Seçim Yaklaşırken İktidar Blokları: AKP ile CHP-MHP-Cemaat İttifakı

 

 

Dünkü yazımda dünya hegemonyası için mücadele eden devletlerin eninde sonunda iki bloğa bölünüp dünyayı yeniden bölüşüm savaşlarına gittiklerini belirtmiştim.

Benzeri bir durum, ülkelerin içinde de ortaya çıkar. İktidar için kapışan güçler eninde sonunda iki blok oluşturur ve iktidarın yeniden bölüşümü savaşlarına girerler.

Türkiye’de bu iktidar bölüşüm savaşlarının ve blokların nasıl oluştuğunun kısa bir tarihini vermeye ve bugünkü durumu özetlemeye çalışacağım.

1923’te, bir zamanlar YÖN çevresinin ve MDD’cilerin icat ettiği bir deyimle söyleyecek olursak, “asker-sivil aydın zümre” Kemalist diktatörlüğü kurdu. 1930’ların başında Serbest Fırka’nın kurulması, bu “zümre”nin içindeki çatlakların ilk işaretiydi. 1940’ların ikinci yarısında bu çatlak bölünmeye yol açtı ve ülkenin hızla kapitalistleşen bölgelerindeki toprak ağaları ve “zümre”nin içinden çıkan bir kesimin ittifakıyla, CHP’nin tek parti diktatörlüğüne karşı yeni bir iktidar bloğu, Demokrat Parti (DP) ortaya çıktı ve gerek CHP diktatörlüğünün zayıflamasından gerekse uluslararası konjönktürden (yeni dünya jandarması ABD’nin varlığı) yararlanarak 1950’de iktidarı ele geçirdi. “Asker sivil aydın zümre” bloğunun buna yanıtı 27 Mayıs askeri darbesi oldu.

1960’tan 1980’e kadar iki blok arasındaki iktidar mücadelesi istikrarsız bir seyir izledi. Kâh Adalet Partisi’nin başını çektiği iktidar bloğu iktidara seçimle el koydu, kâh Kemalist iktidar bloğu, darbe girişimleri ya da CHP’nin yeni-popülist ataklarıyla iktidara hamle yaptı.

1980’e gelinirken iktidar blokları rekompoze oldular. Askeri bürokrasinin önemli bir kesimi (ordu), bir toplumsal devrim ihtimalinden korkuya kapılarak AP kesimiyle yeni bir iktidar bloğu oluşturdu ve 1980 askeri darbesiyle iktidara el koydu. Buradan, yeni iktidar bloğunun temsilcisi olan yeni bir parti doğdu: ANAP. Eski Kemalist blokun kalıntılarıyla sosyal demokrat unsurlar yeniden SHP-CHP cephesine çekilerek toparlanmaya çalıştılar. 1990’larda ANAP’ın güç kaybetmesiyle, onun yerini, aynı iktidar bloğunu temsil eden DYP aldı. DYP’nin de başarısız olması ortaya bir iktidar boşluğu çıkardı. Bu boşluğu AKP doldurdu ve gerek ANAP gerekse DYP’nin temsil ettiği kesimleri peşine takarak tek başına iktidar oldu.

Bundan sonra, iktidar bloklaşmaları AKP ile Ordu-CHP şeklinde devam etti. 2005 yılının ortalarından itibaren iktidardaki yerini sağlamlaştıran AKP, rakip iktidar bloğunun silahlı gücü olan orduya boyun eğdirme ve denetimi altına alma çabasını yoğunlaştırdı. Sahte delillere dayanan Ergenekon ve Balyoz davaları bu amaçla tertiplendi.

AKP esasen iki bileşenden oluşuyordu: Milli Görüş’ün iktidar olmaya uyum sağlamış unsurları (Erdoğan-Gül), DYP ve ANAP kalıntıları ile uzun yıllardır sağ iktidar olanaklarıyla uzun vadeli olarak devletin içine sızan ve yerleşen, Fetullah Gülen’in şahsında temsil edilen Cemaat.

AKP iktidarı, esasen, polis ve yargı içine yerleşmiş Cemaat kadrolarının sahte delil üretme mekanizmalarından yararlanarak rakip bloğun kolunu kanadını kırdı ve bir darbe ortamında bile görülemeyecek ölçüde radikal tasfiye ve tutuklamalarla orduyu teslim aldı. CHP tarafından temsil edilen rakip blok, iyice gerilemiş bir şekilde direnmeye çalıştı ve “Ergenekon mağduriyeti”nden yola çıkarak, o zamana kadar genellikle karşı blokta yer almış MHP ile yeni bir bloklaşmaya gitti. Fakat denge hâlâ, “vesayet rejimini tasfiye” adı altında bir kısım liberal aydının bile desteğini kazanmış AKP’den yanaydı.

AKP bloğunun talihini tersine döndüren olaylar 2010’lu yıllarda ortaya çıkmaya başladı. Talihin tersine dönüşünde, AKP bloğunun önemli bileşenlerinden Cemaatin Gestapovari polisiye atakları belirleyici oldu denebilir. Önce Ergenekon ve Balyoz davalarındaki sahte delil üretimi ayyuka çıkmaya başladı. Ardından, AKP’nin polis ve yargı dayanağı Cemaat, tipik anti-komünist ve Kürt düşmanı güdülerinin dizginlenemezliği nedeniyle, tutuklamaları, Kürtlere (KCK tutuklamaları), gazetecilere (Mustafa Balbay, Ahmet Şık-Nedim Şener tutuklamaları) ve aydınlara (Türkan Saylan, Ragıp Zarakolu, Büşra Ersanlı) kadar yaydı ve bu uygulamalar AKP için sonun başlangıcı oldu. CHP-MHP bloğu, toplumun tutuklamalara tepkisinden ve AKP’nin toplumsal taassubu kurumsallaştırma girişimlerinden yararlanarak güç toplamaya başladı. AKP’nin talihinin dönmesi, AKP içindeki bileşenler, yani Erdoğan ile Cemaat arasındaki kapışmayı körükledi ve Cemaat’in MİT Başkanını tutuklamaya kalkmasıyla iyice tırmandı.

AKP iktidar bloğuna öldürücü darbeyi, egemen klikler arasındaki kavga değil, esasen yine halk hareketi indirdi: Gezi. Gezi’nin AKP iktidar bloğunun ölüm fermanını yazdığını söyleyebiliriz. Bundan sonra AKP hızla bayır aşağı kaymaya başlayacaktı.

Düşen her iktidar gücünün içindeki bileşenlerin kavgasının kızışması kaçınılmazdır. Nitekim Cemaat, düşen bir güçle daha fazla bir arada bulunmanın anlamsızlığını kavrayarak, aynı zamanda Erdoğan’ın kendisini tasfiyeye yönelik girişimlerini de görerek iktidar bloğundan ayrılmaya karar verdi ve 17 Aralık’ta AKP’ye ikinci öldürücü darbeyi indirerek doğrudan saf değiştirdi.

Nereye? Elbette CHP-MHP’nin oluşturduğu karşı iktidar bloğuna. Bu saf değiştirmede MHP değil ama CHP iyice tuhaf bir konumda kaldı. Yeni müttefikine “gelme” diyemezdi. Evet ama o güne kadar yargılama planındaki bütün saldırılardan dolayı Cemaati suçlamıştı. Şimdi bu suçlamaları geri mi alacaktı? Elbette geri almadı ama “12 yıldır onlarla kim işbirliği yaptı” diyerek okun sivri ucunu Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği AKP kesimine yöneltti. Ama yine de bir çelişki vardı. Örneğin, geçmişte Ergenekon tutuklamalarının en önde gelen savcısı Zekeriya Öz’ü, şimdi AKP’nin kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran “kahraman savcı” olarak alkışlayacaklar mıydı? Bunu bu kadar açıktan yapmadı CHP ama çelişkiyi izah edecek pek fazla bir argüman da getiremedi.

Dahası, geçmişteki onca musibetin temsilcisi olarak teşhir edilen Cemaatle kurulan yeni ittifak halka nasıl izah edilecekti? “Halka ne pahasına olursa olsun gerçekleri söylemek gerektiğini” her konuşmasında tekrarlayan Kemal Kılıçdaroğlu, bu konuda halka gerçeği söylemek yerine susmayı ve konuyla ilgili soruları geçiştirmeyi tercih etti.

İktidar mücadelesi çok garip bir şeydir. Taraflar sık sık tutum ve hatta ideoloji bile değiştirirler bu mücadele sürecinde. Bunun en iyi örneği, halkın başında boza pişirmiş CHP’nin, 1950’den sonra muhalefete geçince, demokrasi ve özgürlüklerin savunucusu kesilmesidir. Bu hepten sahtekârca bir tutum olarak değerlendirilmemelidir. Baskı altına girenlerin aklına ilk gelen şey, kaçınılmaz olarak özgürlüklerin ne kadar değerli olduğudur. Bunu, zenginken yoksul hale düşen birinin yoksulların halini anlamaya başlamasına benzetebiliriz.

Aynı şeyin Cemaat için de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Kürt düşmanı Cemaat, birdenbire AKP iktidarından Roboski’nin hesabını soran bir Kürt “dostu”na dönüştü. Aynı Cemaat, Kemalistlere saldırılarını şıp diye kesti. Aynı Cemaat, Gezi’ye övgüler düzmeye başladı. Bu noktada, elbette sahtekârlıkla iktidardan düşmenin ve AKP’yi yıpratma güdüsünün yarattığı durumların bir karışımını görmek mümkündür.

Neyse, bu iktidar kapışmasında emekçilerin ve halk güçlerinin nasıl bir tutum alacağı önemlidir. Bazı arkadaşlar, geçmişte attıkları “ne vesayet ne AKP” sloganına benzer bir şekilde, bugün de “ne AKP ne Cemaat” sloganını atmanın gerekli olduğunu savunuyorlar (özellikle bugünlerde İP çevresi, sanırım oylarını artırma güdüsüyle, Cumhuriyet gazetesini ve CHP’yi Cemaatçi olmakla suçlayan bir kampanya yürütmektedir). Toplumsal mücadelenin aktüel güçler dengesi dışında bakacak olursanız bu “pürist” sloganlar doğruymuş gibi görünebilir ama aslında yanlıştır.

Geçmişteki “ne vesayet ne AKP” sloganı yanlıştı, çünkü o sırada AKP zaten “vesayeti” tepelemekle meşguldü. Bu, yolda birini döven bir başkasına, “ben sana da karşıyım ama şu dövmekte olduğun adama ben de bir tekme atmaktan kendimi alamayacağım” demekten farksızdı ve sonuçta AKP iktidarına yardımcı olmak anlamına geliyordu. Bugün de, “ne AKP ne Cemaat” sloganı yanlıştır. Elbette Cemaat’in bugüne kadar Türkiye tarihinin gördüğü en sinsi mafyatik-Gestopo tipi örgütlenme olduğunu unutmadan söylüyorum bunu. Siyasi ve toplumsal mücadele, ne yazık ki, duygularla değil akılla yürütülmektedir. Eğer bu alanda bir mücadele yürütecekseniz (“benim bu alanda yer almaya niyetim yok” diyenlere bir şey diyemem) elbette belleğinizi iptal etmeden ama akılla hareket etmek zorundasınız.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Bugün Gezi’nin son derece canlı hatıralarıyla kendini var etmekte olan birleşik toplumsal muhalefet, iki iktidar bloğu arasındaki mücadelede aklını kullanarak hareket etmek zorundadır.

CHP-MHP-Cemaat iktidar bloğuyla işbirliği yapmadan esas darbeyi, bayır aşağı gitmekle birlikte halen devlet iktidarının esas gücünü, yani yasama ve yürütmeyi elinde tutan AKP diktatörlüğüne indirmektir bugünün görevi. Bu yüzden, yaklaşan 30 Mart 2014 yerel seçimlerindeki sloganımız, “Hırsız var… AKP’ye oy yok” olmalıdır. Bu seçim bir referandum niteliğindedir. AKP’ye verilmeyen her oy (boş oy da dâhil) AKP diktatörlüğüne indirilmiş bir darbedir.

Öbürüyle sonra hesaplaşacağız.

 

Gün Zileli

5 Mart 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI