Bugünün Hedefi: Otoriter Diktatörlükleri Yıkmak

 

 

1950’li yıllarla birlikte batının emperyalist-kapitalist sistemiyle doğunun reelsosyalist sistemi arasında soğuk savaş dönemi başladı. Dünyadaki rejimler de bu soğuk savaşa göre belirlendi. Reelsosyalist sistemin rejimleri tek parti (komünist parti) diktatörlüklerine dayanıyordu. Bloksuz ülkeler denilen, iki kamp arasında kalan ülkelerdeki rejimler de daha çok kurucu tek parti (Arap ülkelerinde Baas) diktatörlüklerine. Bu rejimler, hem emperyalist-kapitalist sisteme göre reelsosyalist ülkelere daha yakın olduklarından hem de benzeri tek parti rejimleri dolayısıyla çoğunlukla reelsosyalizme eklemleniyordu. Emperyalist-kapitalist sistemin rejimleri ise, merkezde çok partili ya da çift partili (ABD, Britanya) burjuva rejimlerine, sistemin periferisinde (üçüncü dünya diye de anılan ülkelerde) ise, genellikle, merkezdeki burjuva rejimlerinin kötü bir kopyası olan, seçimli otoriter rejimlere ya da doğrudan askeri veya sivil diktatörlüklere dayanıyordu.

1960’larda ve 1970’lerde iki sistem arasındaki soğuk savaş, halkların tarih sahnesine daha fazla ağırlıklarını koymasıyla başka bir biçim almaya başladı. Artık ABD ve SSCB, birbirlerinden çok kendi etki alanlarındaki halklarla boğuşmak zorundaydılar. Reelsosyalist sistemdeki 1956 Macar devrimi ve 1968 Prag Baharı, Sovyet tanklarının müdahalesini gerektirecek ölçüde önemli bir yarılmaya yol açarken, emperyalist-kapitalist sistem içindeki 1960 Küba devrimi de, Amerikan Domuzlar çıkartmasına yol açacak bir başka yarılmayı gündeme getirdi. 1968 Dünya devrimi kalkışması ise, her iki sistemi de sarsan büyük dalgalanmalar yarattı.

Halkların tarih sahnesine çıkmasıyla ortaya çıkan dalgalanmalar, 1970’li yıllarda, özellikle ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen Latin Amerika’nın birçok ülkesinde, uyduruk parlamentolu otoriter diktatörlüklerin yerini, ABD’nin desteğiyle doğrudan askeri diktatörlüklerin almasını getirdi (Arjantin, Guatemala, Şili vb). Türkiye’deki 12 Eylül askeri darbesi ve rejimi de bu kategorinin en son örneklerinden biri olarak görülebilir.

Diğer yandan, 1950’li ve 1960’lı yıllarda emperyalizme karşı parlak örnekler gibi görünen bloksuz ülkelerdeki tek partili rejimler, 1970’lerden itibaren, gerek emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik üstünlüğü, gerekse de Sovyet Bloku’nun bu ülkelere ekonomik planda gerektiği kadar destek olamaması ve kendi iç zorlukları nedeniyle giderek içe kapanması sonucunda ilk çıkışlarındaki parlaklıklarını yitirdiler; bir kısmı batı kapitalizmine yaklaşmaya başladı (tipik örnek, Mısır’ın Nasır rejiminin Mübarek rejimine evrilmesidir), bir kısmı ayakta durabilmek için halkın üzerinde insafsız bir polis rejimine yöneldi (Irak’ta Saddam’ın, Suriye’de Hafız Esat’ın Muhaberat polis rejimi).

1980’den itibaren kapitalist-emperyalist sistem (ABD’de Reagan yönetimi ve İngiltere’de Teatcher yönetimi), reelsosyalist sistemin gerilemesinden de yararlanarak, yeni bir neo-liberal saldırı dalgası başlattı. Buna paralel olarak Sovyet sistemi, Afganistan gibi periferi ülkelerde umutsuz işgal ve saldırılara girişirken esasen içine kapandı ve 1990’ların başında yıkıldı. Kapitalist sistemin neokapitalist saldırısı bu yıkılıştan daha da cesaret aldı ve dünya çapında rejimlerin ve devletlerin yeniden şekillendirilmesi çabasını yoğunlaştırdı.

Dünya halklarının kapitalizmin burçlarına saldıran 1960-70 atağının durulmasının ilk sonucu, örneğin Latin Amerika ülkelerinde askeri diktatörlüklerin gereksiz hale gelmesi oldu. Bu tür diktatörlük halkların mücadelesine acil bir karşı koyma açısından elverişli olarak görülebilirdi. Artık bunlara ihtiyaç kalmamıştı ve tasfiye edildiler. Yerlerine, seçimlere dayalı otoriter rejimler ihdas edildi. Aslında artık emperyalist-kapitalist sistem bütün dünyanın egemen sistemi olduğuna göre, bu seçimli otoriter rejimler dünya çapında uygulanabilirdi. Dolayısıyla, eskiden Sovyet sisteminin içinde yer alan ülkelerde de, Rusya başta olmak üzere bu model hayata geçti.

Ne var ki, özellikle Ortadoğu’da, Irak’ta, Suriye’de, Kuzey Afrika’da, Libya’da hâlâ eski dönemin kalıntısı tek parti ya da tek kişi diktatörlükleri yer yer varlığını sürdürmekteydi. Bunların yıkılması ve yerlerine genel modele uygun olarak seçimli otoriter rejimlerin kurulması için emperyalist müdahaleler gerekti. Irak 2000’li yıllarda doğrudan işgal edilerek tek parti ya da tek kişi diktatörlüğü yıkıldı ve yerine sözde seçimli otoriter rejim kuruldu. Aynısı Libya’da da tekrarlandı. Suriye’de de uygulanacaktı ki, gerek Esat rejiminin çetin ceviz çıkmasıyla, gerekse tek kutuplu emperyalist-kapitalist sistemde yeni bir çift kutupluluğun oluşmasıyla Suriye, bugün de devam eden iç savaşa sürüklendi.

Neydi bu yeni çift kutupluluk? Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra kurulan ve emperyalist-kapitalist sisteme entegre olmaya yönelen Rusya Federasyonu, Sovyetler Birliği dönemindeki milli çıkarları olduğu gibi devralmış ve dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin eski müttefikleri otomatikman Rusya Federasyonu’nun da müttefiki olmuştu. Keza, Sovyetler Birliği, ABD ve AB ile hangi milli çıkarlar çerçevesinde çatışıyorsa Rusya Federasyonu da aynı çıkarlar çerçevesinde ABD ve AB ile çatışmaya girdi. Bu, artık farklı sistemlerin çatışması değil, aynı sistem içinde yer alan iki emperyalist blokun çatışmasıydı.

Evet, ABD ve AB kapitalist sistemin içinde nasıl bir bloksa, Rusya ve Çin’in merkezinde yer aldığı blok da kapitalist sistemin içinde bir başka bloktu ve bu iki blok, dünyanın paylaşılmasında çatışma halindeydiler. Bu bloklaşmada bugün baskın blokun ABD-AB bloku olduğunu söyleyebiliriz ama buradan hareketle Rus-Çin blokunu sanki olmayan sosyalist sistemin savunucusuymuş gibi görmek büyük hatadır. Hepsi kapitalist sistemin bir parçasıdır ve aralarındaki çatışma emperyalist dünya hâkimiyeti çatışmasıdır.

Rejimler meselesine geri dönecek olursak, şunu söyleyebiliriz ki, bir bütün olarak dünya kapitalist sisteminin benimsediği rejim türü, seçimli, otoriter rejimlerdir. Bunun tipik örneği, Türkiye’deki AKP otoriter rejimidir. Kapitalist sistemi o ülkede yürütmeyi üstlenen bir parti oy depolarının üzerine yerleşir ve ülkeyi uzun yıllar yönetebilir. Türkiye’deki rejimle Rusya’daki rejimin benzerliği, farklı emperyalist bloklarda yer almanın hiç de rejimlerin niteliği açısından bir farklılık yaratmayacağının en net göstergesidir. Keza Latin Amerika’da, Rus-Çin blokunda yer alan Venezüela ile, ABD-AB blokunda yer alan Meksika’nın seçimli otoriter rejim bakımından bir farklılık göstermemeleri aynı durumu ortaya koyar.

Durumu böyle tahlil edersek, bugün baskıcı devlet ve rejimlere karşı ayağa kalkan halkların mücadelelerine doğru bir şekilde bakmamız mümkün olabilir. Bugünün meselesi, ne “demokrasi” adına ABD-AB blokunun, ne de “anti-emperyalizm” adına Rus-Çin blokunun yanında yer almaktır. Bugünün meselesi, otoriter rejimlere karşı çıkan halkların ideolojik yönelimlerine bakıp geçmişteki bölünme ve mücadelelerden kalan dinci-laik, sağcı-solcu ayrımına göre davranmak da değildir. Bugünün bölünmesi, ne dinci-laik, ne sağcı-solcu, ne “batıcı”-“doğucu” bölünmesidir. Bugünün bölünmesi, baskıya ve temelde kapitalizme başkaldıran, özgürlük isteyen halklarla baskıcı otoriter rejimler ve diktatörlükler, devletler arasındaki bölünmedir. Halkların bu rejimlere indirdiği her darbe, bunların üzerinde yükselen tüm emperyalist-kapitalist sisteme indirilmiş bir darbedir. Bugün bu mücadeleye en zararlı şey, “anti-emperyalizm” ya da “solculuk” adına dünya halklarının yükselen dalgasına set çekmeye çalışmak ve güya emperyalizme karşı solculuğu savunma adı altında diğer emperyalist-kapitalist blokun ve baskıcı bir devletin yanında saf tutmaktır.

 

Gün Zileli

25 Şubat 2014

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI