol alınmış olsa da, “ahlaksızlığın” bir ahlak, gerçekliğin bir yalan, “rezilliğin” normal bir insan hayatı, iktidarlarının toplumu köleleştirme hakkı taşıyan bir meşru güç olduğunun taçlandırılmasına sıranın gelmiş olduğudur. Tapeler bu süreci hızlandıran bir işlev gördü! Ellerini çabuk tutmak zorunda kaldılar.

*

Sanırım 1980 yaz sonuydu. Bütünleme sınavlarının başladığı günler. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin karşısındaki kahvehanede oturuyoruz. Laflıyor olmalıyız. “Devrimci” arkadaşlar geldiler. Adam topluyorlar. “Faşist döveceğiz!” Ben de aralarına katıldım. Yaklaşık yirmi kişi kalkıyor, otuz metre karşıdaki kapıdan fakülteye giriyoruz. Geniş bir yamaca serpiştirilmiş hastane, eğitim binaları arasından, denizi gören dar ara yollarda gezintiye çıkmış gibi, aşağıya doğru yürüyor, dolanıyoruz. Tatil ve yaz sıcağı ile sessiz yollardan, FKB binasına ulaştık. Ben “sürünün” arkalarındayım, Mizacım değil, ama “kavgadan kaçılmaz ya”, “kafa-kafaya” kavga edeceğimizi sanarak aralarına katılmıştım; oysa baskına, lince gidiyormuşuz…

5-10 kişinin hızla aramızdan ayrılıp, yirmi metre uzaktaki FKB giriş kapısına doğru koştuklarını  gördüm; “Metin Külünk oradaymış!” Ardından o sessiz öğle sonunu bölen bağırtılar, cam şangırtılarını duyabildim.  Bir dakika sonra olay “mahallindeyim.” Bu “devrimci” arkadaşlardan beş-on kişi aralarına birini almışlar, tekmeliyor, yumrukluyorlardı. İstesem ben de bir tekme vurabilirdim! Yerdeki “delikanlı” zayıf, uzun boylu ama çelimsiz biriydi. Kabul etmeli, bu bir oyun gibiydi, “linç” taklidi bir gösteriydi; uzun sürmedi, “delikanlı” fırsatını buldu, koşarak kaçabildi…

Yıllar sonra aklımda yukarıda anlattığım bir kaç fotoğraf karesi ve o anda düşündüklerim kaldı. Bu “delikanlıya” yapılan insanlık dışıydı; bir “sırtlan” sürüsü gibi vahşice, acımasızca yapılan bu saldırı, “cezalandırma”, adil değildi. “Yiğitlik” hiç değildi. Benim için orada olanlar tiksindiriciydi; o insan “suçlu” bile olsa bu suç, bu şekilde ödetilemezdi. Çok önceleri, devrimci bir kız arkadaşım onun için “yüzü de öyle temiz ki..” diyordu. “Ama faşist!”

34 yıl sonra o Metin Külünk, bir kaç gün önce TV’da bir röportaj vermiş… “AKP İstanbul Milletvekili… Habertürk’te Balçiçek İlter’in sorularını cevapladı. “… Allah, insana günah işleme özgürlüğü vermiştir… Af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü vermiştir… . 17 Aralık’la insanların günah işleme özgürlüğüne müdahale edildi. Günahları ortaya saçarak Allah’ın hududuna müdahale ediliyor…Bu Allah ile kul arasındaki bir ilişkiyi ya da iki insanın arasındaki birebir olan telefon görüşmelerini dinleyerek bunu bir darbe girişiminin aracı haline getirmek islam hukukunun hiçbir yerinde yoktur…”

Bu samimi itiraf, güçlülere “günah işleme özgürlüğü” söylemi, olağan toplumsal ilişkilerde utanç ve mahkumiyetle sonuçlanacak suçların “dinsel bir gerekçe” ile inkarı, bu zihniyetin  toplumumuzu, bir “çarpıklıklar dünyasında” yaşatma kararlılığını da göstermektedir.  “Bu çarpıklık alanının açığa vurduğu… bu dünya daha ziyade, gerçekliğin maskeler ardında gizlendiği, yalanların tek başına bir amaca dönüştükleri ve özerk bir yaşam sürdürdükleri “gerçek altı” bir dünyadır. Burada her şey alt üst olmuştur; Hayat ölüme, güzel çirkine, aptal iyiye dönüşür…” (1) Denilir ya “topluma deli gömleği giydirmek!” Başbakandan başlayan bilinen retorik ve daha “dürüst” bir açıklama ile M. Külünk’te devam eden söylemler, bu teşebbüsü kanıtlamaktadır.

Aynı şekilde bir çok köşe yazarı da “ahlakın evrensel gerçeğini” görmezden gelerek, hırsızlık ve totalitarizme ait gerçeklik üzerine “yeni bir ahlak” kazandırma çabasında. “Büyük kurgu hayatımızın” cehennem yoluna taşlarını gururla döşüyorlar. “AK Parti mitinglerine, anketlere filan bakıp aklını kaçıracak gibi olanlar var…Onlara küçük dillerini yutturan ses kayıtları nasıl oluyor da ötekilerin suratlarını morartmıyor , renkten renge sokmuyor? Onların midesini bulandıran şayialar bir kesimin hiç mi keyfini kaçırmıyor…” (2)

Burada anılan “onlar” ve “bir kesim”, gösteri siyasetinin çarpıtılmış dünyasından bakanlar için, milyonlarca insanın nice acılara sürükleneceği süreç ancak böyle malum bir “kindarlıkla” tanımlanabilirdi. Oysa bu durum, “iki dünyaya” ait bakışın, “iki tarafın” gerçeklik algısı farklılığına ait, hepimizi kahreden hayati bir sorunun dışa vurumudur!

Dünyanın “laik-modern” veya “dinsel” dünya-görüşü (episteme / paradigmalar) üzerinden yorumlanması-görülmesine ait derin, kadim savaşın bir tezahürüdür. “… paradigmalar arası çatışma dönemi ve yeni paradigmayı savunarak dünyayı dönüştürecek olanlar ile bu paradigma dışında kalıp onun tüm izlerini her anlamda taşıyacak olanlar arasındaki sağırlar diyalogu başlar.” (2)  (Bu sağırlar diyalogunu, Stalinist ve Anarşist-Özgürlükçü Sosyalistler arasındaki tartışmalardan da izliyoruz.)

Dinci, milliyetçi (hatta ‘sosyalist’!) tabanı bulunan “totaliter” ideolojiler de bu “sağırlar diyalogu” gerçekliği üzerinden iktidarını sürdürüyor. Bu evrimsel, on binlerce yıl kabileleri ayakta tutan ama bugün “kör-işlevsiz” ve artık hiç ihtiyaç duyulmayacak geleneksel zihin-kurgu yapısını hep kullanan-istismar eden bencil-mülkiyetçi-zorba ideolojiler toplumlarını her zaman felakete sürüklüyor. Son yüzyılın “oylama tiyatrosunda” aldıkları yüzde 35 (Hitler’in oy oranı!) ile yüzde 45 arasındaki oy, insanları “mezbahalarda” boğazlatmak için onlara yeterli gücü sağlıyor.

Bu siyaset “ustalık” oyununu kırmanın yollarını henüz keşfedemedik! “Aşağıda-tabanda” insanları birbirine “sağırlaştırma” ilişkilerini keşfetmenin, teşhir etmenin yöntemlerini bilsek de hayata geçiremedik. Zorba yönetimlerin, her ne olursa olsun tabanda “düşman yaratma”, “ötekileştirme” kışkırtmalarını yeterince boşa çıkaramadık. Politik bilinci yetersiz, dünya kavrayışı “naif”, sıradan insanların bu zorbalık sürecine bir şekilde “suç ortağı” olma sürecini kaç kez yeniden yaşadık. Çok büyük, ezici bir çoğunluğun “arzu-dilek-hayalleri” aynı olsa bile yaşanılan “sağırlar diyalogunda” bu anlaşılamadı. “Teslim alınmış insan vicdanlarının” duyacağı sesi bulamadık, seslendiremedik…

Devleti, hükümeti, yönetimi ele geçirmek isteyen zorbalar, kaç ülkede, defalarca, iktidarı almak ve  perçinlemek, sonra da sürdürmek için bu “sessiz çoğunluğu” kendisine suç ortağı etti; onların “vicdanlarını” teslim aldı? Örneğin, 1980 sonrasında yapılan onca zulüm, anayasa oylaması ile K. Evren’in devlet başkanlığı ile topluma onaylatıldı; yüzlerce cinayet ve yüz binlerce insana yapılan işkencelerin sorumluları, bir anlamda aklandı! 1990 lı yıllarda da Kürt halkına yönelik yapılan zulüm ve aşağılama, estirilen yoğun Türk Milliyetçiliği ile haklılaştırılmaya çalışıldı; önemli ölçüde de başarıldı; toplum suç ortağı edilmişti! Bu kez, tapeler “sayesinde”, toplumu yolsuzluk ve ‘total’ zorbalık iktidarına suç ortağı etmenin girişimleri, gözler önünde gerçekleşiyor.

Toplum, “tinsel” olarak yozlaştığı 1980-2000 dönemi sonrasında bir “dinsel ahlak” ile arınacağını “sanırken”, bugün ortaya çıkan hayal kırıklığı ile sapabileceği bir yan yol uğrağına geldi; ya bu “yan yola” saparak daha derin bir toplumsal çürüme “ruhsal parçalanma” sürecine balıklama dalacak, ya da en azından var olan “denetimli ahlaksızlık” yolunda ilerlemeye devam edecek!

Bu seçim, toplumun bir çok  “toplum suçu” işlemiş ve işlemeye kararlı iktidar ile suç ortaklığındaki hevesini de gösterecek… Önceki “sınavlarda” hep sınıfta kalmış “öğrencilerin” “sınıfı geçip geçmediğini” birlikte göreceğiz…

O. Gürsel

—————-

1-3. Yaralı Bilinç. Metis Y.

2. A. Beki Hürriyet 7.3.2014

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI