O. Gürsel/Tarihi insanlar yapar ama herkes “kafasına göre” bir şey yazar…

 

Toplumsal alt-üst oluşlar  bir “zorunluluk-çaresizlik” temelinde yaşanılıyor. “Zorunluluğu” insan türünün doğası ve o topluluğun kültürü; “çaresizliği” ise kitleleri önüne katan “fırtınanın” karakteri belirliyor. İçinde yaşayacağımız hayat, “fırtınanın” arkasında kalanlar, “toz, duman” kalktığında, görünür olmaya başlıyor.

Dünyanın her hangi bir yerinde (bugünlük Ukrayna’da) bir toplumsal kaosu-karmaşayı anlama, çözümleme çabası da, ortalık toz-dumanken, kişisel olarak bağlandığımız “inanç” dünyasının çözülmekten kurtarma arzusuna yenik düşüyor. Hareket halindeki süreçlerde herkes bulunduğu yerden olayı tanımlıyor;  salt “gözlemcilerin” aralarındaki tartışmaların sertliği, tartışılan “mevzunun” çok boyutlu gerçekliğini değil, daha çok kendi “inanç dünyasını” haklı çıkartma ihtiyacını düşündürüyor. Sosyalist de olsa, “çerçevelenmiş” bilgiler topluluğuna yönelik her tehdit, hatta tehdit olasılığı, “inançlılarda” fobik tepkiler uyarıyor; onlarca yılda kendi için yaptığı o “derin dondurucu” mekana, “panik odasına” kaçıyor; 150 yıl sonra da, dışarıda değişen hayata karşın bu “odada” değişmeden kalmış fikirleri, buz kalıpları arasından çıkartıp, yeniden, yeniden okuyor.

Her ideoloji, geçmiş veya yaşanılan tarihi şahsen “bu böyle yazıla, böyle biline” öznelliği ile yeniden yazıyor! Örneğin bir Sol yazarı Ukrayna üzerine yazdığı yazıda, 1989 ve öncesi SSCB’nin “Sosyalist” olduğunu sanmaya-bildirmeye devam ediyor. “1991’deki karşıdevrimin ardından ülkedeki toplumsal sistem baştan aşağıya değişti ama sembollerle ilgili adım atmakta zorlandı… Leningrad’ın ismi örneğin… St. Petersburg adının verilmesi bayağı bir olay olmuştu…. Özetle, oligarkların Rusyası, sosyalizmi yıkmak konusundaki başarıyı onun sembollerini ortadan kaldırmakta gösteremediler…” Yazar üç cümlede kendi “ideolojik” hayatının da baştan sona ters yüz olduğunu ne güzel anlatıyor! Önce gerçek karşıdevrimin 1930 lu yıllarda gerçekleştiğini görmezden geliyor. Siyasi-mafyatik-haydut oligarkların yerine, ekonomik-mafyatik-haydut oligarkların gelmesini “karşı-devrim” olarak tanımlıyor. Leningrad’ın da isminin değişmesinin referandumla gerçekleştiğini unutmuş görünüyor. “Bu böyle yazıla, böyle biline!”

Bunlar yazılır, söylenirken aynı günlerde de, bu “mevzuları” yazan-söyleyenlerin ülkesinde, düne kadar “can- ciğer” iktidar ortakları olmuş ama sonunda bizleri nasıl köleleştirecekleri konusunda uzlaşamayanlar, bel altı vuruşlarla, -hiç bir namuslu insanın her iki taraf için de üzülmesinin gerekmeyeceği- , utanmaz acımasızlıklarla birbirlerini hançerliyor.

Neden Ukrayna’yı daha çok, kendi “kaderimizi” daha az konuşuyoruz?

Burada insanlar, Türkler, İslamikler, Laikçiler, şehirli modernler, Kürtler, Totaliter Sosyalistler vb kategoriler üzerinden tanımlanıyor; her örgütlülük kendini “tapulu” bir tarlaya konumlandırıyor; kişisel, egosal, partisel, ideolojik, ulusal, inançsal çıkarların-ön yargıları, birer at gözlüğü işlevi görse de, “kutsal” nesneler olarak ilan ediliyor. Öncelikle Sol yakada kesintisiz sürmesi gereken nesnel-süreçsel-diyalektik analizler ısrarla “ataların” yazdığı “ayeti kerimelerle” açıklanıyor, anlatılıyor. Hayatı-insanı-siyaseti anlama çabası “görünmez ellerin” tersi ile süpürülüyor, hiç bir konuda anlaşamayanlar bile Özgürlükçü sosyalizm, Anarşizm’i marjinalleştirmede hemfikir oluyorlar.

*

Herkesin gözü önünde görülenin, yazılanın, konuşulanın, “seyircilerin” yarısı tarafından inkarı, “yok hükmünde” işlem görmesi, yalnızca bir psikiyatrik olgu olarak açıklanacağı zamanları yaşıyoruz!  Bu durum aslında bir tür toplumsal umutsuzluğun da tezahürü sayılmalı. Sanki, ortak yaşama nedenleri unutulmuş; herkes için geçerli olmak zorunda olan “nesnel gerçeklik”, toplumun diğer yarısında bir “nesnel belirsizlik” haline gelmiş. “Akıl dışı” politika geleneği, ısrarı “Kabataş İskele Meydanında” çekilen kamera görüntülerinin inkarını bile olanaklı hale getiriyor. Stalin GULAG’ının bir tatil, karlı bir çalışma kampı olarak görülebileceği 80 yıl sonra bile hiç sıkılmadan yazılabiliyor.

Anlaşılıyor ki, “gerçeklik yalnızca inandığındır”; inanç arzusu, inancın ile sosyal çevrenin kaybı ve getireceği yalnızlık korkusu, aklın-gözlerin yüz binlerce yılda kazandığı anlama-görme fizyolojik yeteneğini devre dışı bırakıyor!

Bu olguların en korkunç yanı, çıplak gerçekliklerin inkarındaki pervasızlık da gösteriyor ki, kısa dönemde kimse “sağ veya sol” “pozisyonu” milim değiştirmeyecek.

*

Kürt sorunu beklemede; emperyal bir ihtiyaç-hamle olmazsa bu “pat” durumundan herkes memnun! Totaliter Sosyalistler, bu konumları-güçlerini böylece onlarca yıl daha sürdürse üzülmeyecekler gibi! İslamikler, güç karşısında uzlaşmaya yatkın halleriyle sonucu belli maçın son raundunda olduklarını biliyorlar; evlerine gidip bıyıklarını keserek geri dönmenin hazırlıklarını yapıyor!

30 Mart, bir referandum mudur?

Sürekli gözetleyen, her akşam eve döndüğümüzde olur olmaz fırçalayan, her karşılaşmada sigara kokup kokmadığımızı, bira içip içmediğimizi nefesimizi koklayarak denetleyen; yandan bakışlarla etek boyumuzu ölçüp-biçen, kaç tel saçımızın göründüğünü hemen anımsatacak, açıklamaya tenezzül etmeyeceği her hangi bir sebeple, olmadık zamanda elinin tersi ile suratımıza tokat indirebilecek, soluğu sürekli ensemizde, gözü hep üzerimizde ceberrut bir “baba” dan tamamen kurtulma ihtimalimiz olan bir seçime gidiyoruz! “Baba deyince de birden o ünlü Baba filmini hatırlıyoruz! 17 aralıktan sonra “fragmanlarını” kısım kısım izlediğimiz bu yeni çevrim “filmin” “babasında”, Don Corleone’deki vakarı  göremesek de, bu bizi artık rahatsız etmiyor! Biliyoruz ki filmin sonuna geldik…

Asıl “filme” ait önemli ipuçları sunan bu “fragmanları”, bu karakteri sürekli üreten “verimli” topraklara sahip olduğumuzu unutmadan, sonuç ne olursa olsun yoksulların, mazlumların kaderinde hiç bir değişiklik yapmayacağını bilsek de belirli bir keyifle seyrediyoruz. . “Hikaye” zamanın Şikago dünyasına ait bir Amerikan mafya filmi tadında. Tarihin bir dönemecinde “kimsesiz” kalmış bir ülkenin iktidar boşluğunda ele geçirdiği güçle şaşırmış bir politikacının, işadamlarından toplanan haracın tahsiline ait “replikleri”; insanın kendini nasıl böyle rezil edebildiğine akıl erdirememenin paslı, tuhaf duyguları; söylenişi ile de bazı sözcükler, insanın ruhunda nedenini açıklaması güç bir keder de uyandırıyor. “Babacığım…”

Bu seçim bir referandumdur…

Bu “filmin” izlenmesinden, yaşanılan onca şeyden sonra, bir yerel seçim de olsa, bu oylama, “sanık sandalyesine çıkartılmış” kapitalistik hırsızlık-aç gözlülük “günahlarını” işleyenlerin de yargılanacağı bir referandum olacak.  Daha geriye gitmeden, yalnızca son 34 yılda ülkenin en güzel evlatlarına ve etnik-dinsel azınlık halklarına yapılan zulme suç ortağı olmuş milyonlarca insanın; insani tümlüğüne yabancılaşmış, parçalanmış kişiliğini, yitirdiği ahlaki-insani değerlerini bu “referandum” aracılığıyla, onarma ihtiyacında olup olmadığını değerlendirme imkanımız da olacak.

Baraj üzerinde oy alan “muhalif” partilerin, yalnızca rakibi zayıfladığı için sırası gelen “kifayetsizlerden” olduğunun bilindiği koşullarda; CHP’nin, ılımlı AKP’lileşerek, yine AKP gibi  şüpheli ittifaklarla iktidar olmaya yöneldiği bir seçim öncesinde, “tabelası” bulunan Sosyalist Partiler önlerindeki büyük fırsatı değerlendirecekler mi? Bu seçim sonuçlandığında, bilinen Sosyalist Partilerin, son 20 yıldır yaptıkları-ettiklerinin; teori ve pratik olarak hayata-tarihe-topluma ne kadar doğru baktıklarına ait kimi veriler, ip uçlarını bekleyemez miyiz?

Yasal sömürü, talanla bile yetinemeyen bir mafyatik kapitalist düzenin anti-tezinin, bir “sosyalist-anti kapitalist” ekonomik düzen olduğunun en iyi anlatılabileceği bu özel “bunalım” döneminde, bilinen “Sosyalist” partilerin alacakları oylar, ülkemizin “reel sosyalistleri” için de bir referandum sayılamaz mı? “Bugün” değilse, ne zaman?

O. Gürsel

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI