Ukrayna’dan Hareketle Hegemonik Bloklar Sorununa Bir Bakış

 

Dünya çapında emperyalist hegemonya mücadelesi, eninde sonunda iki emperyalist blokun oluşmasına yol açar ve 20. Yüzyılda gördüğümüz gibi, nihai olarak dünya savaşları hesaplaşmasına varır.

Emperyalist blokların müttefiki devletler tarafından ezilen halklar, stratejik olarak bütün emperyalist bloklara karşıdırlar, birinden birinin yanında yer almazlar ve emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadelelerini kendi devlet iktidarlarını yıkma temelinde sürdürürler.

Ne var ki, bu halklar hangi emperyalist bloka dâhil burjuvazinin ya da egemen sınıf/ların baskısı altındalarsa, yürüttükleri mücadele rakip blok tarafından açık ya da üstü örtülü bir şekilde desteklenir. O halk, bu desteği ne kadar reddederse etsin, taktik planda ve objektif olarak rakip emperyalist blokun müttefikiymiş gibi bir görüntü çıkar ortaya.

Tarihte bunun o kadar çok örneği vardır ki. En belirgin örnek, Rus burjuvazisini yıkmak isteyen Lenin’in, Ekim günlerinden önce Rusya’da mühürlü bir Alman vagonuyla gelmesidir. Taktik ve objektif yan yana düşüşü bu kadar açık bir işbirliği noktasına götürmek doğru mudur, bu tartışılır ama emperyalist savaşı ve her türlü emperyalist hegemonyayı stratejik planda reddeden Lenin’in, Rusya’ya, rakip emperyalistlerin desteğiyle girdiği bir gerçektir.

Bir başka örnek Kronstadt’tır. Kronstadt bahriyelileri, 1921 yılında “üçüncü devrim” diyerek Bolşevik diktasına karşı ayağa kalkmışlardır. O sırada Sovyetler Birliği’ni abluka altında tutan Fransa ve İngiltere gibi emperyalist devletler, bu ayaklanmanın proleter niteliğine bakmaksızın, sırf Sovyetler Birliği’ni yıkacağı umuduyla Kronstadt bahriyelilerini desteklemiş ve Rusya dışına kaçmış karşıdevrimci Beyaz Ruslar aracılığıyla Kronstadt’a maddi yardım önerisinde bulunmuşlardır (bkz. Paul Avrich, Kronstadt 1921, çev: Gün Zileli, Versus, 2006). Kronstadt bahriyelileri bu yardım önerisini reddetmiştir ama şu da bir gerçektir ki, Bolşevik diktatörlüğü ile çarpışan Kronstadt, hiç istemediği halde, objektif ve taktik planda batı emperyalizminin desteklediği bir “müttefik” durumuna düşmüştür. Elbette buradan, “öyleyse ayaklanmamak gerekirdi” sonucunu çıkarmıyoruz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce de iki emperyalist blok oluşmuştu. Bunlardan biri, Alman ve İtalya devletlerinin başını çektiği ve “Mihver Devletler” denen faşist bloktu. Diğeri ise, “batı demokrasileri” diye anılan, İngiltere, Fransa ve ABD’nin başını çektiği devletler bloku. Sovyetler Birliği’nin bu iki blok arasında sarkaç diplomasisi yürüttüğü söylenebilir. Önce “faşizme karşı birleşik cephe” adına “batı demokrasisi” ülkelerinin faşist bloka karşı çıkması için çabalayan Sovyetler Birliği, Batı’nın, faşist bloku kendi üzerine saldırtmak istediğinden haklı olarak kuşkulanıp bu sefer faşist bloka yaklaştı ve Molotof-Ribbentrop saldırmazlık anlaşmasını imzalayarak kendini güvence altına almaya çalıştı. Savaş çıktıktan sonra da, Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliği’ne saldırısı üzerine yeniden Batı ile ittifaka girdi.

Bu bloklaşmalar içinde devrim isteyen halkların konumu neydi veya ne olmalıydı? Tarih, “anti-faşist” bir mantıkla yanlış yazılmış ve II. Dünya Savaşı, Sovyetler Birliği’nin de etkisiyle, “anti-faşist bir yurt savunması” savaşı olarak takdim edilmiştir. Oysa II. Dünya Savaşı da, birincisi gibi emperyalist bir savaştı ve Sovyetler Birliği de, bütün sosyalist iddialarına rağmen bu emperyalist savaşa dâhildi. Nitekim, Sovyet dış politikasının aleti haline getirilen Komintern, Sovyetler Birliği’nin faşist blokla ittifak halinde olduğu iki yıllık dönemde, bu ülkelerin içindeki anti-faşist mücadeleyi iptal etmiş, “burjuva demokrasi”lerindeki “sınıf mücadelesi”ni olağanüstü ölçüde körüklemiş (bkz. Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, çev: Gün Zileli, Kibele, 2009), savaşın ilk iki yılında da, Nazi işgali altındaki ülkelerde bulunan komünist partilerine direnmeme ve Nazilerle işbirliği talimatı vermiştir.

Tabii bu, Komintern’in tutumudur. Çok belirgin örnekleri yok ama aslında yapılması gereken, her iki emperyalist blokta da devrim mücadelesini sürdürmekti. Bunu yaparken, örneğin Fransa’da, “acaba Nazilere mi hizmet etmiş oluruz böyle yaparak” diye düşünmemek gerekirdi. Nasıl, bu ülkelerde Nazi işgalinden sonra direniş savaşlarına girişirken, “acaba kendi ülkemizin burjuvazisi ile sınıf işbirliğine mi giriyoruz” diye düşünmemek gerekirse.

Daha yakın dönemlerden de örnekler verebiliriz. Örneğin Türkiye’de, 1960’lı yıllarda halkın anti-emperyalist mücadelesi sağcı güçler tarafından “komünistler Moskova’ya” sloganıyla “taltif” edilmiştir. Neden? Çünkü sağcılar, ABD emperyalizmine karşı çıkmanın otomatikman Rusya’nın hizmetine girmek anlamına geldiğini düşünüyorlardı ya da öyle göstermek işlerine geliyordu. O dönemde dünya yine iki hegemonik bloka bölünmüştü. Dolayısıyla, ABD bloku içindeki her direnişin Moskova’ya ve Sovyet bloku içindeki her direnişin de Washington’a hizmet edeceği gibi saçma bir önyargı vardı ve bunu körükleyenler de en başka Washington ve Moskova’ydı.

Bu tür propagandalara karşı uyanık olmak elbette gerekliydi ama uyanık olmakla ona ödün vermek farklı şeylerdi. Örneğin 1970’lerde, önce Aybar’ın, sonra da Maocuların “Ne ABD, ne Rusya” sloganı atmaları yanlıştı. Gerçi Maocuların bu sloganı atmaları Çin’e bağlılıklarıyla ilgiliydi ama bu durum yanlışlığı ortadan kaldırmaz. Çünkü bir ülke hangi emperyalist blokun hegemonyasındaysa, atılacak sloganlar esasen o emperyaliste vurmalıdır. Ve vurguyu buraya yaparak acaba diğer emperyalistin yanına mı düşüyoruz türü saçma endişeleri bırakmak gerekir. Stratejik planda bütün emperyalist ve hegemonyacılara karşı olunduğu söylenmelidir ama aktüel sloganlar o anda hangi emperyalistin hegemonyası ile mücadele ediliyorsa ona karşı atılmalıdır. Elbette bu, diğer emperyalist blokla objektif ve taktik planda bir yakınlaşmayı getirebilir ama “abdestinden emin olanlar” böyle şeylerden korkmazlar.

Bugüne gelecek olursam, bana bunları düşündürenin Ukrayna’daki halk ayaklanmasından sonra ortaya çıkan dünya krizi olduğunu belirtmeliyim. Aslında dünyayı paylaşan emperyalistlerin hegemonya taşlarını yerinden oynatan her zaman ya da çoğunlukla halkların başkaldırısı olmuştur. Yine öyle oldu. Ukrayna halkı, Rus hegemonyasına ve onların desteğindeki hırsız ve yağmacı oligarklara başkaldırdı ve devirdi. Bu devrim, Rus hegemonyacılarını telaşa düşürdü. Çünkü Ukrayna’yı kaybetmeyi göze alsalar bile (pek göze de almazlardı ya) şu anda Ukrayna’nın bir parçası kabul edilen Kırım’ı kaybetmeyi göze alamazlardı, çünkü bu ülkede, hem kendi “arka bahçe”lerini kontrol etmeleri hem de Ortadoğu’daki çıkarlarını kollamaları açısından çok önemli askeri üsler bulunmaktaydı. Bu durumda, devrim yapan Ukrayna halkı, istilacı Rus hegemonyasının karşısında batılı emperyalistlerle objektif ve taktik bir müttefik durumuna gelmiş gibi görünmektedir. Fakat bu, objektif olarak böyledir. Bir devrim, eninde sonunda ve uzun vadede emperyalistlerin bütünüyle kapışmak zorundadır.

Bazı arkadaşlar, bu objektif yan yana gelme durumunu göstererek Ukrayna halk devriminin (faşistler yaptı demogojisinin üzerinde durmayacağım bu yazıda) aslında bir karşıdevrim olduğunu ileri sürüyorlar. Neden? Batı ülkelerinde ya da batının hegemonyası altında olan, örneğin Türkiye gibi bir ülkede devrim olduğunda, bunu Rusya destekliyor diye karşı mı çıkacaksınız?

Nitekim bunun canlı örneği de vardır. Suriye Rusya Federasyonu’nun müttefikiydi. Bu ülkede bir ayaklanma çıktı. Bu ayaklanma kısa sürede, batılı emperyalist ülkelerin ve Türkiye’nin müdahalesiyle yozlaştırıldı ve bir iç savaşa dönüştürüldü. Bu iç savaş devrimin tam zıddıydı ve Suriye halkına tarifsiz zararlar veriyordu. İç savaşla birlikte, Türkiye gibi bölgesel hegemonyacı devletlerin de dahil olduğu bir batılı emperyalist müdahalesi gündeme geldi. Buna hepimiz karşı çıktık. Rusya da kendi çıkarları açısından böyle bir müdahaleye şiddetle karşıydı ve gerek Suriye halkı, gerekse emperyalist müdahaleye karşı çıkan bizler objektif ve taktik planda Rusya ile müttefik bir konuma girdik ve halen bu durum devam etmektedir. Bu durumda, bugün Ukrayna ile ilgili ter ter tepinen solcularımızdan hiçbiri, emperyalist müdahaleye karşı Rusya ile aynı safta gözükmemize bir itirazda bulunmadı. Acaba neden? Yoksa onlar emperyalizmden sadece batı emperyalist blokunu mu anlıyor? Ve sakın bazıları, Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olduğunu düşünüyor olmasınlar…

 

Muhtemelen yarın yazacağım yazıda benzer bir konuyu, bu sefer Türkiye’deki egemen sınıflar bloklaşması açısından tahlil edeceğim: AKP iktidar bloku ile CHP-MHP-Cemaat bloku arasındaki kapışma karşısında devrimci tutum ne olmalıdır?

 

Gün Zileli

4 Mart 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI